Efsane Dekan Prof. Dr. Cevat Geray 90 Yaşında

Efsane Dekan Prof. Dr. Cevat Geray 90 Yaşında

Günay Güner yazdı:
“Prof. Dr. Cevat Geray’ımızı 23 Temmuz 2018’de yitirdik. Onun gibi erdemli, dost, arkadaş, sevgi dolu, bilge insan bir daha gelmeyecek. Nasıl unutulur ki… Ders verdiği derslikler, Mülkiyeliler’in bahçesi, Dil Derneği’nin yayınları, dostları… bir bakmışsınız, ansızın dile gelir, anlatır onu. “

Kökleri Osmanlının son dönemine, meşrutiyet savaşımına uzansa da Türk aydın hareketi Türk Devrimiyle varlık buldu. Kanıtlarla ortadadır ki Türk Devriminin kurucu yıllarıyla aydınların gönüllü eylemleri arasında büyük bir uyum ve koşutluk vardır. Maarif Kongresinin, Yazaç Devriminin, Türk Tarih Kurumu’nun, Türk Dil Kurumu’nun, eğitmen kurslarının, millet mekteplerinin, Kadro dergisinin, halkevlerinin, halkevleri dergilerinin, Tercüme Bürosunun, fakültelerin, üniversitenin, köy enstitülerinin… kurulması ve yaşatılmasında aydınların bilinçli desteğinin, gönüllü katılımının büyük payı bulunduğu açık gerçektir.

Atatürk Devrimine aydın desteği akademik olsun olmasın köklü halk eğitimi anlamı taşımaktaydı. Kentleşmenin, Halk eğitiminin, kırsal kalkınmanın öncü adlarında Prof. Dr. Cevat Geray özünü Türk Devriminin ilkelerine adamış, halkçı, devrimci bir kişilikti. Türk Devrimi-aydın birlikteliği içinde çok derli bir yeri vardır Cevat Geray’ın.  

Cevat Geray 23 Mayıs 1930 tarihinde, İstanbul’da doğar. İlkokulu Kasımpaşa İlkokulu’nda, ortaokulu Kasımpaşa Ortaokulu’nda, liseyi Haydarpaşa Lisesi’nde parasız yatılı olarak okur. 1950-1951 ders yılında öğrenimine başladığı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde (SBF), öğretmeni Prof. Fehmi Yavuz’un da etkisiyle Kamu Yönetimi bölümünü seçer.

Öğrencilik döneminde toplumsal çalışmaların da içindedir. SBF Öğrenci Derneği Yönetim Kurulu’nda ve Türkiye Milli Talebe Federasyonu adını taşıyan ilerici öğrenci kuruluşunda etkin bir üye olarak çalışmalarda bulunur. Federasyon o kadar etkilidir ki, uygulamaları nedeniyle tepki gösterdikleri Bakan Tevfik İleri’nin istifasını sağlarlar. (Küçükceylan, 2008) Geray çok yönlü etkinlikler içindedir; Yeşilay Derneği’nin öğrenciler arasında yaygınlaşması çalışmalarına da katılır.

Yine SBF yıllarında Birleşmiş Milletler’in dünya ölçeğinde düzenlediği bir yazı yarışmasında birinci olur, İsviçre’de iki hafta konuk edilir. İnsan Hakları alanına ilgisi bu deneyimle başlar.

Cevat Geray 1953 yılında SBF’yi bitirir. Çok sevdiği, etkilendiği Prof. Fehmi Yavuz’un asistanı olmaya karar verir. “Şehircilik” alanına büyük ilgi duyar. Ancak zorunlu hizmetinden dolayı kaymakamlık stajına başlayan Cevat Geray, önce Bursa’da, sonra da İstanbul’da çeşitli birimlerde staj yapar, ardından da İstanbul Şişli, Beyoğlu ve İkizdere (Rize) kaymakamlıklarında kaymakam vekili olarak çalışır. İkizdere’de Mecelle’den Medeni Kanun’a geçiş döneminde, resmi nikâh kıyılmamış evlenmeler ve birden çok evlilik yüzünden evlilik dışında doğmuş nesebi sahih olmayan, Yurttaşlık Yasası’nın getirdiği haklardan yararlanamayan eşler ve çocuklar sorunu üzerine önemli çalışmalar yapar. Bu özgün çalışma Bakanlık İdare Dergisi’nde, ayrıca İş ve Düşünce dergisinde yayımlanır (Küçükceylan, 2008). SBF Şehircilik Kürsüsü’nün açmış olduğu asistanlık sınavını kazanan Cevat Geray, öğretmeni Prof. Fehmi Yavuz’un da isteği doğrultusunda, 1955 yılı aralık ayında kaymakamlık görevine başlar. Yaklaşık olarak iki buçuk yıl İçişleri Bakanlığı’nda çalışan Cevat Geray, bu dönem sonunda kaymakamlıktan ayrılarak, SBF, Şehircilik Kürsüsü’nde asistanlık görevine başlar (Cevat Geray’a Armağan, 2001).

