Kültür Bir Bütündür

Kültür Bir Bütündür

Erendiz Atasü yazdı:
“Sanat, kendini beğenmişlikle, çok bilmişlikle, hiyerarşik ve dayatmacı tavırlarla yaklaşana, kapılarını kapatır. Ona alçak gönüllülükle ve duygudaşlıkla yaklaşmak gerekir.”

Devlet Senfoni Orkestrasının  yeni binası,  geçtiğimiz günlerde, uluslararası tv kanalları aracılığıyla dosta düşmana duyurularak açıldı; dünya çapında sanatçıların katılacağı söylenen konseri izlemeye Türk halkı layık görülmedi; bizlere canlı yayında Sayın Cumhurbaşkanının konuşmasıyla yetinmek düştü; ve yayın kesildi! Sayın Cumhurbaşkanı elbette iyi dilekler  iletti; ama Cumhuriyetin müzik devrimine, ‘’kapkara jakobenlik ‘’ diye çatmaktan da kendini alamadı.

Yeni CSO Konser Salonu

Sayın Cumhurbaşkanımızın söylevi, beni uzmanlık alanım olmasa da müzik üstüne; ve genelde kültür üstün düşünmeye yöneltti.

‘’Müzik devrimi’’ nedir? Çok sesli müzik denemeleri Cumhuriyetle mi başlamıştır?  Yoo… Reformcu Osmanlı padişahları değil midir, bir saray bandosu olan Mızıka-ı Hümayun’u kurdurtan, Batılı müzisyenleri ‘’ paşa’’ ünvanıyla ödüllendirerek onlara çok sesli marşlar ısmarlayan!

Cumhuriyetin tek sesli müziği yasakladığına dair şehir efsanesinin hala ortalıkta dolaşması  hayret vericidir. Dönemin  en üst ortamı olan Cumhurbaşkanlığı sofrasından tutun, en ücra kasabadaki saz meclisine kadar her yerde alaturka icra ediliyordu. Alaturkanın eşi menendi bir daha gelmemiş ses sanatçıları Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses o dönemlerin yıldızları değil miydi? Atatürk en çok bir Rumeli türküsünü, ‘’kırmızı gülün ali var’’ı sevmez miydi? Kimi kez efkarlı efkarlı bu türküyü söylemez miydi?  Nasıl bir yasaklamadır bu! Olay sadece kısa bir süre, halkın kulağının alışması için devlet radyosunda alaturkaya yer verilmeyip çok sesli müzik yayını yapılmasından ibarettir. İşin devrim yanı ise, çok sesli müziğe yol  verebilmek  için devlet tarafından eğitim kurumlarının açılması, sanatçıların devletçe desteklenmesi, orkestraların oluşturulması vs dir;  ve elbette bu işlerin ciddiyetle, devamlılıkla, planlı programlı biçimde, emek verilerek yapılması ve liyakatli uzmanlara emanet edilmesidir.  İşte bu özelliklerdir , reformcu padişahların kısır bir özenti olmaktan öteye gidemeyen mahcup ve tereddütlü adımlarının sonuçsuzluğunun yanında, Cumhuriyetin çabasını gerçek ve verimli bir  atılıma, başarılı bir yeni-düzene, dilerseniz ‘’devrim’’e dönüştüren! 

Ülkemiz yönetiminde müziğe değin şu anda geçerli olan yorum ve tutum şu: Bir yandan CSO’nun tarihini Mızıka-ı Hümayun’la başlatıp, dünyanın en eski senfoni orkestralarından biri olduğunu iddia etmek; öte yandan  Cumhuriyet’i tek sesli müziği ihmal etmekle suçlamak! Mızıka-i Hümayun örgütlülüğü ki -sonuçta bir saray bandosudur- sonraki gelişme için elbette bir çekirdektir; ama insaf edelim, çekirdekle meyve ağacı bir midir? Bir yanıyla abartıya, diğeriyle reddiyeye dayanan bu yorum ve tutumdaki pek belirgin çelişkinin gözlerden kaçması, ancak görmek istememekle mümkündür, ya da kültüre dair edinilmiş yanlış kanılarla…

Bir ülkenin, bir toplumun, bir sınıfın gündelik yaşama alışkanlıklarının bütününe de toplumbilim ‘’kültür’’ adını veriliyor; bu çabalar da yaratıcılık talep ediyor. Ancak gündelik yaşamı aşan çabalara, kimi özel kişilerin özel çabalarıyla oluşan eserlere, tablolara, yontulara, edebiyat ürünlerine, mimariye, bestelere,vs. ‘’üst kültür’’ dersek sanırım, yanlış olmaz. Anonim sanat çağlarında da bir türküyü bir köy halkı, oturup hep birlikte bestelemiyordu; bağrı yanık, sesi güzel, kulağı ezgiye hassas birisi günün birinde bir türkü tutturuyor, derken bu türkü dilden dile dolaşıyor ve herkesin türküsü oluyordu. Topluluk, bireyin çabasını iyimser görüşle özümsüyor, kötümser görüşle çabanın üstüne oturuyordu.

