İki Farklı Yazar, İki Farklı Ankara

İki Farklı Yazar, İki Farklı Ankara

Süleyman Kalman yazdı:
“Yakup Kadri Ankara’nın istikbali konusunda ne denli hayalperest ve iyimser ise onun “şarabı ve kadını” çok sevdiğini söylediği arkadaşı Ankara Sürgünü Refik Halid Karay’da o denli gerçekçi, açıksözlü ve karamsardır.”

İki Farklı Yazar, İki Farklı Ankara

Erken Dönem Cumhuriyet edebiyatının birbirini tanıyan ama farklı kulvarlarda gezen iki yazarının iki ayrı Ankara romanı vardır.

Bunlardan biri, Yakup Kadri Karaosmanoğlu‘na aittir. Osmanlı’nın son dönemlerindeki siyasi olayları, Meşrutiyet’i ve İttihat ve Terakki cuntasını anlattığı Hüküm Gecesi‘nden sonra, tarihe koşut, ona ışık tutacak romanlarına devam etmiş, mütareke dönemi İstanbul’unun bir kısmının işgale duyarsızlığını ve hatta giderek düşmanla işbirliğini Sodom ve Gomore‘de ortaya koymuş ve nihayet ünlü yapıtı Yaban‘da Anadolu’dan kopuk Türk aydının halkı ile yüzleşmesini ve kendi özeleştirisini yapıp, yolunu Cumhuriyet olarak belirlemesini yazmıştır.

Yakup Kadri, Türk Devrimi’nin öncülerinden ve savunucularındadır. Hatta bu konuda o denli hızlıdır ki, Cumhuriyet’in yaptıklarını daha ileri götürmek, daha geriye dönüşümsüz hale getirmek için arkadaşlarıyla Kadro dergisi kurup ve Kadro hareketini başlatmış, bu konuda biraz zülfü yare dokunduğu için de hayatının bir dönemini “Zoraki Diplomat” olarak geçirmiştir.

Onun Ankara romanı. Cumhuriyet ve “inkılap” aşkıyla yazılmış ütopik bir romandır. Ama yazar, her zamanki dürüstlüğü ile yine özeleştirisini yapar. İstiklal Harbi’nin kahraman subaylarından bir bölümünün, Cumhuriyet sonrasının komisyoncuları, yabancı ticari kuruluşların aracısı olmalarını açık açık eleştirir. Cumhuriyet kurulduktan sonra, yeniden yapılanma, bayındırlık çalışmaları vs sırasında yapılan hileler, vurgunlar birçok edebi eserin de konusu olurlar aslında. (Yıllar önce okuduğum ve beni çok etkilemiş, arkadaşları savaş zengini olurken, kendisi yoksul kalmış dürüst bir subayın hayatını anlatan “Kahramanlar Ölmeli*” gibi)

Ankara romanı üç ana bölümden oluşur, Sakarya Savaşına kadar olan bölüm, Cumhuriyetin kurulması ve Cumhuriyetin 10. yılından sonraki on yıl. Özelllikle son dönem roman kahramanın (Selma Hanım) da hem kendi yolunu hem de doğru aşkı (Gazeteci Neşet Sabit) bulmasıyla büyük bir coşkuyla ülkenin ilerlemesini, gelişmesini, çağdaşlaşmasını anlatan “keşke böyle olsaydı” dedirten ütopik bir evredir.

Ve bu evrede Ankara dünyanın en mamur, en planlı, en düzenli ve “en güzel yoktan yaratılmış” başkentidir. Ancak “Yüz Yılın 100 Türk Romanı” adlı incelemesinde de Fethi Naci‘nin en çok eleştirip, dalga geçtiği eser de budur.

Yakup Kadri Ankara’nın istikbali konusunda ne denli hayalperest ve iyimser ise onun “şarabı ve kadını” çok sevdiğini söylediği arkadaşı Ankara Sürgünü Refik Halid Karay’da o denli gerçekçi, açıksözlü ve karamsardır.

Kendi zamanına rastlayan dört Ankara’dan, yalnız Meşrutiyet ve Cumhuriyet Ankaralarını bilir yazar; İstibdat ve Büyük Millet Meclisi Ankaralarını görmemiştir. Meşrutiyet Ankarası, Refik Halid’in tanıdığı “Anadolu kasabalarının en kurusu, en karası, en darı ve en durgunu”dur. Tepeden bakınca şehir tuhafına gider. “Sanki devden ırgatların mamuttan katırlara yükledikleri çatlak kerpiç ve çürük kereste yığınını, getirip yanık suratlı, yalçın, haşin bir tepenin altına istif etmeden, acele boşaltıvermişlerdir… Yapılmıştan çok yıkılmışa, dizilmişten fazla dağılmışa, oturulacaktan ziyade yıkılacağa benzemektedir” Ankara.

Barınacak yer, yiyecek, hatta su sorundur Ankara’da. Yazar, zar-zor başını sokacak bir ev bulur bu asırlardır ihmal edilmiş, bozkır kentinde. Ve şöyle belirtir:

Ağaçsız, bahçesiz, yolsuz ve şekilsiz bir kasabadır Ankara; renkten, uyumdan, ahenkten yoksundur. Bir ‘âraf’tır Ankara. Hükûmetin en küçük himmetinden, muhabbetinden uzak kalmış bir gamlı kasaba… Bu kasaba, kirli bir dere kenarına yarı gömülmüş, unutulmuş yatıyor; kayıtsız ayaklar altında eziliyor.”