SBF’nin ilk doktora öğrencilerinden olan Geray, doktora eğitiminin ardından, 1957 yılının eylül ayında SBF ile New York Üniversitesi arasında yürütülmekte olan “ortak öğretim üyesi değişimi” projesi kapsamında ABD’ye gönderilir. “Şehir Planlamanın Başlıca Tatbik Vasıtaları” başlıklı doktora tezini de büyük ölçüde oradaki kaynaklardan yararlanarak hazırlar. 1959 yılında Türkiye’ye dönen Geray, 18 Mart 1960 tarihinde “Siyasi İlimler Doktoru” olur. Prof. Fehmi Yavuz 1960 Devrimi sonrasında kurulan hükümette Milli Eğitim Bakanı olunca, Cevat Geray da bir süre Fehmi Yavuz’un Özel Kalem Müdürlüğü’nü yapar. Bu süre içinde yaptığı askerlik hizmetinden sonra yeniden SBF Şehircilik Kürsüsü’ndeki görevine döner.

Geray, “Toplum Kalkınması Deneme Çalışmaları: Bünyan Örneği” adlı çalışmasıyla 24 Kasım 1966 tarihinde doçent olur. SBF’de lisans düzeyinde “Şehircilik”, “Mahalli İdareler”, “Türkiye’nin Sosyal Yapısı” derslerini ve seminerlerini vermeye başlar. 1963-1966, 1968-1972 yılları arasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Şehir ve Bölge Planlaması Bölümü’nde, 1972’de Trabzon’da Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde “İmar Hukuku” dersleri verir. (ODTÜ’de, Cevat Geray’ın ders vermesini engellemek amacıyla, verdiği ders kaldırılır.)

Cevat Geray, ders ve seminer çalışmalarının yanı sıra farklı akademik çalışmalar da yürütür. Pek çok üniversitede, kuruluşta, kamu kurumunda dersler, seminerler, konferanslar verir, açık oturumlarda, özel uzmanlık komisyonları çalışmalarında konuşur. TRT’de köye ve köylüye yönelik olarak yayımlanan sabah kuşağı izlencelerine, toplum kalkınması ve kırsal kalkınma konularında metinler yazar, değerlendirmelerde, eleştirilerde bulunur. Geray, 1974 yılında, “Planlı Dönemde Köye Yönelik Çalışmalar” adlı kitabıyla profesörlüğe yükselir. Aynı dönemde İmar ve İskân Bakanlığı Müsteşarı olur

Prof. Dr. Cevat Geray, 1976 yılının mart ayında Ankara Üniversitesi SBF Basın Yayın Yüksek Okulu Müdürü olur, 1977 yılının haziran ayında da SBF Dekanı seçilir. Ekim 1980’de yeniden Dekan seçilen Geray, Türkiye’nin kargaşa ve bunalımlı yıllarında yürütmeye çalıştığı dekanlık döneminde, kaymakamlık deneyimlerinden, Türk genörgütü içerisinde yapmış olduğu danışmanlık çalışmalarından ve yöneticilik uygulamalarından oldukça yararlanmış, tarafsız bir yönetim örneği göstermiştir (Adıgüzel). Geray, Yüksek Öğretim Kurumu Yasası’nın süreyi kısaltması nedeniyle Eylül 1982’de dekanlıktan ayrılır, Basın Yayın Yüksek Okulu Müdürü ve Siyasal Bilgiler Dekanı olarak görev yaptığı altı yıl içinde hiçbir soruşturma geçirmemesine, uyarı almamasına karşın, Şubat 1983’te, 12 Eylül 1980 darbe yönetimi tarafından, 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası kapsamında üniversitedeki görevlerine son verilir.

Prof. Dr. Cevat Geray 1990 yılında Danıştay kararı ile SBF’ye geri döner. SBF Ernst Reuter İskân ve Şehircilik Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü’nü yürütür,  Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi ve Gazi Üniversitesi Mimarlık Mühendislik Fakültesi’nde lisans, yüksek lisans ve doktora izlencelerinde kendi alanıyla ilgili dersler verir. Ekim 1996’da atandığı Mersin Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde iki yıldan fazla Kamu Yönetimi Bölümü Başkanlığı yapar. 1 Ocak 1999 tarihinde yaş haddinden emekli oluncaya kadar bu görevini sürdürür.

