Telgrafhane / Emeğin yanında, Aydınlanmanın izinde

Liberaller ve Muhafazakâr Demokrat İnkılap

Şu “yetmez ama evet” konusu zaman zaman gündeme geliyor. Geçtiğimiz günlerde Merdan Yanardağ TELE 1’de yayınlanan “18 Dakika” adlı programda bu konuyu yeniden gündeme getirdi. Yanardağ Sezen Aksu hakkında şunları söyledi: 

Ben Sezen Aksu’ya bir şeyi hatırlatmak isterim. Sezen Aksu bu ülkedeki en kirli yetmez ama evetçilerden biridir. Altını çizerek söylüyorum. Çünkü biz Hayır kampanyası yürütürken, kişisel olarak, bir gazeteci olarak, aydın olmaya çalışan insanlar olarak, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olarak, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının yarısını iki cihanda birden lekeli olmakla suçladı. Biz bunu unutmadık”. [1]

Daha önce de şair Haydar Ergülen bu konuyu gündeme getirmişti. Ergülen Birgün gazetesindeki yazısında şunları söylemişti: 

Özür dileyeni bağışlayan da olur bağışlamayan da. Burada istenen zaten bağışlanmak değildir, sadece cumhuriyet elden gitmeden, laiklik can çekişirken bunda hepimizin sorumluluğu olduğunu dürüstçe, yüreklice kabul etmektir. Bundan sonra neler yapılabilirse, ne yapabilirsek, elimizi taşın altına koymak içindir. Akil insanlar, açılım toplantılarına katılanlar, bildirilere imza atanlar, ülkeyi AB’ye taşıyarak demokratikleştirecekler düşüncesiyle bu iktidarı destekleyenlerin, yazı yazanların, yani bu sürece bilerek ya da bilmeyerek katkı sağlayan herkesin özür dilemesi gerekiyor. [2]

Ergülen’in yazısından sonra bu konu epey tartışılmıştı. Anlaşılan o ki bu tartışma pek bitecekmiş gibi görünmüyor. Zaman zaman gündeme gelecek ve taraflar birbirlerini suçlamaya devam edecekler. 

Bu tartışmaya nasıl bakalım? 

AKP liberallerin yanına elinde bir hediye paketiyle geldi. Bu paketin içinde demokrasi, sivil toplum, vesayetle mücadele, yerelleşme vardı. Daha doğrusu bu paketin içinde bunların olduğu söyleniyordu. “İşte” dedi liberaller; “uzun süredir beklediğimiz hediye ayağımıza kadar geldi; ne bekliyoruz, alıp hemen açalım.”

Gerçi o sırada orada bulunan ve liberallere kaş göz yapan; o paketin içinde çok fena şeyler olduğunu söyleyenler vardı ama liberaller onları dinlemedi. Hem bunu söyleyenler “statükocu” tiplerdi. Bu tipler ne dünyadaki ne de Türkiye’deki dönüşümü bir türlü anlayamayan dinozorlardı. 

Uzatmayalım… Paket açıldı ve açılır açılmaz bizim liberaller şoke oldu. Bekledikleri hiçbir şey bu paketin içinde yoktu. Demokrasi, reform, sivil toplum çıkacağını sandıkları paketten MHP ile ittifak,  güvenlikçi politika, AB karşıtlığı ve otoriterleşme çıktı.

Şimdi o dönemde “yapmayın etmeyin” diyen çevrelerin bazıları özür bekliyor; bazıları ise “onları özür bile kurtaramaz” diyor. Liberal çevreler ise bu konu açıldığında iki noktanın altını çiziyor.

Birincisini şöyle özetlemek mümkün: 

“AKP özgürlükçü, demokrat, reformcu bir parti olduğunu söylüyordu. ‘Milli görüş gömleği’ çıkarılmıştı. Biz niyet okumadık. Türkiye’yi demokratikleştireceğini söyleyen bu partiye destek verdik. Bu gayet normal bir durum.” 

