Bugünlere nasıl geldik?

Bugünlere nasıl geldik?

Doğan Ergenç yazdı:
“Evet, yeni bir aydınlanmaya ihtiyacımız var. Geçmişin aydınlanmacıları feodalizmi hedef tahtasına koymuştu; artık bu yetmez, bugünün aydınlanmacıları kapitalizmi de hedef tahtasına koymalıdır. “

Geçtiğimiz günlerde avukat Eren Keskin’in yaptığı bir açıklama tartışmalara neden oldu. Keskin’in açıklamasını noktasına, virgülüne dokunmadan paylaşalım:

Halk Tv de, TKP genel sekreteri ‘Laiklik’ temel mesele diyor. Ahh, ‘ittihatçı solcular ‘.. Siz, Resmî İdeolojinin en temel ‘harcı’ oldunuz.. Ortaksınız, tüm suçlara.. Antidemokratik laiklik , gerçek Laisizmin daima önünü kapattı. ‘Resmî İdeoloji’nin en büyük destekçisi oldunuz.

Bu açıklamasından sonra çeşitli çevreler Keskin’e tepki gösterdi. Gelen tepkiler üzerine kendisi bir açıklama daha yaptı: 

İttihatçı solcular yine saldırıya geçmiş. Söylediğim şu, antidemokratik laiklik anlayışı uyguladığı baskılar nedeniyle bugünleri yaşıyoruz. Bizim savunduğumuz demokratik laisizm. Devletin dinden tamamen elini çekmesi.

Keskin’in söyledikleri yeni şeyler değil. Bu tür iddiaları bir dönem AKP’ye demokrasi adına, insan hakları adına destek veren sol liberal çevreler sık sık dile getiriyorlar. Bu çevreler Türkiye’de uygulanan laikliğin baskıcı ya da otoriter olduğunu söylüyorlar. Dahası, bunu söylemekle kalmıyorlar; bir de bugünkü otoriter-dinci rejimin faturasını Kemalist laiklik anlayışına çıkarıyorlar. Yani bu çevrelere göre eğer “otoriter laikçi” uygulamalar olmasaydı siyasal İslamcı tehdit olmayacaktı. Peki ne yapmalı? Bu arkadaşlara göre “otoriter laiklik” anlayışından derhal vazgeçilmeli ve özgürlükçü bir laiklik anlayışı hayata geçirilmelidir. 

Özgürlükçü laikliği savunan çevrelere sorarsanız, onlar size bu ülkenin dindarlarının türlü türlü eziyetler çektiğini, öz yurtlarında garip olduklarını söyleyeceklerdir. Bizce bu tür iddiaların aslı astarı yoktur. Tam tamına palavradır. Türkiye’de dindar çevrelere çeşitli çevrelerin iddia ettiği gibi baskı yapılmamıştır. Aksine sermaye sınıfı, ordu, özellikle sağ kanat partiler ve elbette emperyalizm dinci gerici örgütlenmelere destek vermiş, bu örgütlenmelerin sırtını sıvazlamıştır. Bugün karşı karşıya kaldığımız dinci gericiliğin baş sorumlusu bunlardır. Konunun “otoriter laiklik” anlayışıyla bir ilgisi yoktur. 

Şimdi bu söylediklerimizi biraz daha açalım. 

1923 Cumhuriyeti özellikle Tanzimat’la birlikte başlayan modernleşme, aydınlanma sürecinin en ileri aşamasıdır. Kemalist devrimle birlikte egemenlik gökten yere inmiş, toplum ümmet aşamasından ulus aşamasına doğru yol almıştır. Bunun adı modernleşmedir. Ve tarihsel anlamda bir ilerlemedir. 

Tek Parti döneminde dinci gericiliğin üzerine gidilmiş, dinin vesayeti kırılmıştır. Özellikle 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan yasalar laiklik yolunda çok önemli bir aşamayı temsil eder. Çıkarılan yasalarla halifelik, Şeriye ve Evkaf bakanlığı kaldırılmıştır. Eğitim Birliği yasasıyla birlikte laik, akılcı bir eğitim anlayışına doğru adım atılmıştır. Bu nedenle 3 Mart 1924 tarihi aydınlanma tarihimizde çok önemli bir yere sahiptir. 

