Babamın Ölümü

Babamın Ölümü

Ferhat Eroğlu yazdı:
“Babam öldü. Savcılık, kovuşturmaya yer yoktur dedi. Babam öldü. Mahkeme itirazı reddetti: Savcılık kararı doğrudur. Babam öldü. Bakanlık bilirkişi atadı, bilirkişiler rapor yazdı: Yapılan uygulama uluslararası standartlara ve bilimselliğe uygundur. Canınız cehenneme, benim babam öldü”

Neresinden ve nasıl anlatmaya başlayacağımı bilmiyorum. Anlatmaya hazır olup olmadığımı da bilmiyorum. Hiç sevmediğim Ahmet Altan’ın çok sevdiğim yazısının etkisi altındayım: “Bütün hayatım bir gün babamın ölümünü göreceğim korkusuyla geçti.” ve “Bu yazının iyi olmasından korkuyorum.”[1]

Babamın, genç görünümlü yaşlılığını onunla birlikte yaşadım. Son dört yılında küçücük rahatsızlıklardan hastaneye gitsek bile birbirimize vedalaşır gibi baktık. Kendini hazırlarken beni de hazırladığını anlayabiliyordum. Ölümün basit şeylerden gelebileceğini benden daha iyi görebildiğine emindim. Basit bir şeyle gitti. Gitmeden evvel son öğüdü “ben buradayım diye hayatını, mesleğini ihmal etme” oldu. Sonrasında sesini sadece bir kez duyabildim. Yüzünü ise ceset torbasına koyarken gösterdiler. Bunun, cenaze yakınlarının ölüyle vedalaşması için değil yanlış cenazeler götürülmesin diye uygulanan bir rutin olduğunu o an anladım.

Anlatmak istediklerime bir türlü gelemiyorum. Belki de tüm yazı boyunca gelemeyeceğim. Sonuna kadar esas söylenmesi gerekenlerin etrafında dolaşacağım. Babanın ölümü gerçeğini yutamamanın sadece bana özgü olmadığının farkındayım. Onu, içinde yaşadığımız saçma çağın, arsız düzeni öldürdü. Her şeyi olduğu gibi kabul edip yerimde otursaydım kendimi hayatım boyunca affedemezdim. Hukuk içerisinde çözüm aradım, bulamayacağımı bile bile. Okuduğum raporlarda, kararlarda her defasında böğrümde tekme sızısı hissettim. Yaşadığım çağda, yaşadığım ülkede, yaşadığım bu hayatta annesini, babasını, evladını benim yaşadıklarımın kat kat üstünde acılarla ve haksızlıklarla toprağa verenler olduğu gerçeği yanında, yaşadıklarımın aslında sıradan görünebileceğini de biliyorum. Biraz da bu sıradanlığa isyan ediyorum. Bu nedenle bu yazıyı hiç tanımadığım birine ithaf ediyorum. Çorlu tren kazasında oğlunu kaybeden ve yoğun bakıma alındığını haberlerde duyduğum Mısra Öz’e…

Salgının ilk anından babamın virüs kapmasına dek geçen altı buçuk aylık süreç esnasında sırf anneme, babama bir şey olur korkusuyla bir insan kendini ne kadar kısıtlayabilirse o kadar kısıtladım. Eve kapandım, arkadaşlarımla görüşmedim, zorunlu olmadıkça dışarı çıkmadım, dış kapıyı açarken dahi maske taktım. Fakat bazen insan ne yaparsa yapsın, esas yapması gerekenlerin yapmadığı şeyler yüzünden canını verebiliyor. Adını vermeyeceğim, herhangi bir doktor. Ve tabelasını okumayacağım, vasat bir özel hastane. Şikayet: Kan değerlerinde demir eksikliği. İşlem: endoskopi, kolonoskopi. Sonuç: “Tam bitiremedik, haftaya bir kez daha yapalım”. Altı gün sonra yeniden işlem. Üç gün sonra aynı hastanenin acili: “Bu hasta yatar, zatürre olmuş, Şehir Hastanesine götür, çıkarken röntgen parasını da ver.”