Prof. Dr. Cevat Geray, alışıldık anlamda emekli olabilecek bir yapıda değildir. Bilimsel, ekinsel ve toplumsal çalışmalarını, üretkenliğini aralıksız sürdürür. Yine SBF’de, Ankara Üniversitesi’ne bağlı Eğitim Fakültesi’nde, lisansüstü düzeyde, “Kırsal Gelişme ve Kooperatifçilik”, “Kentleşme Sorunları” ve “Halk Eğitimi” gibi dersleri verdi. Önemli dergi ve gazetelerde (özellikle de Cumhuriyet gazetesinde) bilimsel yazılar yazmayı sürdürdü.

Cevat Geray’ın yapıtları şehircilik, kırsal kalkınma, halk eğitimi, kooperatifçilik alanlarında büyük bir birikimi oluşturur. Bu yapıtlardan birkaçının adını belirmekte yarar var: “Şehir Planlamasının Başlıca Tatbik Vasıtaları”, (1960), “Toplum Kalkınması Deneme Çalışmaları: Bünyan Örneği” (1967), “Personelinin Gözüyle Küçük Belediyelerin Sorunları” (Prof. Keleş ile ortak) (1969), “Planlı Dönemde Köye Yönelik Çalışmalar: Sorunlar, Yaklaşımlar ve Örgütlenmeler” (1974), “Şehircilik: Sorunlar, Uygulama ve Politika” (Prof. Yavuz ve Prof. Keleş ile ortak) (1974), “Kırsal Türkiye’de Toplum Kalkınması ve Kooperatifçilik” (1981), “Belediyecilik Eğitimi” (Prof. Harmancı ile ortak) (1994), “Kentsel Toprak Rantının Kamuya Kazandırılması” (Prof. Keleş, Prof. C. Hrmancı, Doç. A. Mengi ve Yrd. Doç. C. Emre ile ortak araştırma yazanağı) (1999)… Görüldüğü gibi, anılan alanlar azgelişmiş ülkelerin, özellikle de Türkiye’nin en yaşamsal; tartışmaların, çatışmaların, çelişkilerin odağında yer alan toplumbilimsel, düşünsel ve ekinsel sorun alanlarıdır.

 Topluma Kişilik Kazandırılması: Halk Eğitimi

“’Kitle eğitimi’, ‘yetişkinler eğitimi’, ‘yığın eğitimi’, ‘toplum eğitimi’, ‘temel eğitim’, ‘sosyal eğitim’, ‘yaygın eğitim’ ve benzeri adlar altında girişilen halk eğitimi, yetişkinlere ve okul dışındakilere yönelmiş, düzenli, dizgeli ve örgütlü bir eğitim sürecidir” (Geray, 2002:3; ayrıca Bkz. Geray, 1974).

Halk eğitimi üzerine başat kaynak olan “Halk Eğitimi” adlı kitabında, bu alanın başlıca sorunlarını, gereklerini; halk eğitiminin ana görevleri, öğrenme açısından bireyin özellikleri, eğitim ve ekonomik gelişme, toplumsal değişme ve eğitim, halk eğitimi izlencelerinin düzenlenmesi, halk eğitiminin yöntemleri, basın yayın yoluyla halk eğitimi, halk eğitimi ve ekin sanat etkinlikleri, Türkiye’de halk eğitimi ve güncel temel sorunlar, yerel yönetimler ve halk eğitimi, insan halkları ve eğitim, çevre bilinci ve eğitim, üniversite, köy enstitüleri, halkevleri gibi önemli başlıklar altında, derinliğine irdeler.

Halk eğitiminin önemini kavramak için, Türkiye’nin, 1938’den buyana yaşadığı süreci, özellikle de son otuz yılını incelemek yeter. Türk Devrimi’nin ekinsel özü, halkın yüceltilmesine, bütün olanaklar kullanılarak kişilikli bireylerden oluşan bir ulus durumuna ulaştırılmasına dayanırken, 1938’le başlayan Osmanlı hayranı, devrim karşıtı yönetimlerin anlayışı halkın geleneklerle, alışkanlıklarla, körinançlarla, törelerle yaşatılmasına dönük olmuştur. Osmanlı denince, 624 yıl süren bu devletin halka bakışını Vahdettin’in Rauf Bey’e (Orbay) sesini yükselterek söylediği şu sözler çok açık ortaya koyar: “Rauf Bey, halk dediğin bir sürüdür. Ona bir çoban gerek. O da benim.” Bu nedenle Osmanlı’da halk eğitim kurumlarını yine kendi koşulları içinde var eder. Ahilik Teşkilatı ve yerini alan lonca sistemi bunun en önemli örnekleridir. Osmanlı’nın son döneminde, meşrutiyet yıllarında, ulusçuluk düşüncesinin güçlenmesiyle, halk eğitimiyle ilgili kurumlaşmalar başlar. Hatta halk eğitiminde büyük değeri olan dergi yayımcılığının başlangıcı biraz daha geriye gider. Türkiye’de ilk dergi 1861’de Münif Paşa’nın çıkardığı Mecmua-i Fünun’dur Zayıf da olsa benzer gelişmeler koşullarda ilerleme sağlar. Ancak, halk eğitiminde devrimin Cumhuriyet’le yapıldığı açıktır.