Açık konuşmakta fayda var: “Biz niyet okumadık” demek tam tamına saçmalıktır. Yarın öbür gün bir başka siyasal İslamcı çıkıp “ben ülkeye demokrasi getireceğim” derse ne yapacağız? “Niyet okumayalım, destekleyelim” mi diyeceğiz?  Ayrıca madem niyet okumak doğru değil o halde bugün de niyet okumayalım. Öyle ya, AKP ve MHP her fırsatta sivil mi sivil, demokratik mi demokratik, özgürlükçü mü özgürlükçü bir anayasa hazırlayacaklarını iddia ediyorlar. Madem öyle diyorlar; bekleyelim ve görelim, olmaz mı? İşin ilginç yanı dün “biz niyet okumayız, anlamayız o işlerden” diyenler bugün fena halde niyet okuyorlar. Bu kişilerin hiçbiri bugün AKP’den ya da MHP’den “demokratik bir anayasa” beklemiyor. Bu tam tamına niyet okumaktır. 

Gelelim ikinci noktaya. Onu da şöyle özetlemek mümkün: 

“AKP her zaman ‘otoriter’ bir parti değildi. Başlangıçta demokrat, özgürlükçü bir çizgisi vardı. Ama bu parti sonradan yoldan çıktı ve otoriterleşti. Biz demokrat olduğu dönemde bu partiyi destekledik, otoriterleşme başlayınca desteğimizi çektik.”

Bizim iddiamız ise şu: AKP iddia edildiği gibi demokrat bir parti hiçbir zaman olmadı. Yani dün de otoriter eğilimleri olan bir partiydi, bugün de öyle bir parti… 

Neden? 

İlk önce çok kısa bir demokrasi (Liberal demokrasi) tanımı yapalım: Demokrasi çok partili düzenin var olduğu ve ayrıca temel hak ve özgürlüklerin güvence altında olduğu bir rejim anlamına gelir. Sadece çok partili bir düzenin varlığı demokrasi için yeterli değildir. Bunun yanında temel hak ve özgürlüklerin güvence altında olması gerekir. Örnek olsun; basın özgürlüğünün, düşünce özgürlüğünün, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının yok sayıldığı bir düzenin demokratik olduğunu söylemek mümkün değildir. Dahası bu tür özgürlüklerin olmadığı bir yerde doğru düzgün seçim yapılması da mümkün değildir. 

Şimdi soru şu: AKP’nin “demokrat” ya da “reformcu” olarak görüldüğü dönemde neler oldu? İnsan haklarıyla ilgili ne tür uygulamalar yapıldı? Basın özgürlüğünün durumu neydi? Bunlara kısaca değinelim. 

Kimileri AKP’nin özellikle ‘’Gezi Direnişi’’ süreciyle birlikte otoriterleştiğini iddia ediyor. Bu nedenle biz bu sürecin öncesine yani AKP’nin ‘’demokrat’’ olarak görüldüğü döneme bir bakalım.

AKP’nin kimileri tarafından demokrat olarak görüldüğü yıllarda Ergenekon, Balyoz gibi kumpas davaları hayata geçirilmiş ve bu davalar yoluyla muhalif çevrelerin ortadan kaldırılması amaçlanmıştır. Bu dönemde hukuksuzluklar, haksızlıklar, insan hakları ihlalleri alıp yürümüştür. O halde soralım: Her Allah’ın günü bir muhalifin hapse atıldığı böyle bir dönemi “demokratik” olarak tanımlamak mümkündür müdür? 

Yine bu dönemde birçok muhalif gazeteci Ergenekon/Balyoz kumpasının mağduru olmuş ve yıllarca içerde kalmıştır. Basın özgürlüğü rafa kaldırılmıştır. Şimdi yine soralım: Basın özgürlüğünün olmadığı, gazetecilerin her türlü baskıyla karşılaştıkları bir dönemi “demokratik” olarak tanımlamak ne kadar mümkündür? 

Ya 2010 anayasa referandumunu nereye koyacağız? Bu referandumla birlikte yargı önemli ölçüde siyasi iktidarın eline geçmiştir. Yargı bağımsızlığı ortadan kaldırılmıştır. Böyle bir dönemi ‘’demokratik’’ olarak tanımlamak mümkün müdür? Yargının bağımsız ve tarafsız olmadığı bir yerde demokrasinin ‘’D’’sinden bahsetmek ne kadar olanaklıdır?

Yani liberallerin iddia ettiğinin aksine, AKP hiçbir zaman demokrat bir parti olmadı. Bugün şikâyet ettiğimiz hukuksuzluklar, insan hakları ihlalleri dün de vardı. Ama liberal çevreler bunları pek görmek istemiyordu. 