Babam hayatının son dönemlerinde demir eksikliğiyle yaşadı. Bunu zaman zaman kontrol altına alabildi, zaman zaman düşüşünü engelleyemedi. Yaşadığımız o berbat günler de aslında böyle başladı. Eylül ayında yeniden bir düşüş fark ettik. Ve pandemi şartlarında hastaneye gitmek durumunda kaldık. Biraz da sittin sene sonra kırk nazla açıklanan vaka sayılarının henüz açıklanmıyor olması, sittin senenin o tarihlerde bittamam dolmaması nedeniyle. Ortada kısıtlama da olmadığı için riskin düşük olacağına saf gibi inanarak. Ve yönetilenlerin her bir şeye yekten inanmaması gerektiği gerçeğini unuttuğumuz nadir anlardan birinde… Korktuğumuz için devlet hastanesine değil o saçma kârhaneye gittik, özür dilerim hastaneye (kuduz, insana köpeklerden, sincaplardan, kedilerden değil paradan bulaşır). Doktor “endoskopi, kolonoskopi” dedi. Kabul ettik, perhizi yaptık, işlem günü hastaneye gittik. Babamı içeri aldılar. Buraya kadar her şey normal. Buradan sonrası bilirkişi raporlarına göre uluslararası standartlara ve bilimselliğe uygun kısım (“bilimsellik” sözü yazdığım dilekçede geçtiği için bunu söylemeye ihtiyaç duymuş olmalılar, yoksa bu kelimenin akıllarına gündelik yaşantı içerisinde geleceğini pek sanmıyorum).

Bilimsellik nerede başlar ve nerede biter? Bilimsel ve uluslararası standartlara uygun olarak yaşananlar şunlardı: İşlem odası kahvehaneden halliceydi. (Yaşadığım semtin kahvehanelerinin küf kokusunda daha az risk olduğuna eminim, en azından hiçbiri morga komşu değil.) İşlem yapılan havasız odanın açık kapısından geçtiğinizde sekreterin oturduğu kısım, onun arka çaprazında kolonoskopi yıkama makinesi, onun yanında çıkan hastaların biraz ayılsınlar diye bekletildikleri hasta sedyesi. Bu arada girenler, çıkanlar, girenler, çıkanlar ve yine girenler, çıkanlar. Girenler ve çıkanlar arasında bazen doktor, bazen sekreter de var. Bazen de işlemde hasta varken arada alınan başka hastalar. Beyaz ışıkla aydınlatılmış, havalandırmadan başka hava alma imkanı bırakmayan koridorda, gelip geçenlerin basmaması için ayaklarını sandalyelerin altına çekip bekleyen insanlar. Bu insanlar arasında yaşlıca bir teyze. Bu kısmı anlatmalıyım. Belki de o teyze de babamın sonunu yaşadı, diliyorum yaşamamıştır. Babam işlemdeyken içeri alındı. Anladığım kadarıyla da ayak üstü endoskopi yapıldı. Teyze maskesiz bir hâlde ve elinde peçeteyle koridora çıkarıldı ve kendine gelene dek maskesi yarı açık bekledi. Şehir merkezlerinin bulvarı gibi işleyen havasız koridora, salgının orta yerinde maskesiz hasta çıkarmak bilimselliğin başladığı yer olmalı. Yirmi adım ötemizdeki soğuk oda da bilimselliğin zirvesi. Hastaları kendi ayaklarıyla morga yürüten bilim…