Alanında başyapıt olan Prof. Dr. Cevat Geray’ın Halk Eğitimi adlı kitabında ekinsel devrim ve izleyen devrim karşıtı süreçteki kurumlaşmalar şu başlıklar altında somutlaştırılır: Milli Eğitim Bakanı İsmail Safa’nın Genelgesi (1923), Eğitimin Birleştirilmesi (Tevhid-i Tedrisat) Yasası (1924), Eğitim Örgütüne İlişkin Yasa (1926), Milli Eğitim Bakanlığı içinde Halk Eğitimi Bölümünün kuruluşu (1926), Halk Derslikleri’nin kuruluşu (1927), Abece Devrimi (1928), Ulus Okulları’nın (Millet Mektepleri) kuruluşu (1928), Akşam Sanat ve Ticaret Okulları (1928), Halkevleri (1932), MEB Merkezi Örgütü ve Görevlilerine İlişkin Yasa (1933), Köy Eğitmen Kursları (1936) ve Köy Enstitüleri (1942), Birinci Milli Eğitim Şurası (1939), Dördüncü Eğitim Şurası (1949), Bakanlıklararası Temel Eğitim ve Halk Eğitimi Komisyonu (1951), Halk Eğitim Toplu Çalışması (Semineri) (1951), Halk Eğitim Sormacası (Anketi) (1952), Temel Eğitim Merkezi Kurulmasına İlişkin Yazanak (1956), VI. Milli Eğitim Şurası (1957), Eğitim Ulusal Kurulu (Milli Komisyonu) Yazanağı (1959), Er Okuma-Yazma Okulları (1959-1975), Ulusal Temel Eğitim Merkezi’nin kuruluşu (1960), Halk Eğitimi Genel Müdürlüğü’nün kuruluşu (1960), VII. Ulusal Eğitim Şurası (1962), DPT Özel Uzmanlar Kurulu çalışmaları ve halk eğitimi (1962), Ulusal Eğitim Planı hazırlığıyla görevli kurulun yazanağı (1962), Halk Eğitimi Genel Müdürlüğünün Köy İşleri Bakanlığına Bağlanması (1964), Devrimci Eğitim Şurası (1968), Halk Eğitimi Konferansı (1969), Halk Eğitimi Genel Müdürlüğünün MEB Genel Öğretim Müsteşarlığına Bağlanması (1971), DPT Yaygın Eğitim Özel Uzmanlık Kurulu Yazanağı (1971), Milli Eğitim Reformu Strateji, Eşgüdüm Kurulu Komisyonu (1971), İnsangücü Eğitimi ve Mektupla Öğretimin Halk Eğitimi Genel Müdürlüğü içinde birleştirilmesi (1972), Dokuzuncu Milli Eğitim Şurası (1974), Ulusal Eğitim Temel Yasası (1975), Türkiye’de Yaygın Eğitim Toplu Çalışması (1975), DPT Kitle Eğitimi Özel Uzmanlık Yarkurulu Yazanağı (1975), Çırak, Kalfa ve Ustalık Yasası ve Halk Eğitimi Genel Müdürlüğünün Mesleki-Teknik Öğretim Müsteşarlığına Bağlanması (1977), Demokratik Eğitim Kurultayı (1977), Okuma-Yazma Seferberliği (1981), Onuncu Milli Eğitim Şurası (1981), Onbirinci Milli Eğitim Şurası (1982), Çıraklık ve Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğü (1983), 3308 sayılı Çıraklık ve Meslek Eğitimi Yasası (1986), Onüçüncü Milli Eğitim Şurası (1990), Çıraklık ve Mesleki-Teknik Eğitim Konseyi (1990), Ondördüncü Milli Eğitim Şurası (1993), Onbeşinci Milli Eğitim Şurası (1995) (Geray, 2002: 169-189).

