Telgrafhane / Emeğin yanında, Aydınlanmanın izinde

Devlet Yönetimi ve Kibir

Devlet sınıflı bir yapılanmadır; zor aygıtıdır. Yeğlenen yönetsel eylemlere göre ayrı sonuçlara varabilen bir mekanizmadır. Buna göre geniş emekçi sınıflar yararına da sömürücü azınlık çıkarına da işleyebilir. Egemenlik ilişkilerinin durumu bunu belirler. Bunlardan da öte gerçek şudur: Devletsizlik, özellikle sözkonusu geniş emekçi sınıflar için (ki çoğu zaman emekçiliklerinin ayırdında da değillerdir) yıkıcı etkiler yaratabilir. Yakın tarihten başlıca iki somut örnek iyi bilinmelidir: Yugoslavya’nın yıkılışı ile Irak’ın ABD ve diğer yayılmacı güçlerce işgali; yapılan ve etkileri bugüne değin uzanan zulüm. En kötü devlet bile, bir biçimde kurallar içereceğinden, devletsizliğe yeğdir.

Bir devlet yönetimi, amaçları yönetmekten, gönençten, güvenlikten, özgürlükten çok yıkım ise, sözde senaryolar üzerinden misilleme, öç alma… ise birçok biçimde güçsüzlük yaratır. Devletin, olumlu birikimiyle bağını keser, belleğini siler. Yalan ve sahte belgeler üzerinden bir anlatı yayar. Ekonomik gönenç kurumlarını yabancı ellere, hem de iyi bir iş yapıyormuş parlatımlarıyla sunar. Halkı yabancı topraklarda maceralara sürükler. Böylesi girişimler demokrasi karşıtı uygulamaları için gerekçe de sağlar. Komşuyu komşuya, memuru memura “jurnalci” yapar. Birileri de “bugün beni götürmediler, onlar zaten şucuydu, bucuydu…” diye avunur. Ülkede kastlar, yeni sınıflar oluşturulur. Bu kastlar için her şey kolaylaştırılmıştır, kuralsızlaştırılmıştır. Tüm halkın uymak zorunda olduklarına, onlar uymak zorunda değildir. Giderek, yargı en güvenilmez güçlerden biri durumundadır. Adalet tümüyle rastlantıya kalır. Halk bilgisizleştirilmiş ve çaresiz duruma düşürülmüştür. Önünü bile göremez; geçim derdinden dolayı, usunu kullanamaz. Halkın dili de bilerek ve isteyerek bozulur. İletişimin yerini algısızlık, duymazlık alır…

Bir ayrıntı var ki hep dikkatlerden kaçar ya da kaçırılır: Bu kötülük zincirinin tepesinde bir buyurgan bulunmasına karşın uygulamalarını her önemli yere yerleştirdiği benzerleri üzerinden yapar. Ve en belirleyici yanı kibirdir bu yerleştirilenlerin. Kibir “yüce” kişiden başlar ve her birine birebir yansır.

Başyücenin birer kopyası, yönetmeyen yöneticiler kurumları içinde terör kasırgaları estirirler. Koridorlarda dolaşırlarken, önden giden dalkavuk, “Geliyor, geliyor…” seslenişiyle yolu açar, ortalıktakilerin çekilmesini, görünmemesini sağlar. Her seslenişi aşağılamaya dayanır. Hakaretleri genellikle, ekmek uğruna sineye çekilir. Sineye çekmeyenler ise bir saate kalmaz, ya ücra bir “memleket” toprağına sürülür ya da kapının önüne konur. Onurumu koruyordum, diyeceği bir mahkeme yoktur.

Kibrin etkileri saymakla bitmez. Bir anlamı bulunmamasına karşın sıklıkla yapılan toplantılarda hiç kimse, aldığı eğitime, kıdemine, birikimine karşın hiç kimse, “Beyefendi, bu uygulamaya dönüşmemeli, çok yanlık olur, halka şu şu zararlar verir…” diyemez. Başlar sallanır, “Tabii ki… evet efendim… çok uygun olur…” yüksek görüşleri belirtilerek “aynı görüşte olmanın” keyfi yaşanır. Buradan halkın yararından geçtik, çoğu zaman zarar veren birçok sorun doğar ama ne gam. Halka, ulusa yarar diye bir kaygı yoktur ki huzursuz olunsun.

Bu kibirli işe yaramazlar, verilen bu sanlarla var olurlar. Toplumsal yaşamda bu sanlar ellerinden alındığı anda birer hiçtirler. Bir gün olsun resim, yontu sergisi gezmemişlerdir. Senfonik dinleti dinlememişlerdir. Roman, öykü, şiir… okumamış; eli yüzü düzgün bir oyun izlememişlerdir. Opera? Hak getire… Daha öğrencilik dönemlerinde, yoksul ailelerinden çekilip alınmış, yatılı yurtlarda, bu günler için bağlanmış, işlenmişlerdir. Ya birinin üstü, ya da altı olmaktan başka bir algıya kapalıdırlar. Üsttekine onur monur düşünmeden, zevkle itaat eder, altında saydıklarını da vicdan kaygısı yaşamadan ezerler. Yaşamlarında, örneğin bağlamanın, türkünün eşlik ettiği muhabbet ortamını tatmamışlardır. (Giderek sözgelimi işyerindeki aşçısını, sabahın üçünde evinden aldırıp, yemek yaptırabilirler…)  

Kibrin bir topluma verdiği zarar bu denli ağırdır. Ne ki çok az kişi bunu dillendirmeyi, üzerine düşünmeyi akıl eder. Nedense göz ardı edilir. Oysa toplumu çürütmede hiç de azımsanmayacak bir beladır.  

1930’lu, 1940’lı yılların Almanyasında, İtalyasında, İspanyasında, 1970’li yılların Latin Amerikasında… birçok örneği görülebilir, insanlığa karşı nasıl örgütlü cehalet kıyımlarına neden olduğu kanıtlarıyla anlaşılabilir. Ne yazık ki genellikle de önlenmekte geç kalınır.  

Exit mobile version