Babam bir saat içeride kaldı. Bir saat sonra sedyeyle çıkarıldı. Ağzında maske yoktu (oysa ben çift kat maskeyle getirmiştim hastaneye). Yerimden kalkıp arkasından giderken sekreter, doktorun beni çağırdığını söyledi. En olmadık durumlarda soğukkanlı davranıyorum, soğukkanlı olmam gereken zamanlarda ise çuvallıyorum. Bu huyumu pek sevmiyorum. Pek ne kelime, hiç sevmiyorum. Biraz da sanırım rahmetli babamdan geliyor bu. Doktor çağırdıysa bekletme. Babam öyle durumlarda hızlıca yürürdü. Ben de öyle yaptım. İçeri girdim, babamı nereye götürdüklerini bilmeden ve hasta bakıcının maske takacağını umarak… Doktordan evvel sekreterden söz etmeliyim. Çok fazla soru sorulmasından hoşlanmadığını bakışlarıyla hasta yakınlarına anlatma becerisine sahip ve hasta psikolojisiyle ilgisi ile bulaşık deterjanıyla ilgisi arasında çok fark görünmeyen “şahane” bir insandı. Doktor ise babacan görünmeye çalışan, ama bunu aslında pek de içine sindiremeyen tipik bir özel sektör çalışanı. Uzatmayayım. Önce sekretere babamı nereye götürdüklerini sordum. “Dinlenme odasına” dedi. “Nerede” dedim. Dokuz kat yukarıda dedi. İçimden berbat bir his geçti. O arada doktor içerinin kalabalığıyla muhabbetini halledip bana döndü. Mide kanseri riskinden söz etti, parça aldığını, laboratuara gönderdiğini söyledi. “Fakat”, dedi, “bağırsağında çok polip vardı, kolonoskopiyi bitiremedim, haftaya devam edeceğim”. Dışarıda gördüğüm tuhaflıklar dilimin ucuna geldi, konuşamadım. Teşekkür edip çıktım. Dünya başıma yıkılmıştı. Bir an önce babamın yanına çıkmak istedim. Babamın yukarı çıkarıldığı asansöre bindim (doktor verdiği ifadede asansörün ameliyathane asansörü olduğunu söyledi). Dokuz kat yukarı, ameliyatsız insanlarla birlikte çıktım. Odaya girdiğimde babamın iki maskesinden biri yerde, diğeri ağzındaydı. “Baba maskeyi nerede taktılar, asansörde ağzında mıydı?” dedim. “Hayır, buraya getiren oğlan daha yeni taktı” dedi. Kanser riskinden söz edemedim. Üç dört gün sonra babam başının ağrıdığını söyledi. İçimden umarım aklıma gelen başıma gelmemiştir dedim. Hastaneye götürmek istedim, kabul etmedi. Çok özel hastanenin, çok özel doktoru işlemi bitiremediği için, babam yeniden perhiz yapmak zorunda kaldı. İkinci işlemden iki gece evvel tansiyonu düştü, koridora uzandı. Ambulans çağırmak istedim, engel oldu. Sabahına hastaneden arayıp, randevularda boşluk olduğunu hemen gelip gelemeyeceğimizi sordular. “Babamın gece tansiyonu düştü, baygınlık geçirdi, o nedenle perhizini bozdurdum” dedim. Cevap aynen şöyleydi: “Bir şey olmaz, bizim için sorun değil” Babam, “gidelim bir an önce bitsin bu iş” deyince kalkıp gittik. İşlemden önce doktor koridora çıkıp bana “kanser rapor etmediler, temiz çıktı, ama ben emin olmak istiyorum, hazır bayıltmışken tekrar endoskopi yapayım sen de bir laboratuara göster” dedi. “Peki” dedim. İkinci işlemde birincide yaşananların aynısı, hatta daha fazlası yaşandı. Bu sefer içeriye başka doktorlar da girip çıkmaya başladı. Bir tuhaflık olduğunu anladım. Babamı burnunda hortumla (tüp yoktu) ve yine maskesiz olarak odadan çıkardılar. Bu sefer odaya değil doğrudan babamın arkasına koştum. Asansörde yetiştim. “Bir dakika” dedim, “maske takalım.” Hasta bakıcı pişkin pişkin “bir şey olmaz, zaten asansöre bineceğiz” dedi. Doğru, virüste klostrofobi var. Ben çantamdan maske çıkarınca da “zaten çenesinde var” deyip, çenesindeki maskeyi çekti. Bu arada asansörün kapısı kapanmıştı. Babamı odaya bıraktıktan sonra aşağı inip bir terslik olup olmadığını sordum. “Yok” dedi sekreter. “E” dedim ” saturasyon neyin nesi?” “O normal” dedi. Babam 78 yaşında ve kalp hastası olduğu için ve işlem nedeniyle zorunlu olarak kan sulandırıcı kesildiği ve göbekten iğne yapıldığı için sordum: “Dikkat etmem gereken bir şey var mı, kaç gün daha kan sulandırıcı vurayım?” Gözlerinden, içinden geçen “siktir git başımdan” ifadesini maharetle okudum. Aynı soruyu doktora sordum, şükür ki o aynı şeyi okutmadı.