Bir ulusun seksen beş yılı için çok uzun sayılmayacak bu liste önemli ipuçları içeriyor. Örneğin Cumhuriyet’in kuruluş döneminde ve 1960’lı yılların başında ne kadar kalıcı ve kararlı işler yapıldığı; dışındaki dönemlerde ise havanda su dövmek türünden, hatta zaman zaman çağdaş eğitim ilkelerine aykırı işler yapıldığı görülüyor. Nüfusun büyük bölümünün kırsal kesimde yaşamasına karşın (günümüzde kâğıt üstünde yaklaşık %30’dur) 1950’den sonra köylüler halk eğitiminin öncelikli kitlesi olmaktan çıkmıştır. 1960 Devrimi bu gidişi çok kısa bir süre yavaşlatabilmiştir. Örneğin Halk Eğitimi Genel Müdürlüğünün (HEGM) iktidar ilişkilerinin etkisiyle geçirdiği değişim çok ilgi çekicidir. 1960 Devrimi’nden sonra eğitimin çok önemli bir duruma gelmesiyle, yerinde bir kararla kurulan HEGM, yine doğru bir yaklaşımla köylünün eğitimi düşünülerek 1964’te Köy İşleri Bakanlığına bağlanmıştır. Ancak 1967’den başlayarak HEGM’nin konumu sürekli değiştirilmiş (1967’de MEB’e, 1971’de MEB Genel Öğretim Müsteşarlığına, 1972’de İnsangücü Eğitimi ve Mektupla Öğretime, 1977’de Mesleki-Teknik Öğretim Müsteşarlığına bağlanır), kırsal nüfusla ilişkisi koparılmış, giderek işlevsizleştirilmiştir.

Köylüye, halka, halkın eğitimine gerçek anlamda ilgi Cumhuriyet’in ilk yıllarından öteye gidememiştir. Bu çekirdek dönem topu topu on beş yıldır. Sonraki birkaç yılda yapılan olumlu işler de kaynağını bu dönemden alır.

1949’da Elsinore’da toplanan UNESCO Halk Eğitimi Kongresinde devletlere, halk ile seçkin arasındaki ayrılığın giderilmesi görevi verilirken, Türk Devrimi’yle daha 1922-1940 arasında örnek kurumlar kurulmuş ve etkin uygulamalar yapılmış, Türk halkı uluslaşma sürecinde etkileri günümüze kadar ulaşacak şekilde eğitilmiştir (Geray, 2002: 14).

Halk eğitiminin toplumsal önemi, tartışma gerektirmeyecek kadar açıktır. Her şeyden önce demokrasi ve demokratik kurumların yapısal niteliği halk eğitimiyle ve bu eğitimin içeriğiyle, yöntemiyle doğrudan ilişkilidir. Geray bu yaşamsal ilişkiyi şöyle açıklar:

“Seçme ve seçilme hakkının geniş kitlelere tanındıktan sonra, demokrasi eğitimi, daha da önem kazanmıştır. Geniş kitlenin bu gücü en iyi, en bilinçli biçimde kullanması gerekmektedir. Ayrıca çağcıl, katılımcı demokrasi anlayışı yurttaşların yalnızca seçimden seçime oy vermenin çok ötesinde, siyasal süreçlerin her aşamasında en geniş ölçüde katılımını öngörmektedir. Fakat eğitsel düzeyinin yetersizliği nedeniyle, kitle, çoğu kez bu gücü, bu hakkı en etkili biçimde kullanmanın yollarını bilmemektedir. …Demokrasinin verimli olması, amaçlarına ulaşması, toplumun karşı karşıya bulunduğu karmaşık sorunları kavrama, bunlara ilişkin kararlar verme yeteneğine sahip seçmenlere dayanır. Seçmenleri bu düzeye getirmek için halk eğitiminin gereken çabayı göstermesi beklenmektedir” (Geray, 2002: 14,15).

Demokrasi ve parlamenter düzen, bilinç edinmiş, seçimini bu bilincin sağladığı birikime dayanarak yapan bireylerle gerçek özünü kazanır. Belirtilen süreç ancak bu yolla, halkın eğitimiyle; kentleşme, sanayileşme öncesi eşitsiz egemenlik ilişkilerinin; cemaatlerin, derebeyliğin, etnik bağımlılıkların baskısından uzak; ancak çağdaş yaşamın anlamlı kıldığı sınıfsal çıkarların gerektirdiği doğrultuda işleyebilir. Atatürk’ün önderliğinde, Türk Devrimi’nin millet mektepleriyle, halkevleriyle, o dönemde oluşturulan temeller üzerine izleyen yıllarda kurulan köy enstitüleriyle, Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti’yle (Türk tarih Kurumu), Türk Dil Kurumu’yla, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’yle, Konservatuar’la, Türk operasıyla, giderek çağdaş üniversiteyle yarattığı ulus, böylesi bir halktan oluşur. Ülkeyi yüzyıllarca karanlık içinde tutsak eden Ortaçağ zinciri böyle kırılır.