Müziğin niçin özel bir önemi var? Çünkü müzik insan hayatıyla son derece iç içe .. Çocuk doğduğu andan itibaren ezgi dinliyor, ninniyle  sakinleşiyor, uyuyor; toplu halde çalışan insanlar, eziyetli fiziksel çabanın yorgunluğunu gidermek için hep birlikte hasat türküleri çağırıyorlar; askerler düşmanın üstüne  yüreklendirici marşlar söyleyerek yürüyor; aşık sevdiğine müzikle aşkını ilan ediyor, ve nihayet bu dünyadan yas türküleriyle,  ağıtlarla, Anadolumuz’da Mevlütle uğurlanıyoruz. Müzik, Homo sapiens’in sinir sistemine  doğrudan etki ediyor.

Çok sesli müzik aynı anda bir çok duyguyu bir çok düşünceyi ifade edebilir, dinleyenin duygu ve düşünce kanallarını  çoğulluğa açar. Tek sesli müzikle çok sesli müzik arasında – iyi örneklerden söz ediyorum- bir mertebe farkı, bir güzellik hiyerarşisindense- bir nitelik farkı var. Sanırım anlaşılamayan bu. Yoksa, kimi kez bir bozlağın tek bir ıstırapta yoğunlaşmış keskin ifade gücüne, pek çok duyguyu titreştiren bir sonat ulaşamayabiliyor. Arada bir hiyerarşi var zannedildiği için, garip çelişkilere düşüyoruz galiba, bir yandan vazgeçemediğimiz tek sesli müziği içgüdüsel olarak savunurken, öte yandan çok sesli müzikteki iddiamızın sonu gelmiyor.

Şu var, hayat biçimleri teknolojiyle, sosyal hadiselerle, doğa olaylarıyla  çeşitlendikçe,  insan düşüncesi çoğullaştıkça, tek sesli müzik bestelenemez oluyor, tek sesli müzik ömrünü dolduruyor; üzerinde direnilirse, ortaya niteliksiz ürünler çıkıyor. Alaturkaya  yetmiş yıldır devletçe verilen bunca öneme karşın, Münir Nurettin’den sonra niçin büyük bir alaturka bestecisinin çıkamadığı düşünülmelidir. Bu gerçek, Itri’nin, Dede Efendinin  eserlerinin güzelliğini eksiltmez; sadece bugün niye bir Dede Efendi yetişemeyeceğini açıklar. O ezgiler hala bize zevk verir, çünkü içimizde gömülü kimi insani duygulara seslenmektedirler. Ama bugünün çoğulluklar arasında sıkışmış insanı, bütün bu çeşitlilik iç dünyasına müdahale ederken duygularını, yüzyıllar öncesinin daha durgun, daha yavaş, daha tek düze  ezgileriyle  ifade edemez.  Sanat değişir, değişimlerin sebebi, sanatçıların özgünlük tutkusundansa, değişen hayatın bizzat kendisidir.

Cumhuriyet, devrimci on yıllarında, emir alan ve emre uyan, düşüncesine ipotek konmuş Osmanlı insanının tek yönlü ve tek düze ömrünü, bir çok bilgi ve olgudan haberdar, karar verebilen insanın yani ‘’irfanı hür, fikri hür, vicdanı hür’’ yurttaşın çok kanallı ömrüne yükseltmeyi hedeflediği için elbette çok sesli müziği önemsedi. Atatürk dehasıyla müzikle Homo sapiens bireyi arasındaki etkileşimi kavramıştı. Reformcu padişahlarımızın hayal bile edemediği bir şeyi…

Her sanat yapıtı, belli bir kültürel ortamda doğar ve ondan etkilenir; bu ortamın bir bölümü etnik ve dinsel kökenli olabilir, pek ala; ama sanatı bir etnisitenin, ya da dinsel grubun, ya da belli bir ulusun ya da sınıfın sınırlarına hapsedemezsiniz. Eser bir grubun malı değildir; alameti farikası da değildir. Ve İslamcıların sanat hakkında anlamak istemedikleri budur. Eser içine doğduğu ortamı aşar, aşamıyorsa sanat eseri değildir; başarısız bir denemedir, o kadar. Anonim sanat döneminde sanatçı birey nasıl yüreğini yakan şarkısını söyleyip sonra da o şarkıyı  çevresine armağan ediyor idiyse, aslında kişisel sanat döneminde de sanatçı eserini insanlığa armağan etmekte, bütün sosyal, kültürel, dönemsel farkların altında süren ortak insanlığımıza seslenmektedir. O yüzden Yaşar Kemal’in romanları sadece Çukurova  kökenlilere değil, bütün insanlığa seslenir; o yüzden büyük romancı Flaubert’in sapına kadar Fransız ‘’Madam Bovary’’si, ya da Tolstoy’un tamamen Rus ‘’Savaş ve Barış’’ı, dünyanın tüm edebiyat severlerinin baş ucu kitapları arasındadır. Dostoyevski Rus halkının bağrından çıkmış suçluları çözümlerken, aslında tüm insanlığı kapsayan suçluluk psikolojilerini incelemektedir.