Ertesi gün babam kendisinde bir tuhaflık olduğunu, ağzında kötü bir tat hissettiğini, böğürlerinin ağrıdığını söyledi. Akşama ateşi yükseldi. Hastaneye gidelim dedim. “bıktım hastaneden, narkozdandır” dedi. Bir gün sonra halsizleşti. Şikâyetleri arttı. Nefes alırken sıkıntı yaşamaya başladı. Ne yapacağımı bilemedim, dışarı çıktım, panikle oksijen ölçer aldım. Eve geldiğimde balkondaki kanepede yatıyordu. “Ne oldun baba” dedim. “Ne olduğumu bilemedim” dedi. Oksijeni ölçtüm: 92. Korkum azaldı. “Hadi baba”, dedim “bir gayret, hastaneye götüreyim” seni. Kabul etti. İşlem yapılan mezbahaneye yeniden gittik. Babam arabadan içeri zorla yürüdü, kendini sandalyeye attı. O yaşa dek yaşadığı sağlık sıkıntılarında bir kez olsun gözümün önünde yıkıldığını görmemiştim. Vedalaşma hissi o an içime çöktü. Acil doktoruna işlem sonrası tuhaflıklar yaşadığımızı anlattık. Akciğer filmi çekildi. İşlemlere verdiğim paralar değil acilde talep ettikleri film parası içime dokundu… Sonrası malum, yolunu bile bilmediğim Şehir Hastanesinde aldık soluğu. O günlerde henüz hastanenin neresinde ne olduğunu bilmiyordum. Şu an çok iyi biliyorum. Arabayı durduracak yer bulamadım. Durduğum yerle acil binası arasında en az beş yüz metre (bence bir km) mesafe vardı. Yürüyemeyecek hale geldiğinden tekerlekli sandalye bulmak için hastaneye girdim. Salgının vahşetini gerçekten anladığım ilk an o andı. Boş sandalye bulamadım. Bina kapısının yanından, neden orada durduğunu bilmediğim bir sedyeyi aldım. Babamı onunla içeri taşıdım. Acilde çekilen tomografide çift taraflı tutulum izlendi. Yatıracaklarını söylediler. Yanına girmek istediğimi belirttim. Yasak dediler. (Yasak falan değilmiş). Uzun koridorda, sedye üzerinde benimle, yeğenimle ve hasta bakıcıyla sohbet ederek gitti. Bir kapıya ulaştık. “Siz buradan sonra gelemezsiniz.” Son sohbetimizdi… Her şeyi el yordamıyla öğrendik. Otopark katındaki güvenlik görevlisi yatırıldığı servisi, doktor ve hemşire numaralarını verdi. Doktor numarasından bir kez olsun telefona cevap veren olmadı. Hemşireleri aradığımda ise günlük fırçamı yedikten sonra bir şeyler öğrenebildim. Ama duruma dair bilgi vermediler. Doktor numarasını aramam gerektiğini söylediler. “Cevap vermiyor o numara” dedim “Verir” dediler. Günler sonra başka bir numara alabildim hemşirelerden. O numarayla da sadece bir kez konuşabildim. İkici konuşmamda ise zaten arayan onlardı.