Soğuk Savaş dönemi: Hoşçakal laiklik

Cumhuriyetin kazanımları Soğuk Savaş döneminde bir bir aşınmaya başladı. Bu dönemde komünizm tehlikesine karşı dinci gerici örgütlenmeler desteklendi. Buna göre komünizmin panzehiri hem milliyetçilik hem de dinci gericilikti. Böyle bir anlayışla sola hücum edildi ve her türlü gericilik desteklendi. Örnek olsun, aydınlanmacı, akılcı kuşaklar yetiştirmek amacıyla kurulan Köy Enstitüleri “komünist yetiştiriyor” gerekçesiyle kapatıldı ve İmam Hatip okullarının sayısı arttıkça arttı. Hâlbuki Köy Enstitüleri “komünist” falan yetiştirmiyordu. Muhafazakâr ve İslamcı çevreler modern ya da aydınlanmacı olan ne varsa bununla komünistlik arasında bir ilişki kurduğu için bu tür bir söylem geliştirildi. 

Cumhuriyetin, laikliğin, aydınlanma değerlerinin yara almasında hiç kuşkusuz emperyalist merkezlerin de çok önemli bir payı vardır. Soğuk Savaş döneminde emperyalizm hem komünizme karşı hem de Ortadoğu’daki halkçı, kamucu, sosyalizan ve seküler hareketlere karşı dinci gericiliğe destek verdi. Yani emperyalizm aydınlanmacıların yanında değil, gerici güçlerin yanında yer aldı. ABD’li gazeteci Ben Norton bu durumu şöyle açıklıyor: 

Ortadoğu tarihindeki laik ülkelerin çoğunun bir çeşit sosyalist olması tesadüf değildir. Diğer taraftan, en gerici – kadınlara eşit hakların verilmediği, yasal düzenin şeriata dayandığı -ülkeler genellikle Batı’nın yakın müttefikleri olmaya eğilimlidirler. Niçin? Batı, sosyalizm koşullarında gelişen laikliğe, cinsiyet eşitliğine, göreli iktisadi eşitliğe alan açmaktan ziyade kapitalizmi korumakla çok daha yakından ilgilenmiştir.” [1]

12 Eylül darbesi ve Küreselleşme dönemi

Cumhuriyet kazanımlarının tasfiye edilmesinde herhalde en önemli kırılma noktası 12 Eylül 1980 askeri darbesidir.  Bu darbeyle birlikte Türkiye neoliberal küreselleşme süreciyle uyumlu bir programı benimsemiş ve bu süreçle kan uyuşmazlığı yaşayan 1923 Cumhuriyeti adım adım çözülmeye başlamıştır. 

12 Eylül’ün programını şöyle özetlemek mümkündür: Neoliberalizm ve Türk İslam sentezi. Neoliberal program yoluyla işçi sınıfının kazanımlarına savaş açılmış, özelleştirmeler, kamu harcamalarının kısılması gibi politikalar hep bu dönemde gündeme gelmiştir. Bir taraftan sosyal devlete savaş açılırken; diğer taraftan  dinci gericilik işçi sınıfının eşitsizliklere rıza göstermesi için piyasaya sürülmüştür. Zorunlu din dersleri bu dönemin ürünüdür. Bir anlamda bu dönemde resmi ideoloji Kemalizm olmaktan çıkmış, Türk İslam Sentezi resmi ideoloji haline gelmiştir. Siyasal İslamcılığın serpilip gelişmesinde bu dönemde atılan adımların önemli bir rolü vardır. 

Siyasal İslamın yükselişi söz konusu olduğunda değinmemiz gereken bir başka konu ise küreselleşmedir. 1980’li yıllarda başlayan Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte ivme kazanan küreselleşme süreci bir taraftan homojen bir kültürün ortaya çıkmasına neden olurken; öte yandan her türlü kimlik, kültür, farklılık vb. gibi konuların öne çıkmasına da sebep olmuştur. Bu süreç Siyasal İslamcılığın gelişmesi için elverişli koşullar yaratmıştır. Bir başka deyişle söylersek; küreselleşme İslamcılara bir kapı açmıştır; İslamcılar bu kapıdan “Selamün aleyküm” diyerek girmiştir. 