Dünya kültürü, eski çağlarda, efsaneler, halk öyküleri, kervan yollarıyla bir diyardan öbürüne taşınalı beri bir bütündür, hele günümüzün iletişim ve ulaşım olanakları sayesinde etkileşim kaçanılmaz hale gelmiştir ve bu bir sakınca değil, büyük bir imkan, bir güzelliktir. Modern resim sanatının esinleri arasında Afrika masklarının ve Uzak Doğu estamplarının bulunduğu unutulmamalıdır.

Ülkemiz insanı, çok uzun yıllar, köyünün kasabasının dar çevresini ancak vatan parçaları savaşlarla kaybedilince, ya da toprak doyurmaz olunca göç yollarına düşerek, ya da askere giderken aştı; Osmanlının örgün ve yaygın eğitime 200 yıllık gecikmişliği, insanlarımızı bölgeselliklere hapsetti; böyle toplumsal alışkanlıklar kolay aşılamıyor, yüz yıl geçse bile. İnsanımızın düşünsel genişliğe ulaşabilmesi kolay değil. Ve bu alanda Cumhuriyetin emeği, çabası ve başarısı  azımsanamaz, özelikle görmezlikten gelmek istenmiyorsa.

Bedri Rahmi Eyüboğlu
Kırmızı Bacaklı İğdeli Gelin, 1954

Bölgeler arasında – yerel düşünceler, duyuşlar, imgeler , deyişler demektir bu- özlenen sentez çoktan gerçekleşmiştir aslında; Cumhuriyet devrimci on yıllarında ‘’irfanı hür, fikri hür, vicdanı hür’’ yurttaşını yetiştirmiş, onun önüne sadece ülkesinin değil, dünyanın kültür birikimine açmıştır. Cumhuriyetin yetiştirdiği yurttaşın kıymetini ne kadar bilebildiği ve ne zaman ‘’irfanı hür, fikri hür, vicdanı hür’’ vatandaş yetiştirmekten nasıl ve niçin vaz geçtiği ayrı bir konudur. Şurası bir gerçektir ki bugün hala sayıları azalmışsa da tamamen tükenmemiş olan bu yurttaş tipi gerçekten ve tamamen silinirse, Türkiye’nin sanat alanında hiçbir iddiası kalamayacaktır.

Sentez sanat alanında çoktan gerçekleşmiştir, Erol Akyavaş’ın İslami konulardan, Eren- Bedrettin Eyüboğlu çiftinin halk motiflerinden esinli tablolarında; Nazım Hikmet’in, Attilla İlhan’ın, Hilmi Yavuz’un Divan edebiyatından esinli, Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan tutun Gülten Akın’a kadar koca bir şairler kuşağının halk edebiyatından beslenmiş şiirlerinde; Yaşar Kemal’in; Murathan Mungan’ın  halk efsanelerinden ve deyişlerinden damar süren edebiyatlarında, köyün, yoksulların, işçilerin, kadınların ve azınlıkların yaşantılarını ve iç dünyalarını ülkemizin ortak bilincine yükselten romanlarda, Adnan Saygun’un ‘’Yunus Emre’’ oratoryosunda, Ferit Alnar’ın ‘’Kanun konçertosu’’nda, Fazıl Say’ın bestelerinde…. Görmek, dinlemek, okumak ve düşünmek isteyenler için…

Sanatta gelenek elbette bir kaynaktır, beslenmek ve dönüştürmek için; geleneğin sınırları içine hapsolanlar, bir zamanların değerli eserlerinin ruhsuz kopyelerini üretmekten öte geçemezler; ne kalıcı olabilirler ne de etkili.   

Sanat, kendini beğenmişlikle, çok bilmişlikle, hiyerarşik ve dayatmacı tavırlarla yaklaşana, kapılarını kapatır. Ona alçak gönüllülükle ve duygudaşlıkla yaklaşmak gerekir.  

habermerkezi
habermerkezi
ADMINISTRATOR
PROFILE

Diğer Yazılar