Neden sadece Orhan Pamuk?

Neden sadece Orhan Pamuk?

Harun Yılmaz yazdı:
“Jose Saramago, İsa’ya Göre İncil kitabını yazdıktan sonra Katolik Kilisesi tarafından aforoz edilmiş ve Portekiz’i terk etmiş, Pablo Neruda 1948 yılında devlet düşmanı ilan edilmişti. Yani yazılanlar yazılıyor, söylenenler söyleniyor ve bir sanatçının değeri konusunda hükmü zaman veriyor.”

Yolculukla başlayan hikâyeler güzeldir. Her ne kadar devamı roman kahramanları için iyi olmasa da Orhan Pamuk’un son kitabı Veba Geceleri de bir yolculukla başlıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun Aziziye gemisi 1901 yılında İstanbul’dan Çin’e gitmek üzere hareket ediyor. Geminin içinde Abdülhamit’in yeni evlenen yeğeni Pakize Sultan ile eşi Doktor Nuri Paşa da var.

Çin’e gitmesi beklenen gemi olağanüstü olarak İzmir’e yanaşma emri alıyor. Buradan Osmanlı’nın salgınla mücadelede en önemli ismi, sarayın baş kimyageri Bonkowski Paşa ve yardımcısı Doktor İlias gemiye alınarak Rodos ve Girit adaları arasında yer alan Minger Adası’na doğru yola çıkılıyor. İzmir’deki veba salgınıyla başarılı şekilde mücadele etmiş olan Bonkowski Paşa, Abdülhamit tarafından veba şüphesi bulunan Minger’e acele gönderiliyor. Amaç, Batı’ya ulaşmadan salgını durdurabilmek.


Veba Geceleri – Kurgusal Minger Vilayeti

Kitabı anlatmayacağım, serüven buradan sonra başlıyor. Aslında kâbus demek daha doğru. Bonkowski Paşa’nın beklenmedik katlinden sonra Çin yolunda olan Doktor Nuri Paşa, salgını önlemek için İskenderiye limanından çevrilerek eşi Pakize Sultan’la birlikte Minger’e götürülüyor. Bundan sonrası abluka altına alınan bir ada, büyük bir can pazarı, karantina çabaları, karantinaya uymayan yerli halk, salgına inanmayan şeyh ve müritleri, ölümler, iktidar kavgaları ve kargaşa.

Bonkowski Paşa’nın kitabın hemen başında öldürülmesi biraz hayal kırıklığı yaşatıyor ama Paşa isminden romanın sonuna kadar söz ettiriyor. Kitap sizi tarihin akışında bir film izler gibi veba salgınının orta yerine çekiyor. Yani nüfusunun yarısı Rum yarısı Türk olan kurgusal Minger Adası’na.

Romanda bazı karakterler kurgu bazıları ise gerçek. Örneğin Bonkowski Paşa gerçekte de Osmanlı’da salgınla mücadelenin önemli isimlerinden birisi. 1893 yılında İzmir’de ortaya çıkan kolera salgınıyla mücadelede en etkili isim. İzmir’i baştan aşağı gezerek gerekli tüm önlemleri aldırmış, lağımlara kadar temizletmiş. Şehri dezenfekte ettirerek halkı güvenli yerlerdeki çadırlara taşıtmış.  

Bonkowski Paşa’nın babası 1831 yılında Osmanlı’ya sığınan Lehlerden biridir. Bilindiği gibi Polonya’da ve daha sonra Macaristan’da başlayan ayaklanmalardan sonra birçok mülteci Osmanlı’ya sığınmıştır. Bunlar mimar, mühendis, heykeltıraş, asker gibi kalifiye insanlardır ve Osmanlı modernleşmesinde çok büyük role sahiplerdir. Örneğin Nazım Hikmet’in dedesi Konstantin Borzecki Paşa (daha sonra Mustafa Celaleddin Paşa) bunlardan biridir ve 1876 yılında Karadağ olaylarında yaralanarak 6 ay sonra şehit olmuştur.