Bugün muhalif bir gazetecinin evi sabaha karşı basılsa ve bu gazeteci uzun süre gözaltında tutulsa tepkimiz ne olur? Hepimiz isyan ederiz değil mi? Bu tür uygulamaların demokrasiye aykırı olduğunu söyleriz. Ya da bir sivil toplum kuruluşunun önde gelen bir isminin terörle bağlantılı olduğu söylense ne yaparız? Yine herhalde çok ciddi bir tepki gösteririz. İşte dün AKP’nin “demokrat” olarak görüldüğü dönemde bunların hepsi oldu. Gazetecilerin evi basıldı, sivil toplum kuruluşu önderleri terörle bağlantılı gösterildi. Ama ne yazık ki liberaller bu haksızlıklara hukuksuzluklara tek kelime itiraz etmedi. Etmediler çünkü evi basılan, gece yarısı gözaltına alınan kişilerin darbeci, vesayetçi vb. olduğunu düşünüyorlardı. Dahası bu kişilerin içeri atılması, evlerinin basılması Türkiye’nin demokratikleşmesi olarak sunuldu. 

Peki dünle bugün arasında hiç mi fark yok? Olmaz olur mu, var. Dün insan hakları ihlalleri “demokrasi” diye diye, “insan hakları” diye diye yapılıyordu. Bugün ise bu ihlaller ülkenin bekası, güvenliği gibi gerekçelerle yapılıyor. Aradaki temel fark budur.

Peki, neden böyle oluyor? Neden bu kişiler siyasal İslamcı çevrelerden şu ya da bu ölçüde demokrasi bekliyor? 

Liberal çevreler Türkiye’nin yakın tarihini merkez-çevre ya da devlet-sivil  toplum karşıtlığı üzerinden okurlar. Buna göre bir tarafta modernleşme yanlısı merkez diğer tarafta ise muhafazakâr çevre vardır. ‘’Merkez’’ ya da aynı anlamak gelmek üzere devlet ‘’çevre’’nin yani toplumun ensesinde boza pişirmektedir. Bu tarih görüşü sınıf mücadelesini, emek-sermaye çelişkisini pek hesaba katmaz. Böyle bir tarih görüşünden yola çıkan liberaller “ceberrut merkez”e karşı isyan eden kim varsa onda “demokratikleştirici” bir potansiyel görme eğilimine sahiptir. Bir dönem AKP’yi desteklemelerinin temel sebebi budur. AKP “Kemalist vesayet rejimi” tarafından dışlanan, baskılanan “çevre”nin temsilcisi olarak görülmüş ve bu partinin Türkiye’yi demokratikleştireceği düşünülmüştür. Ama evdeki hesap çarşıya uymamış ve AKP Türkiye’yi “rekabetçi otoriter” olarak tanımlayabileceğiz bir durağa getirmiştir. Olup biten budur. 

Liberaller ya da sivil toplumcular hem 1908 devrimine hem de 1923 devrimine oldukça mesafelidirler. Bu devrimlerden bahsedildiğinde akıllarına sadece baskı, otoriterlik, ceberut devlet vb. gelir. Oysa İslamcılar bir başkadır.

Söz konusu İslamcılık olduğunda akla hoşgörü, demokrasi, özgürlük gibi kavramlar gelir. Jön Türklerde ya da Kemalistlerde bulamadıkları demokrasiyi Said Nursi’de, Medine sözleşmesinde, Fethullah Gülen’de bulabilirler. Böyle yaparak hepimizin ezberini bozarlar. “Yok arkadaş, bunlardan demokrasi çıkmaz” diyenleri ise “İslamafobik” olmakla suçlayabilirler.

Bugüne kadar ne söyledilerse aksi olmuştur. Demokrasi bekledikleri AKP ‘’rekabetçi otoriter’’ bir rejim inşa etmiştir. Sivil toplum örgütü olarak gördükleri Gülen Cemaati (FETÖ) ise 15 Temmuz akşamı darbeye yapmaya kalkmıştır. Bu çevrenin  ‘’muhafazakâr demokrat inkılap’’ hayalleri şimdilik suya düşmüş gibi görünüyor. Kim bilir belki yarın yine  bu tür hayaller kurabilirler. Aman dikkat.

[1] https://tele1.com.tr/merdan-yanardag-sezen-aksu-en-kirlilerinden-386187/

[2] https://www.birgun.net/haber/onemsiz-gunler-ve-haftalar-10-310419

Exit mobile version