O esnada annem de ben de pozitif çıktık. Babamdan bir gün sonra annemi aynı hastanenin aciline götürdüm. Ciğerde ciddi bir sıkıntı görünmemesi nedeniyle yatırmadılar. Beş gün sonra ambulansla taşıdık annemi. Şeker hastası olduğu ve bu yüzden bilinç kaybı yaşadığı için altına işemişti. Ben daha refakatçi girebilir miyim demeden acil doktorları refakatçi sordular. “Girerim” dedim. Böyle olacağını bilsem babamdan sedyeye işemesini isterdim. Covid hastasının yanında birinin mutlaka kalması gerektiğini hastanede geçirdiğim on yedi gün zarfında hayat dersi gibi öğrendim. Hastanede olduğumuz süreç esnasında uygulama şöyleydi: Hastalar odada genelde yalnız ve başlarının çaresine bakar hâldelerdi. Doktor günde bir kez sadece hafta içleri, hemşireler ise telefonla arayıp çağırmazsanız günde üç ya da dört sefer geliyorlardı. (Burada özellikle bir şeyin altını çizmek istiyorum. Her şeye rağmen Ankara Şehir Hastanesinde annemin tedavisiyle ilgilenen doktorlar da hemşireler de yardımcı personeller de ömrümden süre isteyebilir. Onları o kadar seviyorum.) Bu anlar dışında hasta ne halde, oksijen hortumu burnunda mı, tuvalete gidebildi mi, altına mı kaçırdı, yemeğini yiyebildi mi, hortum burnunda ya da oksijen maskesi ağzında duruyor mu? … Bunlar refakatçisiz hastanın gerçekten zorlandığı şeylerdi. Örneğin annemin yataktan çıkması yasaktı. Yemekleri yatakta yiyebileceği bir mekanizma yoktu. Görevliler yemekleri, yatağın karşısındaki duvara sabit masaya bırakıp gidiyordu. Hasta yataktan kalkıp, ya orada yiyecek ya da kendi çabasıyla yatağa taşıyacaktı (Babam o nefes alamaz haliyle tek başına neler çekti kim bilir). Tabii yiyebilirse. Hastalığın en berbat tahribatından biri de yemeden içmeden kesilme. Annemi günlerce yoğurtla besledim. Ben orada yanında olmasam onu da yemezdi, eminim. Hastanede kaldığım on yedi gün boyunca orada yaşananların ayrıntısına girmek istemiyorum. (Her gün bir öncekinin ağırlığıyla beraber sırtıma bindi.) Sadece iki şey söylemek istiyorum. İlki şu: Biz odaya girdiğimizde orada olan ve birlikte geçirdiğimiz zaman esnasında refakatçisiyle yazgıdaş olduğumuz yaşlı teyzenin hırıltıları, daha doğru bir tabirle can çekişirken çıkardığı iç yakıcı sesler arasında uyudum gecelerce. Tanımadığım bir insanın gün gün nasıl öldüğünü izledim. Üzerini örttüm, ağzından çıkarıp attığı oksijen maskesini taktım. Ölüm, karşıma geçip bas bas güçlü olmam gerektiğini bağırdı… İkincisi ise şu: İlk teyze ikinci defa yoğun bakıma alındıktan sonra getirilen başka bir teyze yemek yerken ayaklarımın dibine kustu, yemek yemeye devam ettim… Bunları özellikle anlattım. Zor nefes alan ya da kusan insan gördüğünde tiksinen değil ürken, hatta basbayağı korkan biriydim. Bir insanın en korunaksız anlarına tanık olmak insan olarak kaldırabileceğim görüntüler değilmiş gibi gelirdi bana. Orada kaldırabildim. Ama oradan çıktıktan sonra hafızamdan silemedim. Aylardır babamın telefondaki hırıltılı sesi, annemin çıkmayan sesi, yaşlı teyzenin can çekişen sesi, diğer yaşlı teyzenin telefonla her arayana beni anlatan sesi (ilk teyze öldü, ikinci dilerim hayattadır)… Gitmiyor kulaklarımdan.

Annemi hastaneye yatırdıktan bir gün sonra babamı yoğun bakıma aldılar. Giderken aradı. Hastanedeyiz diyemedim. Sesini son kez duyduğumu biliyordum. Duyduğum ses babamın sesi değildi… Yoğun bakıma alındıktan sonra hastane tarafından her gün aranmaya başladım. (Konuştuğum doktorun ses tonu da gitmiyor kulaklarımdan.) Her gün biraz daha hazırladılar. Ölüm haberinden bir gün evvel, yasak olmasına rağmen odadan çıkıp doktor odasına gittim. “Yoğun bakımdan iyi haberler gelmiyor, babam akşamlık sabahlık. Bir terslik olursa Hocam beni burada tutmayın, akıl sağlığım gider, sebebi siz olursunuz.” dedim. Anlayış gösterdi. “Kötü düşünme, fakat dediğin olursa formaliteden bir imza atar cenazeye gidersin, ben yardımcı olurum” dedi. Ertesi gün yoğun bakım defalarca aradı. İlkinde entübe edileceği haberini verdiler. İkincisinde durumun ağırlaştığı, üçüncüsünde ise… Babamın kalbinin durduğu haberini soğuk hastane odasında, bir haftalık yıkanmamışlığımla, çaresizliğin en derininde debelendiğim anda aldım. Ağlayamadım, annem duyardı…

