Telgrafhane / Emeğin yanında, Aydınlanmanın izinde

Zenginler, yoksulların kötü kaderlerinden yakınmasını sevmez*

TÜRKİYE GENELİNDE KUTLANAN 1 MAYIS EMEK VE DAYANIŞMA GÜNÜ NEDENİYLE SENDİKALARA BAĞLI İŞÇİLER ALANLARDA BAYRAMI KUTLARKEN, İNŞAAT İŞÇİLERİ İSE ÇALIŞARAK GEÇİRDİ. (GÜRKAN OLCAY/BİTLİS-İHA)

Bu kadını Sobacılar Çarşısı’ndan, Tenekeciler’e oradan da Suluhan’a doğru inen eğri büğrü merdivenli ara yolda, koluna geçirdiği sepette sessiz, sakin  ve mütevekkil simit satmaya çalışırken gördüm.

Yıllar önceki kokusundan da, tadından da pek eser kalmamış, üstelik çevresinde dolanan kedilerle insanın aklına habis düşünceler getiren ve yine üstelik  büyüdükçe kirlenmiş dünyayı keşfettiğimizden artık uzak durulması gerektiğini düşündüğümüz, tükürük köftecisinin önünden geçiyordu.

Kendisinden simit almadan, “buradan yol çıkar mı” diye soranlara hiç yüksünmeden sabırla yanıt veriyordu.

Ülkedeki yığınla yoksuldan biriydi. Ama işin kolayına kaçmadan, uğraşarak, çalışarak ve sızlanmadan ekmek parası peşindeydi.

Kim bilir nasıl bir hikâyesi, ne dertleri vardı. Durgun, kederli yüzü bunun ipuçlarını veriyordu. Ama sormak, sorgulamak, söndüremeyeceği bir ateşe çıra atmak bize düşmezdi.

Yine de bu görüntü, aklıma bir-iki konuşmasına rast geldiğim ODTÜ’nun sosyal bölümlerinden bir hocayı getirdi. Bir seminerde,  hiç alçalıp, yükselmeyen dingin ses tonuyla Türkiye’deki sınıf ilişkilerini anlatacağını söylediğinde, herkes Marks’dan girip Proudhon’dan çıkacak ya da en azından Kıvılcımlı’dan, Aybar’dan söz edecek zannetmişti.

Ancak, en heyecanlandığı yerde sadece “işte tam da burada” dışında duysal bir belirti vermeyen hoca, direkt ameleleri, hizmetçileri, alışveriş merkezi hizmetlilerini ve onların üst sınıfla ilişkilerini anlatıyordu, bir Orhan Kemal romanı, gerçekçi bir Türk filmi akıcılığında.

Önceleri yadırgasam da, hayatı olduğu gibi, her türlü akademik tıraşın dışında anlatan, üstelik bu insanlarla hemdert olan, üstelik ta fakültede öğrenci iken gittiği varlıklı bir arkadaşının evindeki hizmetçiye yapılan “yokmuş gibi” muamelesini bir türlü kabul edememiş, hazmedememiş ve belki de bunu akademik hayatının nirengi noktası yapmış, bu hocayı dinlemeyi çok sevdim.

Evet, hoca “fakirlik edebiyatı” yapıyor diyenlere inat, fakirlik sosyolojisi de yapıyordu. Ve yoksulluk hâlâ Türkiye için en gerçek, en önemli vaka idi.

* “İnsancıklar” F.M.Dostoyevski

Exit mobile version