Telgrafhane / Emeğin yanında, Aydınlanmanın izinde

Hikâye Anlatıcısı

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, sıcacık gürüldeyen kuzinesinin önünde Leskov isimli bir adam çevresinde insanlar toplanır, anlattığı hikâyeleri dinlerdi. Bu hikayeler onun kulağına fısıldanır, bu fısıltıların nereden geldiğini kimse bilmezdi. Bir zanaatkâr, bir seyyah, bir tüccar, bir rüzgar gelir Leskov’u bulur içini dökerdi. Leskov’un hafızası kocaman bir kütüphaneydi. Onun da en sevdiği şey “ağızdan ağıza dolanıp, kulağına akan deneyimleri, maceraları kendi ağzından başkalarına aktarmaktı.

Geçmişten gelen kadim, uzak diyarlardan gelen bilgiler Leskov’un geniş belleğinde kaynaşır, dudaklarının arasından dökülürdü. “Keza, bu geçici dünyada, insanın en doğal yeteneği olan her  deneyim, her  sınanma bir zinciri oluşturan halkalar misali hikaye anlatıcısı tarafından birbirine eklenir, nesilleri birbirine bağlardı.”_Walter Benjamin, Hikaye Anlatıcısı.

Üstelik  Leskov hikâyeleri öyle veciz bir ifadeyle anlatırdı ki onu dinleyenler başkalarına anlatmak için can atardı. _Önyargıdan sıyrılabilen dinleyicileri hikâyelerini yeniden üretebilecek olduklarında anlatmaya koyulurlardı._ Walter Benjamin, Hikaye Anlatıcısı. Kelimler aniden ağızlarından dökülüverirdi. Bu akan bir suyun aniden dike yakın bir biçimde çağlayana dönüşmesiydi. Leskov’un bilgeliği burada yatıyordu, hikayeleri yaşatmakta.

Bu yazı bu bilge adamın başına gelen bir hikâye için kalem alındı.

Leskov bir sabah inanılmaz bir gürültüyle uyandı. Birkaç dakika tavana baktı, seslerin azalmasını bekledi azalmanın aksine sese sesler eklendi. Leskov dinlemeye devam etti. Hayatında hiç duymadığı, karmaşık ses kümeleriydi bunlar.

Yataktan kalktı, pencereden dışarı baktı. Gökyüzü neredeyse görünmüyordu. Çevre farklı ebatlarda kutularla doluydu. Kutu kutu üstünde, sonsuzluğa doğru uzanıyordu. Pencereden başını uzattı, sağa, sola, aşağı, yukarı, bakabildiği her yöne baktı. Yerden upuzun dikdörtgen prizmalar fışkırıyordu. Sokaklarda tek tük görmeye alıştığı buharlı otomobillere benzeyen araçlar vızıldıyordu.

Yıllardır ona anlatılan, onun anlattığı hikâyelerle bambaşka zamanlara, mekânlara gidip gelmişti ama şimdi daha önce hiç bulunmadığı bir zamanda ve mekândaydı.

Odanın köşesine itilmiş koltuğa gömüldü. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen oda neredeyse hiç ışık almıyordu. Yüzü asıldı. Birkaç dakikayı koltukta geçirdi. Yeniden ayaklandı, dolabı açtı. Ne bir ceket, ne bir yelek ne de bir fular vardı. Kadife bir pantolon ve gömlek buldu. Üzerine geçirdiği gibi kendini sokağa attı. 

Sabahları ilk işi derin derin nefesler alıp vermekti. Şimdi de öyle yaptı ve öksürüğe boğuldu çünkü tam o sırada bir egzoz gazı salındı.

Yürüdüğü cadde insandan geçilmiyordu. Yanından geçen birkaç kişiye gülümsedi, karşılık alamadı. Gördüğü birçok yüz çok ciddi ve soluktu. Çoğu da elindeki minik kutucuğa bakıyordu. Kimisi kutucuk kulağında hararetle konuşuyordu. İnsanları bırakıp çevreye baktı. Binaların tepelerine baktı  “gök delen binalar” dedi kendi kendine ve yürümeye devam etti.

Yirmi katlı, otuz katılı neredeyse yüz katlı binaların arasında bir köşeye kondurulmuş beş katlı eski bir yapının zemin katında çok sevimli bir restoran gördü. İçeriye girdi, art nouveau yapının taş duvarlarından birine sırtını vererek bir masaya oturdu. Sağ tarafında pencere sol tarafında koridor vardı. Hem iç mekana hem dış mekana hakimdi. Siparişini verdi ve sakince etrafı gözlemlemeye başladı.

Elden ele dolaşan, sürekli kulakta tutulan kutucuğun taşınabilen bir telefon olduğunu anladı. Bütün bir günü orada geçirmeye karar verdi. Restoran öğlene doğru kalabalıklaştı.

Güler yüzlü bir garson masasını bir başkasıyla paylaşmak ister mi diye sordu. Leskov kocaman gülümsedi ve teklifi hemen kabul etti.

Otuzlarında bir adam ve bir kadın masaya oturdular. Ellerindeki telefondan başlarını kaldırmıyorlardı. Leskov ile ilgilenmedikleri gibi birbirleriyle de pek alakaları yoktu. Leskov hikâye anlatmakta ve dinlemekte ustaydı şimdi de gözlemlemeyi deneyimliyordu.

Masasını paylaştığı gençler aralarında konuşuyordu.

“Konum gönderdin mi?”

“Gönderdim, paylaştım da.”

“İnsta’ya koydun mu? Konumu paylaştın mı?”

“Paylaştım” dedim ya dedi ve telefonda konuşmaya başladı.

“Neredesin?” karşı tarafı dinledikten sonra devam etti. “Bekliyoruz,  sen gelir gelmez buradan çıkarız, herkes aynı yerden konum atıyor, oraya bir uğrarız.”

Leskov ister istemez kulak misafiri olduğu konuşmanın üzerine onları takip etmeye karar verdi.

Beklenen arkadaşlar geldi ve arkadaş topluluğu harekete geçti. Leskov fark edilmemek için önceden davranıp hesabını ödemiş ve barda masa bekleyen kalabalığın arasında karışmıştı. Gençler dışarı çıkar çıkmaz Leskov hızlıca kalabalığın arasından süzüldü ve gençleri uzaktan takip etmeye başladı.

Geldikleri yeni yer güzel bir parktı. Tüm ahali yeşilliklerin arasındaki pavyonda toplanmıştı.

Leskov yoğun kalabalığa yaklaştı, pavyonun gölgesinde kalmış banka yerleşti. Topluluğun çoğu aynı anda yan yana durmaksızın, öncelikle de kendilerinin fotoğrafını çekiyordu.

Leskov gözlerini kapadı, çevreyi dinlemeye başladı. Uğultunun arasından genelde aynı kelimeler yükseliyordu.

“İnstagram, foursquare, fenomen, facebook, konum, hikâyeyi çektin mi?”…

Gözleri kapalı hatıralarını yokladı, insanların ilk önce birbirlerine “Nasılsın?” diye sorduklarını anımsadı. Kuşaklar boyu aktarılan gelenek zinciri hikâyeler bir bir aklından geçiyordu. Hafızasından bol bereket hatıralar akıyordu.

Sonra düşündü:

Hikâye-Hatıra-Hafıza-Hatırlama serüveni geldiği yerde

Hareket-Harita-Hikayeye dönüşmüştü bunda bir sakınca yoktu sadece güzelim deneyimler ellerinden düşemeyen kutucukların içinde hapsolmuştu.

Exit mobile version