Annem hastanede on yedi gün kaldı. Sürekli oksijen verildi. Uzun bir süre sadece yoğurt yiyebildi. Hep uyudu. Babamı ve babamdan bir ay evvel yine koronodan ölen teyzemi sayıkladı. Bazı zamanlar beni tanımadı. Altını, hepsi en az bir kez covid olan yardımcı personellerle beraber değiştirdik. (Gencecik insanlardı. Bunu söylemek istiyorum. Tiksinmeyin lütfen. Üstlerine, bazen siperliklerine ve maskelerine, ellerinin her yerine insan pisliği bulaşıyor, sıçrıyordu… Kazandıkları her lokma helal, bütün toplum o çocukların önünde eğilmeli). Ya yoğun bakıma gönderilirse, ya babamın arkasından annemi de kaybedersem korkuları yaşadım. Taburcu edileceğini duyduğum anki rahatlama hissinin benzerini o andan önce yaşadığımı sanmıyorum.

Hastaneden çıktıktan sonra, saçma sapan bir ihmalle başıma bunların gelmesine neden olan ticarethane hakkında hukuki ve idari şikâyetlerde bulundum. Sonuç alamayacağımı çok iyi biliyordum. Çok para kazandıran şirketler siyasetten asla uzak değildir ve hukuk böyle durumlarda kıyıcıdır… Bulunduğum şikâyetlerdeki temel derdim konunun devlet tarafından bilinmesi ve hastanenin en azından o andan itibaren aynı saçmalıkları başkalarına yapmamasıydı. Başkalarının ölümüne engel olabilirim ümidiyle hareket ettim. Şikâyetlerimde ve verdiğim ifadede de bunları açıkça belirttim. Hiçbir maddi talepte bulunmadım. Hatta bulunmadığımın ve bulunmayacağımın altını çizdim. Doktorun ifadesi ve “kovuşturmaya yer yoktur” kararı elime ulaştığında bu ülkede adalete dair bir şeyler aramanın, yalnız insanın altından kalkabileceği bir iş olmadığı gerçeğini bir kez daha kavradım. Doktor verdiği ifadede hastanın maskesiz olarak işlemden çıkarıldığını kabul etti (ya saflığına denk geldi, ya da “bana bir şey olmaz” güveniyle benimle alay etti). Hukuki olarak yapabileceğim tek şey kalmıştı, itiraz etmek, itiraz ettim. Tam bu esnalarda, bakanlıktan arayıp idari şikâyetimle ilgili ifade vermemi istediler. İfade alan görevli yazdığım şikâyet dilekçesini ağlayarak okuduğunu ve bu işle ilgileneceğini söyledi. Savcılık kararını ve doktorun ifadesini yanımda götürdüm. İfademi, ilgili yerde, bilgisayarın başına oturup kendim yazdım. Savcılık ifadesinde, insaftan ve bilimden bahseden doktora başka bir kanaldan cevap verdim. Aylar sonra sonuç geldi. Ortada itiraf olduğu için ve ben de tam o konuda şikâyetçi olduğum için konuyu çok çeviremediklerini hissettim. Yanıt şuydu: “Yapılan uygulama uluslararası standartlara ve bilimselliğe uygundur.” Değerli doktorumuzdan ve değerli bilirkişilerimizden aynı koridorlarda maskesiz dolaşmalarını ve aynı asansörle maskesiz halde dokuz kat yukarı çıkmalarını rica ediyorum. Bunu yapabilirlerse bilim konuşabiliriz. Ben varım, buradayım, hazırım. Ve soruyorum: Uluslararası standartlara uygun dediğiniz o boktan ortamda kaç dakika durdunuz, kaç dakikada bitirdiniz soruşturmayı? O koridorlarda maskesiz mi gezdiniz? O asansöre maskesiz mi bindiniz? Aylar sonra denetlenemeye gittiğiniz işlem odası siz gidene dek aynı mı kaldı?

Babam öldü. Kanser manser çıkmadı. Babam öldü. Savcılık, kovuşturmaya yer yoktur dedi. Babam öldü. Mahkeme itirazı reddetti: Savcılık kararı doğrudur. Babam öldü.  Bakanlık bilirkişi atadı, bilirkişiler rapor yazdı: Yapılan uygulama uluslararası standartlara ve bilimselliğe uygundur. Canınız cehenneme, benim babam öldü. Haberlerdeki yoğun bakım görüntülerinin buzlu yüzleri ardında arıyorum onu…


[1] Cumhuriyet, 31 Ekim 2015.

Diğer Yazılar