Orhan Pamuk çok tartışılan bir yazar. Kimileri, ‘’başladım okuyamadım’’ diyor; kimileri, çok seviyor. Türkçesi kötü diyen var, Ermeni çıkışından dolayı hiç okumayanlar, Nobel’i bu yüzden aldığını düşünenler, bilerek ya da bilmeyerek sevmeyenler… Peki konu edebiyat olunca bu bakışımız doğru mu?

Kimi yazarlar o kadar konuşulmazlar veya tartışılma süreçleri geride kalmıştır. Onlar belki kabul görme sürecini tamamladıkları için belki de hayatta olmadıkları için böyle saldırılara pek maruz kalmazlar.

Yaşar Kemal’i ele alalım. Der Spiegel’e 1995 yılında yazdığı makalede kuruluşundan itibaren Türkiye Cumhuriyeti’ne ağır suçlamalar yöneltmiştir. Cumhuriyet dönemi, Atatürk ve İsmet Paşa’ya yönelik eleştirilerini İnce Memed dahil birçok kitabında hissedersiniz. Yazıda geçen ‘’Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu gün olan 29 Ekim 1923’den bugüne kadar tahammül edilmez bir baskı ve zulüm sistemine dönüştü. Türkiye Cumhuriyeti, Anadolu halkı üzerinde öyle bir tiranlık oluşturdu ki, bu halk, Osmanlı otokrasisini bin kere tercih eder hale geldi.’’ ifadelerinden dolayı yargılanmıştır.

Yaşar Kemal ve Nazım Hikmet

Aynı yazıda ‘’1946’da çok partili sistemin kuruluşuna kadar, jandarma sopasını hissetmemiş ne kız ne kadın ne Kürt ne Türk ne de Laz köy sakini vardır’’ diyerek PKK ile mücadelede şehit olan Türk askerlerinin cenazelerinin kamuoyuna abartılı bir duygusallıkla yansıtıldığını söylemiştir. Yaşar Kemal’in bu yazısı adeta bir Türkiye ve Atatürk Cumhuriyetini kötüleme manifestosu şeklindedir.

Nazım Hikmet bir diğer semboldür ancak onun da Türkiye’yi karalayan, Stalin rejimini öven bir videosu vardır.  Ayrıca Atatürk’e Burjuva Kemal diye seslendiği gençlik yıllarında yazmış olduğu bir şiiri de mevcuttur.

/burjuva kemal’in omuzuna binmiş / kemal kumandanın kordonuna / kumandan kâhyanın cebine inmiş / kâhya adamlarının donuna / uluyorlar // hav… hav… hak… tü/

Sabahattin Ali

Yine önemli şair ve yazar Sabahattin Ali’nin Atatürk için /hâlâ taparlar mı koca terese?/
ismet girmedi mi hâlâ kodese?/
yazıp mahkum olduğunu biliyoruz. Daha sonra Atatürk’ten özür dilediği söylenmektedir. Bugün koyu Atatürkçü insanlar bu yazarları bilerek ya da bilmeyerek alkışlar.

Bunları ne Nazım Hikmet’i ne de Yaşar Kemal’i karalamak için yazıyorum. Büyük sanatçılar devirlerinde herkes gibi konuşmazlar, biraz büyük, biraz aykırı laflar ederler. Bazıları da Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali gibi daha sonra fikirlerinden dönerler.

Orhan Pamuk belki de halen hayatta olduğu için bu süreçten geçiyor. Ama bu özdeşleşme süreci öyle 5-10 yılda gerçekleşmiyor. Şu an ürettiği, konuşulduğu ve eleştirildiği dönemi yaşıyor. Jose Saramago, İsa’ya Göre İncil kitabını yazdıktan sonra Katolik Kilisesi tarafından aforoz edilmiş ve Portekiz’i terk etmiş, Pablo Neruda 1948 yılında devlet düşmanı ilan edilmişti. Yani yazılanlar yazılıyor, söylenenler söyleniyor ve bir sanatçının değeri konusunda hükmü zaman veriyor.

twitter.com/HrnYlmz82

Diğer Yazılar