Telgrafhane / Emeğin yanında, Aydınlanmanın izinde

Atama Rektörler Başarılı mı?

Tanzimat Fermanının ilanıyla (1839) Batı tarzı eğitime önem vermeye başlayan Osmanlı Devleti 1863 yılında Darülfünun adı verilen bir yüksek öğretim kurumu açmış, bu kurum zaman zaman kapatılıp açılarak eğitim öğretim hayatına devam etmiş, 1933 yılında Atatürk’ün üniversite reformuyla İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmüştür. Abdülhamit döneminde felsefe, edebiyat gibi alanlar dışında eğitimine devam ederek 1908’den sonra İttihatçıların şiddetli baskı ve tasfiyeleriyle birlikte iyice susturulmuştur.

Daha sonra Darülfünun’da görev yapan hocaların çabalarıyla 1919 yılında bilimsel özerklik kazanmış ancak yıllar içerisinde buradaki eğitim ve anlayışın çağı yakalama konusunda eksik kaldığı anlaşılınca, Atatürk’ün emriyle İsviçreli Profesör Albert Malche Türkiye’ye çağrılarak, hazırladığı rapor doğrultusunda bir üniversite reformu yapılmıştır. Bu raporla ilmi ve idari özerklik sağlanmış, her alanda öğretim elemanları yetiştirilmesi için gerekli adımlar atılmıştır.

1946 yılına gelindiğinde ise Resmî Gazetede yayınlanan 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu ile rektörlerin seçimle görev başına gelmeleri kararlaştırılmıştı. 1981 yılında YÖK’ün kuruluşuyla birlikte seçimler kaldırılarak rektörler YÖK’ün önereceği üyeler arasından seçilmeye başlandı. 1992 yılında bu maddede değişiklik yapılarak rektörlük seçimleri geri getirildi. Buna göre, profesör unvanına sahip kişiler öğretim üyeleri tarafından seçilerek, en çok oy olan 6 kişi arasından YÖK’ün seçtiği 3 aday Cumhurbaşkanına sunuluyor, Cumhurbaşkanı da bu 3 kişiden birisini rektör olarak atıyordu.

Bu durum 29 Ekim 2016 tarihinde yayınlanan bir KHK ile değiştirilerek, YÖK tarafından önerilenüç aday arasından Cumhurbaşkanınca rektör atamaları yapılmaya başlandı. Ancak, seçimle göreve gelen rektörlerin, atanarak göreve gelen rektörlere kıyasla üniversitelerine karşı sorumluluklarının daha yüksek olacağı düşünüldüğünden bu durum öğretim üyeleri ve öğrenciler tarafından endişeyle karşılandı.

Seçilmiş rektörlerin aidiyet ve akademik özgürlüğü koruma çabası yanında kurumlarını ulusal ve uluslararası alanda rekabet edebilir konuma ulaştıracak çalışmaları daha etkin ve özverili yapacakları düşünülmekte, üniversite paydaşlarının seçilmiş rektörlere karşı güven ve saygı algılarının yüksek olduğu bilinmektedir. Yıllarca üniversitenin dışında kalmış, siyasetle uğraşmış kişilerin üniversiteye döndürülerek, tepeden inme rektör yapılması sorunları beraberinde getirmektedir.

Bugün Boğaziçi Üniversitesine atanan Prof. Dr. Melih Bulu’nun rektör olması tepkilere yol açtı ancak diğer üniversitelerde de durum farklı değildir. Konu, üniversitesini daha ileriye taşımak için yetkin bir kişinin rektör adayı olarak çıkması ve kişinin üniversitesince kabul görmesi meselesidir. Ancak yıllarca siyasetin içinde olan partili kişilerin Türkiye’nin sembol üniversitelerinin başına getirildiğini biliyoruz.

Şu anda ülkemizde uzmanlık alanı olmadığı halde meslek erbabı yetiştirilmesini yöneten dekanların olması saygınlığa zeval vermektedir. Ülkemizde hukuk okumamış Hukuk Fakültesi dekanları yer almaktadır. Maliyeci, ilahiyatçı, veteriner olan hukuk fakültesi dekanları vardır.  

Dünyada ilk 500 sıralaması içinde yer alan üniversiteler yukarıda belirtilen özellikler bakımından hassasiyet gösterirler. Türkiye’de de bazı üniversitelerin bu niteliklere sahip olan rektörleri bulunmaktadır. Başarı sıralamasında yükselmek için geçerliliği net bir biçimde kabul gören aday belirleme ve seçme işleminin demokratik bir biçimde uygulamaya alınması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki rektörler uluslararası kabulü de ancak demokratik seçim ile yönetime geldiklerinde görürler.

Yazımı bitirmeden önce Türkiye’de rektörlerin başarı durumuyla ilgili bir araştırma yapan Prof. Dr. Engin Karadağ’ın ortaya koyduğu birkaç veriyi sizinle paylaşmak istiyorum.

Akademisyenlerin başarıları yaptıkları yayınlarla, bu çalışmaların hangi sınıf bilimsel dergilerde yayınlandığı ve bunlara aldıkları atıflarla ölçülür. Eğer sizin araştırmanız bilimsel itibarı yüksek bir dergide yayınlanmışsa bu makaleler Scopus veya Web of Science isimli akademik veri tabanlarında taranabilir.

Karadağ’ın araştırmasına göre Türkiye’de rektörlerin %23,8’inin Scopus tarafından kapsanan bir dergide yayınlanmış makaleleri olmadığı ve %34,5’inin Web Of Science tarafından taranan bir dergide herhangi bir makalesi bulunmadığı tespit edilmiş. Çalışmada rektörlerin %29’unun Scopus’ta, %36’sının WoS’ta hiç atıf almadıkları görülüyor! Ayrıca rektörlerimizin üçte birinin, akademik verimliliği ölçen H-indekslerinin sıfır olduğu görülmektedir!

Karadağ’ın araştırma sonuçları ve yukarıda değindiğimiz problemler üniversitelerimizin durumunu gösteriyor. Yani rektör atama sorununu sadece Melih Bulu üzerinden değil, rektörlerin Cumhurbaşkanı tarafından seçimsiz, doğrudan atanması üzerinden düşünmeli ve buna göre tepki geliştirmeliyiz.

Exit mobile version