Ayrıca bu bağlamda, topluma insan hakları bilincini, her geçen an daha da büyüyen çevre sorunları karşısında duyarlılığı sağlamak yönünde halk eğitimi olmazsa olmaz koşuldur, başat zorunluluktur. Egemen sınıfların, her olanağı, halk eğitimini geriletmek yönünde kullanmalarının, bu kurumları işlevsiz kılmak, hatta ortadan kaldırmak istemelerinin nedeni de budur. Çünkü eğitilmiş insan kişiliklidir, sürü olmaz, güdülmez, özgürlüğüne düşkündür, gerekirse özgürlüğü için, eşitlik için çile çekmeyi göze alır. Üç kuruşla, sadakayla, bir koli bayat bakliyat kolisiyle satın alınamaz.

1940 yılından başlayarak ekin ve eğitim, devrim koşullarında sürdürülmek bir yana, gitgide çağdaşlıktan, bilimsellikten, akılcılıktan hızla uzaklaştırılmış, gerici, dinci bir yapıya doğru sürüklenmiştir. Oy uğruna halk dalkavukluğuyla imam-hatip, Kuran kursu önceliğinin belirlediği bir toplum amaçlanmış, “eğitimin tekliği” ilkesi ortadan kaldırılmıştır. Sekiz yıl zorunlu eğitim bile, güçlükle, birçok karşı tepki göğüslenerek başlatılabilmiştir.

Cevat Geray sözkonusu gerici süreci şöyle açıklar:

“Milli Eğitim Temel Yasası, sekiz yıllık temel eğitimden sonraki ortaöğretim için, çeşitli izlenceler (genel, teknik ve mesleksel programlar) uygulayacak olan liselerin, gençleri hem yaşama ve mesleğe hem de yükseköğretime hazırlamasını öngörmektedir. Aynı yasanın ‘Yükseköğrenime geçiş’ başlığını taşıyan maddesinde, öğrencilerin lisede öğrenim gördüğü izlenceyle ilgili bir yükseköğretim kurumuna girmesi koşulu öngörülmüştür. Bu da imam-hatip liselerinin üniversitenin her fakülte ya da yüksekokuluna giremeyeceği anlamına gelmektedir. Yasada açıkça belirtildiği gibi, imam-hatip liselerinin amacı din hizmetlerinde çalışacak görevlileri yetiştirmektir. Oysa imam-hatip liselerini bitirenlerden en çok yüzde 15’inin din hizmetlerinde, geride kalan büyük çoğunluğun, imam-hatiplikle ilgili olmayan özel ve kamusal işyerlerinde çalıştığı yapılan araştırmalardan anlaşılmaktadır. Bu liseleri bitirenlerin yükseköğrenime geçişte, alanlarına en uygun yükseköğretim kurumlarına (örneğin, ilahiyat fakültesine) girmesi yasa gereğidir.

Siyasal iktidarlar, YÖK ve 12 Eylül askeri yönetimi, imam-hatipleri genel liselerle eşdeğerli tutarak, Milli Eğitim Temel Yasası’nın değindiğimiz kuralına aykırı bir tutumla, bu liseleri bitirenlerin diledikleri yükseköğretim kurumlarına girmelerine olanak sağlanmıştır. Bugün de üniversiteye girişte, bu ayrıcalık sürmektedir.

İmam-hatiplerin harp okullarına alınmalarına ilişkin yasa önerisinin verilmiş olduğunu anımsıyoruz. Bir başka öneri de Kuran kurslarına ortaokul diploması verilmesine ilişkindi. Bunların Öğretim Birliği Yasası’nın amaçlarına ne denli aykırı olduğu açıktır.

Yükseköğrenim gördükten sonra imam-hatiplerin kaymakamlık, yargıçlık gibi mesleklere girişte yeğlendiklerini gözlemliyoruz” (Geray, 2002: 260, 261).

Toplumun her anlamda kalkınması eğitime, özellikle de yetişkinlerin eğitimine sıkı sıkıya bağlıdır. Halk eğitimiyle, toplumu oluşturan bireylerin insanlığın hızla değişen yaşam koşullarına uyum sağlamasını kolaylaştırmak amaçlanır. Bu süreç içinde bireyin kişiliği de gelişir. Yanı sıra örgün eğitimden yararlanmamış olanlara temel eğitim, yararlanmış olanlara ise tümleyici, yenileyici, eksikleri giderici eğitim verilir. Meslek ve sanat eğitimiyle, geçimlerini sürekli sağlayabilecek olanaklar yaratılır. Toplumsal sorunları çözme yönünde yaklaşımlar geliştirir. Genel kültür edindirir. Siyasal sürece katılımı kolaylaştırır, bilinçlendirir. Belirtilen amaçlara ulaşılması ölçüsünde insan haklarının varlık bulacağı, kâğıt üzerinde kalmayıp yaşanır olacağı söylenebilir. Yokluğu durumunda toplumların en büyük acıların içine düştüğü insan hakları uğrunda bir avuç aydının mücadelesiyle, tüm halkın bilinçli mücadelesi çok farklı sonuçlar verecektir. Çünkü tüm toplum aydınlaşacaktır. Bireylerin ağır yükler yüklenmelerinin önüne ancak böyle geçilebilir.