Daha önce emperyalist merkezlerin Soğuk Savaş döneminde siyasal İslamcılara nasıl destek olduğunu söylemiştik. ABD’nin İslamcılığa verdiği desteğin Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte son bulduğu sanılmasın. Emperyalizm, küreselleşme ya da adına yeni dünya düzeni denen dönemde İslamcılığı desteklemeye devam etti. Fakat İslamcılar arasında bir ayrım yapıldı. Geçmişte ABD’nin komünizme karşı destek verdiği radikal İslam bu dönemde baş düşman ilan edildi ve bu tür bir İslama karşı emperyalizmin çıkarlarıyla uyumlu olan bir İslam anlayışı desteklendi. Buna “ılımlı İslam” denmektedir. Bu ılımlı İslam projesinin model ülkesi ise Türkiye oldu. Cumhuriyet kazanımlarının tasfiye edilmesinde bu sürecin de çok önemli bir rolü vardır. 

Evet, Türkiye’de Siyasal İslamın yükselişinin asıl nedenleri bize göre bunlardır. Yani Eren Keskin’in ve bazı liberallerin iddia ettiği gibi bugünlere gelmemizin baş sorumlusu “otoriter laiklik” anlayışı falan değildir. Kaldı ki otoriter olarak adlandırılan laiklik anlayışı sanki AKP iktidar olana kadar uygulanmış gibi bir algı yaratılmaktadır. Bu doğru değildir. Özellikle Soğuk Savaş dönemine girilmesiyle birlikte laiklik konusunda oldukça esnek davranılmış, dahası yukarıda da değindiğimiz gibi Cumhuriyet kazanımlarının içi boşaltılmıştır.

Liberaller az önce yukarıda anlattığımız süreci görmüyor. Türkiye tarihine bakarken sınıf mücadelesini, sermaye sınıfının egemenliğini, emperyalizmi hiç mi hiç hesaba katmıyorlar. Sadede ceberrut devletin İslamcılara yaptığı eziyetten bahsediliyor. Bunun ise bize göre gerçeklerle pek bir bağlantısı yoktur. 

Son olarak “otoriter laiklik” anlayışına alternatif olarak öne sürülen “özgürlükçü laiklik” anlayışına çok kısaca değinelim. 

Özgürlükçü laiklik vurgusu yapan çevreler devletin dini denetlemesine karşı olduklarını söylüyorlar. Yani buna göre ne devlet dine karışmalı ne de din devlete. Eğer böyle bir laiklik uygulaması hayata geçirilirse her inançtan, her felsefi görüşten, her dinden insanın özgür bir şekilde yaşayacağı iddia ediliyor. Buna hiç mi hiç katılmıyoruz. Bizce devlet dinci gericiliğin önünü kesmek amacıyla şu ya da bu ölçüde müdahaleci olmalıdır. Müdahalenin olmadığı yerde dinci gericilik kendisine çok önemli bir zemin bulacak ve laikliğin içi daha da boşalacaktır. İnsanların inanç özgürlükleri fena halde kısıtlanacaktır. Bu nedenle bize göre adına özgürlükçü denen laiklik anlayışı ne özgürlükçüdür ne de demokratik. İslamcılar her ne kadar yalan da olsa bu tür bir laiklik anlayışından yana olduklarını sık sık dile getirmektedirler. Neden? Çünkü bu tür bir laiklik anlayışının şeriatçı programlarını hayata geçirmek için elverişli koşulları yarattığını görmektedirler. 

Bugün solcuların, sosyalistlerin, ilerici çevrelerin “ama” demeden, “fakat” demeden laikliği, aydınlanma değerlerini savunması gerekiyor. Aydınlanma kavgası bu topraklarda oldukça güncel bir mesele. 

Geçmişte burjuvazi laik bir dünyanın ortaya çıkmasında çok önemli bir rol oynadı. Burjuva demokratik devrimlerle birlikte egemenlik gökten yere indi, dinin vesayeti kırıldı. Bu devrimler laik bir dünyanın önünü açtı. Ama burjuvazi daha sonraki süreçte işçi sınıfı tehdidiyle karşılaşınca gericilikle uzlaştı. Eski düzene karşı savunduğu değerleri bir bir rafa kaldırdı. Bugün burjuvaziden radikal bir aydınlanma mücadelesi beklemek olmayacak duaya amin demek anlamına gelir. Artık laiklik mücadelesinin asıl taşıyıcısı işçi sınıfı olacaktır. 

Evet, yeni bir aydınlanmaya ihtiyacımız var. Geçmişin aydınlanmacıları feodalizmi hedef tahtasına koymuştu; artık bu yetmez, bugünün aydınlanmacıları kapitalizmi de hedef tahtasına koymalıdır. 

[1] https://haber.sol.org.tr/toplum/nereden-cikti-bu-cihat-ve-cihatcilar-181102

Diğer Yazılar