Yakup Kadri ve Kaotik Bir Dönemin Panoraması: Hüküm Gecesi

Yakup Kadri ve Kaotik Bir Dönemin Panoraması: Hüküm Gecesi

Süleyman Kalman yazdı:
“Kitabın her satırında Yakup Kadri’nin kaleminin gücü, çağının güçlü bir tanığı olduğu gerçeği, yalnızca edebiyatta değil tarih ve felsefedeki yetkinliği ve derinliği de ortaya çıkar.”

Yakup Kadri, erken dönem cumhuriyet edebiyatının imparatorluk dönemini, kozmopolit bir iklimin izlerini, zirveyi ve dibi görme ikilemini, altı yüz yıllık bir devletin hızla, kaçınılmaz ve katastrofik yıkımını, ardından yeni ve mütevazı ülkenin doğuşunu görmenin mutluluğunu yaşayan ve bunları yapıtlarında bize yansıtan, çağının tanığı ve yorumcusu önemli yazarlarındandır.

Yaban’da Kurtuluş Savaşı sırasında sığındığı bir köyde, yurdunu ve halkını geç de olsa ve biraz da şaşırarak tanıyan bir yedek subayı (Ahmet Celal), Sodom ve Gomore’de işgal altındaki İstanbul’un kalburüstü takımının düşmanla işbirliğini ve ikiyüzlülüğünü dile getiren yazar, Hüküm Gecesi’nde bu sürece giden yolda, tarihimizin unutulmuş ama sonrasında toplumsal bir deja-vu ile sık sık yinelenmiş bir dönemini, askeri darbe geleneğinin öncüllerinden Babiali baskınını ve Mahmut Şevket Paşa suikastini anlatır.

Hayatta derin anlamlar arayan, uyum sorunu olan, ülkesinin kaybetme ve gerileme problemlerine çözüm arayan bir başka genç aydın, bir başka Ahmet’tir romanın kahramanı: Ahmet Kerim.

Aslında, aka, kara demekten hoşlanan, müzmin bir muhaliftir o. Kardeş gibi gördüğü ve fikir yoldaşlığı yaptığı Ahmet Samim’in İttihatçılarca öldürülmesi, onu muhalefete ve Hürriyet ve İtilaf’a biraz daha yaklaştırsa da, aslında onlarda da beklediği ışığı, umudu bulamaz.

Sevdayı bulacağına inandığı kızın da, ona karşı kurulan siyasi bir tuzağın piyonu olduğu düşüncesi ve hayalkırıklığı, kızın tüm pişmanlığına, tüm ısrar ve yakarışlarına karşın kendisine yakıştıramasa, zorlama bulsa da kişiliğinin uzlaşmaz duvarına toslar ve kızı reddeder. Onu intihara sürükleyen kişi olmanın ağırlığıyla sürekli bir vicdan sızısı duyar. Tutarlı olmaya çalışırken, tutarsızlıklar ve çelişkiler yörüngesinde salınır.

Hem dostunun, hem sevgisini inkâr ederek intiharına neden olduğu bu kızın kaybı, ülkenin içinde bulunduğu karışık durum, üstüste gelen felaket haberleri (Trablusgarp ve On İki Ada’nın kaybı ve Balkan Harbi bozgunu), Osmanlı’nın artık yolun sonuna geldiği gerçeği, çözüm yolunda atılacak adımların belirsizliği, millete umut vermesi beklenen kişilerin büyük devletlerin adamı olmayı yeğlemesi ya da küçük çıkarlar için anında saf değiştirecek tiynette olması onu büyük bir sıkıntıya ve ümitsizliğe sokar.

Önce Babiali baskınında, muhalefet ile Hürriyet ve İtilaf’ın temsilcisi harbiye nazırı Nazım Paşa’nın katlini, sonra da İttihat ve Terakki’nin sadrazamlık makamına getirdiği Mahmut Şevket Paşa’ya yapılan suikasti görür.

Bu suikast, İttihat Ve Terakki’nin demir yumruğu ile muhalefeti ezmesine fırsat verir. Yüzlerce kişi sorgusuz, sualsiz, suçunu dahi bilmeden Bekirağa Bölüğü’ne yollanır, onlardan biri de Ahmet Kerim’dir. Ve burada hayatının son gecesini yaşadığına inanarak, kendisiyle, kişiliğiyle, mazisiyle hesaplaşır. Din, felsefe, öte dünya konusundaki görüşlerini gözden geçirdiği Hüküm Gecesi’ni yaşar. Tıpkı, kendisi gibi okur da artık son gecesini yaşadığına inanır, Yakup Kadri’nin bu satırlarında.

Ancak final bölümünde, tarihi kişilerden, Talat ve Cemal Paşalar ile Ziya Gökalp’in konuşmalarından, ülkeyi kurtaracak ideolojinin ya Türkçülük ya da Osmanlıcılık olacağının düşünüldüğü tartışmadan, Ziya Gökalp’in ricasıyla Türkçülük davasında kullanılmak üzere Ahmet Kerim’in affedildiğini ve Sinop’a sürüldüğünü anlıyoruz.

Kitabın her satırında Yakup Kadri’nin kaleminin gücü, çağının güçlü bir tanığı olduğu gerçeği, yalnızca edebiyatta değil tarih ve felsefedeki yetkinliği ve derinliği de ortaya çıkar. Ahmet Kerim’in nedamet, korku ve tevekkülle ölümü beklediği sahnede Yakup Kadri, ölüm ve ahiret kavramındaki düşüncelerini, onun aracılığıyla şöyle açıklar:

“Ahmet Kerim, şu buhranlı anda bile ruhun ebediliğine inanmak istemiyordu. Ölümünden sonra da yine bir çeşit iğreti ve esrarlı hayat ile yaşamak genç adama bin türlü tehlikelerle dolu uzun, yorucu bir maceraya atılmak gibi geliyordu ve ilk defa olarak ölümü korkunç yapan etkenlerin başında, sözde teselli veren bu inancı buluyordu. Ölümü rüyasız bir uykuya dalmak şeklinde anlatmak varken ve bu öbüründen bin kat daha dinlendirici iken aşağı yukarı yeryüzündeki acı denemenin soluk bir devamı demek olan sonsuz bir yaşayışa inanmak neden?”

Bu düşüncelerden Yakup Kadri’nin çağının ne denli ilerisinde olduğu gerçeği yanında, o zamanlar ülkenin muhafazar kesiminde yer almış roman kahramanının, bu fikirler ile bugün aynı cenahta, aynı saflarda yer alıp alamayacağı ya da kabul edilebilirliği aklımızda kocaman bir soru işareti olarak sallanır, kalır.

Diğer Yazılar