Ağır yükü göze almak denince buna en somut örneklerden biri yine Prof. Dr. Cevat Geray’ın yaşamıdır. 1980 askeri yönetiminin başlarında, yakın dostu Aziz Nesin’le ve diğer aydınlarla birlikte, baskılara ilk tepki olan “Ekmek ve Hak Dilekçesi”ni hazırlar. İlk “Demokrasi Kurultayı”nı, “Anayasa Kurultayı”nı düzenleyenler içindedir. Ekin Bilar A.Ş. ve Onbinler A.Ş. bilim ve ekin çalışmalarının etkili olmasında büyük payı vardır. 1980 askeri yönetiminin baskısına karşı Türk halkının onuru olmuşlardır. Atatürk’ün mirası yok sayılarak kapatılan Türk Dil Kurumu’nun yerine kurulan Dil Derneği’nin Kurucu Başkanıdır. Türkçeye tutkuyla, sevdayla bağlıdır. Dilimizi özenle, en doğru biçimde kullanır, böyle olunmasını ister. Daha lise yıllarında Kaynak adlı dergiyi çıkarır. Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki öğrencilik yıllarında, Kültür Kolu Başkanı olarak düzenlediği Mülkiye’nin ilk şiir gecesine Cahit Sıtkı Tarancı, Cahit Külebi, İlhan Geçer gibi önemli şairler katılır. Gecede şiirlerini sunan Cemal Süreya ve Sezai Karakoç gelecekte Türk şiirinin değerli adları olurlar.

Cevat Geray yapılan bir söyleşide şunları anlatır:

“Öğrencilik yıllarımda sanat ve kültür etkinliklerine çok zaman ayırabiliyordum. O günlerde ‘Hisar’ dergisi yazı kurulunda yer alıyordum. Yekta Güngör Özden, Jülide Gülizar, Cevdet Arslangül ve öbür arkadaşlarla ‘Bahçe’ dergisini birkaç sayı çıkardık. Nejat Tunçsiper’le birlikte, yayımına son verilmiş olan Mülkiye dergisini, bir de bilimsel dergiyi çıkarmaya başladık. Edindiğim dostluklardan özelikle Yekta Güngör Özden ile Cahit Külebi, Attila Aşut, Mustafa Şerif Onaran, Cengiz Bektaş, Sami Karaören ve Aziz Nesin adlarını saymak isterim. Ayrıca sanat dünyasından Tarık Akan, Zeki Öktem, Rutkay Aziz, Bülent Kayabaş, Gülsen Tuncer, Engin Ayça, Timur Selçuk, Tolga Çandar, Alpay Nazikioğlu bunlar arasındadır.

Öğrenciliğimde Âşık Seyrani, Enver Naci Gökşen, Mehmet Behçet Yazar gibi öğretmenlerimden aldım Türkçe sevgisini. İmar ve İskân Bakanlığındaki müsteşarlık görevim sırasında imzaya getirilen yazılardaki dil bozukluklarını ve yabancı sözcükleri düzeltmek zorunda kalınca bir genelge yayımlayarak Türkçeye özen gösterilmesi ve Türkçesi varken yabancı dil sözcüklerin kullanılmaması gerektiğini duyurdum. Dil Devrimine karşı çıkanlar yetmişli yıllarda Tercüman gazetesi çevresinde toplandılar. Atatürk’ün Türk Dil Kurumu yerine, bir dil akademisi kurulması önerisini savunuyorlardı. 12 Eylül 1980 askeri yönetimine bu görüşlerini benimsetme fırsatını buldular. Kenan Evren gittiği yerlerde dilin gelişiminin doğal gidişine bırakılması gerektiğini söylüyordu. Sonunda Anayasal ve yasal düzenlemeler yapılarak, 12 Eylül yönetimi, bir dernek konumundaki, Atatürk’ün Dil ve Tarih kurumlarını kapatma yoluna gitti. Üstelik Atatürk’ün ölüme bağlı bir istemle bu kurumlara bağladığı paraların da kurulan, devlet dairesine dönüştürülen bu kurumlara verilmesini sağlayarak, Atatürk’ün vasiyetiyle bağladığı gelirleri hazineye aktararak, büyük bir hukuksuzluk işleyerek Atatürk’ün vasiyetini de yasal düzenlemeyle değiştirme gibi bir ‘hukuk rezaleti’ne imza attılar. Dil Derneğimizin bu konuda açtığı davalardan sonuç alınamadı. Buna karşın Dil Derneği etkin bir gönüllü kuruluş olarak, amacı doğrultusunda başarıyla yaşıyor, gelişiyor.