Bunca yokluğun yoksunluğun içinde sürgün olmasına rağmen anlaşıldığı kadarıyla bir “monşer” hayatı yaşayan Refik Halid, Ankara’da sokaklarda kadın görmenin hatta bir şekilde kadın sesi duymanın bile mümkün olmadığından dert yanar. Üstüne üstlük şehir tifo, tifüs ve dizanteriden kırılmakta, hemen her evin kapısında bu hastalıklar nedeniyle Sağlık Bakanlığı mührü bulunmaktadır.

Yıl 1916’dır. Başta İttihatçılar (ki zaten kendisi de İtilafçı olduğu için sürgündür) vardır ve 1. Dünya Savaşı’nın en alevli günleridir ve Anadolu kaynamakta, çok büyük nüfus değişimleri, tehcirler, kırımlar, katliamlar, göçler yaşanmaktadır.

Bütün bunların üzerine, Ankara’nın, Ankaralıların unuttuğu, tarihte de çok bahsedilmeyen Büyük Ankara Yangını Eylül 1916’da yaşanır ve Refik Halit bunun da en canlı tanığı olarak tarihe not düşer.

Tutuşan evlerin bağrından havaya coşkun bir fıskiye kuvvetiyle ateş ve kıvılcım fışkırıyor; Ankara’nın siyah böğründe bu yangın, kan yerine alev ve pıhtı yerine tutuşmuş yongalar saçan efsanevî bir dev yarasına benziyordu,” diye yazar Refik Halid. “Sanki bu dev, ıstırabından kıvranıyor ve nefesleri etrafa büklüm büklüm, halka halka, duman hâlinde yayılıyordu; tüyler ürpertici bir hışıltı da güya göğsünün içinden çıkıyordu.”

İki gün, iki gece sürer yangın ve kentin nerdeyse dörtte üçü yanar. Özellikle Gayrimüslimler’in yaşadığı mahallelerden başlayıp (Hisarönü’nden, Yahudi Mahallesine kadar) yayılır. Bu dönemde 1915’te Ermeni Tehciri olmasına karşın Ankara’nın 1/4ü gayrimüslümdür ve bunların çoğu da Ermeni’dir. Ermeni ve Rumlar’ın çoğunluğu da kentin zenginliğini elinde tutmaktadır.

Yazarımız, büyük yangını ve “mahşer günü”nü yazmaya devam eder:

Refik Halid kendi mahallesinden umudu kesince, çevreyi dolaşmaya başlar. Gide gide bir meydanlığa rastlar ki, ortaya yığılmış abide, Ankara Ermenilerinin zenginliğine tam bir delildir… “Yangından kaçırılan yüz kadar piyano sıra sıra dizilmiş, üstlerine seçme, pahalı halılar serilmiştir. Birden, kocaman bir yanar kütük gelip aralarına düşer. Söndürmeye koşacak adam yoktur. O kütük, bir kundak gibi, çeyrek saate kalmaz, piyanoları tutuşturur. Hem nasıl tutuşturmak? Gaz dökmüş, benzin serpmiş gibi… Tellerinden bin bir nağme çıkarak o kupkuru, cilâlı sandıkların yanışı çok acayip olur. İnsan gibi inleye inleye, telleri ateş gibi kızararak, bembeyaz dişleri sıcaktan etrafa pıtır pıtır serpilerek, fecî ve tuhaf biçimde yanar…” Kıyamet o gün Ankara’da kopmuş ve mahşer yeri o gün orası olmuştur.

O hengâmede, Refik Halid’in gözleri, neler görür neler! “Saçlarından tutuşmuş kadınlar, yolda doğuran gebeler, cübbeleri alev almış hahamlar, izbe köşeler bulup sarmaş dolaş olan âşıklar… Secdeye kapananlar olduğu gibi, sevgililerinin dizlerine tırmananlar ve boynuna kollarını dolayanlar da mevcuttur.”

Sonra, yangın Eskişehir itfaiyesinin de yardımıyla kontrol altına alınır ama şehir tam bir mezbeleliğe dönmüştür. O ilk geldiğinde beğenmediği Ankara, daha berbat durumdadır şimdi Refik Halid’in…

Sonra, İttihat Terakki binası (sonradan 1.TBMM) inşa edilirken, savaş aleyhimize ilerlemiş, Ankara iyice kasvetli bir hale gelmiştir. Refik Halit, ite-kaka ilerleyen inşaat çalışmaları sırasında, taşların üzerinde, kendisinden sigara isteyen bir deli görür. “Şu Engürü’ye iyi bak,” der ona meczup. “Nesi var da, nesine bakıcağım”diye cevap verir yazar. Meczup, bir taşın üstüne çıkıp, ileriye doğru bakar:

Evler, evler, saraylar, saraylar” diye sevinçle, mutlulukla haykırır. Refik Halid, deliliğine verip, uzaklaşır oradan.

“Ürktüm, kendimi yokuş aşağı, hızlıca, harap ve sefil istasyon binasına doğru, boş tarlalar arasından koyuverdim: ‘Evi yanmış, sokakta kalmış, muvazenesi bozulmuş bir adamın hayâli, hülyası!’ fikrinde idim.

Bağımsızlık fikrine ve Kuva-i Milliye’ye karşı çıkan, Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlığı yüzünden 150’liklerle yurtdışına sürülen ve 1938’de affedilen Refik Halid Karay, Atatürk ile Cumhuriyet’ten ve o zaman karşı çıktığı “baldırı çıplaklar”dan, Ankara’nın sonunda şu satırlarla özür diler:

“Yeni Ankara’ya, bu yıl, billur bir yaz sabahı, tepeden ilk baktığım gün, ben de o meczuba döndüm; yüzümde zevk ve haz, onun diliyle söylendim:

-Evler, evler! Saraylar, saraylar!”

*Kahramanlar Ölmeli, Ahmet Yurdakul, Bilgi Yayınevi.

Diğer Yazılar