            Üniversitelerimiz YÖK öncesine göre büyük ölçüde siyasal iktidarın güdümü altına girmiştir. Dekanlığım döneminde YÖK Yasası çıkarılması karşısında bu tehlikeyi görmüş, Fakültede bu düzenlemeye karşı çıkmıştık. Tepeden inme bir yükseköğretim dizgesi getiriliyordu. Bu yüzden 1402 Sıkıyönetim Yasası ile bizleri kapının önüne koydular. Üniversite kurulması, rektörlerin ve dekanların atanmasında giderek artan ölçüde siyasal yeğlemeler, daha sonra da İslamcılık ağır bastı. Bugünkü iktidar döneminde de ‘dindar ve kindar nesiller’ yetiştirilmesi amacıyla tüm eğitim dizgesi altüst edildi. Kısacası YÖK ile üniversite YOK olmuştur. Artık Milli Eğitim Bakanlığının adındaki ‘mili’ sözcüğü kaldırılmalı, ‘İslami’ sözcüğü konulmalıdır” (Güner, 2014).   

Halkıyla bütünleşmiş gerçek bir aydındır Geray. Gözünü budaktan sakınmaz. Dekanlık yaptığı bunalımlı yıllarda da öğrencisini polise vermemekte direnir. Polisi sınıfa sokmaz. Emniyet Müdürünün baskısı karşısında Yönetim Kurulu’nu toplar, sınavları iptal eder, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni boşaltır. “Öğrencime eziyet edilirse her türlü uğraşı veririm,” der (Küçükceylan, 2008). Efsane Dekan sanını bilgi birikiminin yanı sıra bu yanıyla da kazanır.

Geraylar işte böyle öğretmenlerdir! Şimdiki kimi “öğretim üyeleri” gibi değil. O hepimizin, öğretmenlerin öğretmeni, hocaların hocası, babacan Cevat Hoca’sıdır. Onlarca aydının yakıldığı Sivas Kıyımından kurtulur kurtulmasına ya acısı her zaman yüreğindedir. Ya Ergenekon, Silivri yıllarındaki kıyımlar… AKP ile Fethullah kıyım örgütünün el ele aydın kıyımı, asker kıyımı döneminde, Cevat Öğretmenin amcaoğlu Prof. Dr. Uçkun Geray, ilaçları verilmeyerek, günlerce sandalye üzerinde sorguda tutularak “öldürüldü.” Onu her anımsayışında gözyaşı dökerdi…   

Sevgili Cevat Geray Öğretmenimiz her zaman gençlerin destekçisi; bilimsel, toplumsal ve ekinsel çalışmaların, insan hakları mücadelesinin öncülerinden olmuştur. Onun öğrencileri, aynı zamanda dostlarıdır. Bu satırların yazarı olarak ben de bu dostluğu, baba-oğul ilişkisinin sıcaklığını yaşama şansına erişenlerdenim. Bağlamalı, türkülü muhabbetlerimizin güleç yüzüyle eşsizleşen anısını hep yaşayacağım…

Prof. Dr. Cevat Geray’ımızı 23 Temmuz 2018’de yitirdik. Onun gibi erdemli, dost, arkadaş, sevgi dolu, bilge insan bir daha gelmeyecek. Nasıl unutulur ki… Ders verdiği derslikler, Mülkiyeliler’in bahçesi, Dil Derneği’nin yayınları, dostları… bir bakmışsınız, ansızın dile gelir, anlatır onu.   

Hiç unutulmayacaksınız Cevat Öğretmenim; 2020 yılında 90 yaşındasınız!..

Kaynaklar

Adıgüzel, Şenol www.mersin.edu.tr

Cevat Geray’a Armağan”, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yay., 2001.

Geray, Cevat, “Halk Eğitiminin Kurumlaşması”, Eğitim Fakültesi Dergisi, C.7, S.1-4, 1974.

Geray, Cevat, “Halk Eğitimi”, İmaj Yay., 2002.

Güner, Günay, “Efsane Dekan Prof. Dr. Cevat Geray’la Bir Gün”, Aydınlık, 14 Eylül 2014.

Küçükceylan, Nermin, “Saygın Bir Bilim İnsanı Cevat Geray”, Patika derg. Sayı 61, 2008.

Diğer Yazılar