Vesayet

Vesayet

Günay Güner:
“Türkiye’de Türk Devriminden dolayı çıkarları, en azından ilk on beş yıl bozulanlar devrimi aşındırmaya, aşındırmak ne söz, kazımaya çalıştılar. Bu amaçla gerçekle ilgisi bulunmayan yöntemler, modeller de belirlediler. Amerikan toplumbiliminden araklama “seçkinler-seçkin olmayanlar” ayrımı, ordunun ve anayasal kurumların “demokrasiye aykırılık” savıyla, “vesayet” başlığı altında hedefe konması bilimsellik diye yutturulmaya çabalandı.”

Vesayet vasi köküyle ilgili. Arapça bir sözcük. Vasi, “Bir yetimin ya da akılca zayıf, hasta birinin malını yöneten kimse”; “Ölen bir kimsenin vasiyetini yerine getirmekle yükümlü olan kimse” diye tanımlanır sözlükte. Birilerinin diline sakız vesayet sözcüğün tanım bağlamında da ne denli uygunsuz düştüğü görülüyor. Ortada ne malı yönetilmesi gereken bir güçsüz var, ne de ölen kişi var. Bize salakların bozuk işlerini düzeltmek düşüyor.    

Türkiye’de Türk Devriminden dolayı çıkarları, en azından ilk on beş yıl bozulanlar devrimi aşındırmaya, aşındırmak ne söz, kazımaya çalıştılar. Bu amaçla gerçekle ilgisi bulunmayan yöntemler, modeller de belirlediler. Amerikan toplumbiliminden araklama “seçkinler-seçkin olmayanlar” ayrımı, ordunun ve anayasal kurumların “demokrasiye aykırılık” savıyla, “vesayet” başlığı altında hedefe konması bilimsellik diye yutturulmaya çabalandı.

Nelerdi vesayet denilenler?

Ordu (TSK) demokrasiye karışıyor savı

Ordu, Osmanlının son döneminden başlayarak teknolojik, bilimsel ilerlemelerle birlikte, toplumsal düşün ilerlemelerinin de kaynağı durumundadır. İttihat ve Terakki özellikle 2.Abdulhanit baskı yönetimine karşı özgürlüğün bayrağını açmıştır; hatalı yöntemleri bulunsa da anayasal, parlamenter (meşruti monarşi) düzenin temelini atmıştır.

Ordu Ulusal Bağımsızlık Savaşını halk ordusu niteliğiyle başarmıştır. Eşzamanlı biçimde monarşiyi yıkan ve bağımsızlığı sağlayan ordu, ilerici işlevdedir, emekçi sınıfların yararı, özgürleşmesini sağlamıştır. Devrimin ve Bağımsızlık Savaşının önderi Mustafa Kemal Atatürk askerlerden, siyaset ile ordudan birini seçmelerini istemiştir. İttihat ve Terakki’nin en benimsemediği yanı buydu. Bu haklı özeni, ordunun, devrimin, cumhuriyetin ilkeleri konusunda duyarlı, ilkelerin yanında taraf niteliğiyle de birlikte düşünmek gerekir. Belirtilen tutum son derece doğaldır. Her düzenin, diktatörlüğe varmamak üzere “baskı” mekanizması olacaktır. Önemli olan bu mekanizmanın yönüdür. Emekçilerden, insandan, toplumdan ve yeteneklerden yana mı karşı mı? Dolayısıyla faşizm mi toplumcu demokrasi mi? Her fırsatta devrim karşıtları saldırırken, ilerlemeyi, ulusun özgürlüğünü koruyan güçlerin geriletilmesi, diğer deyişle aynı devrim karşıtlarının safında işbirliğine girilmesi demektir ki ulusal özgürlükler ve bağımsızlık bir daha kazanılması çok güç biçimde zarar görecektir. Bu denli açıktır. 1950’den beri yaşananlar çok öğreticidir. Çok partili düzene elbette karşı değiliz ama ilginçtir, cumhuriyetin ilk yıllarında, 1945’e kadarki tek parti döneminde ulusun, yurdun kazandıkları, 1945’ten bugüne kadarki çok partili dönemde kazanılamadığı gibi, tersine, satılarak, içi boşaltılarak, uygulanmayarak, güçsüz düşürülerek, elden çıkarılarak yok edilmiştir.

Dinimizi yaşayamıyoruz savı

Cumhuriyetin özgürleştirici özünün başat dayanağı laikliktir. Laiklik salt din ile devlet işlerinin ayrılması değildir; laiklik gerektiğinde dinsel baskı araçlarının, devlet ve toplum aygıtına karışmasını, gerektiğinde zor gücünü de kullanarak engellemesidir. Aklın özgürlüğü buna sıkı sıkıya bağlıdır. Tersine çarpıtma günümüzde o boyuta vardı ki laiklik dinsel yapıların serbestliği diye sunulmaya başlandı.

1950 DP döneminde “siz isterseniz hilafeti de getirirsiniz” seslenişinde, Arapça ezana dönüşte, imam hatiplerin çoğaltılmasında, öğretmenin karşısına imamın konmasında (bkz. Prof. Şerif Mardin), tarikatların, cemaatlerin serbestleşerek siyaseti, toplumsal yaşamı ve kurumları belirler duruma gelmesinde, çocuklara cinsel saldırılardan, kadınların öldürülmelerine, hırsızlıklardan, hazinenin boşaltılmasından, sahte seçimlere, toplu kıyımlara kadar toplumu çürüten her tür ahlaksızlığın din sömürüsüyle doğallaştırılmasında, meşrulaştırılmasında somutlaşan yıkım tüm ülkeyi 2020’li yıllara savurdu, getirdi. 2016 yılında yaşanan Fethullah Gülen cemaati darbe girişimi dincilerin darbeler savaşıydı. Bugün “hocaefendi” değil, hidayete erilerek kâğıt üzerinde de olsa FETÖ olduğu kanısına varılan kıyım örgütüyle savaşım içinde olunduğu çok kuşkuludur. Barış Pehlivan ile Barış Terkoğlu’nun birlikte yazdıkları Metastaz ve Cendere adlı kitaplar bu gerçeğin belgeleriyle doludur.

Gericiler her zaman çok tanıdık değiller. En azından görünüş olarak. Dememiz o ki vesayet höykürüşleri altında, FETÖ’nünkiler de içinde olmak üzere, yıllarca TV kanallarını gazete köşelerini, çarşaflarını kaplayanların arasında soldan çarklı liboşlar epey bir sayı tutuyordu. Vesayetin yanına Kemalist diktatörlük, betonlanan kimlikler; özgürlükçü, dayanışmacı tarikatlar, cemaatler; hürriyetlerin anası sivil toplum, tukaka devlet; lüküs Bandırma Vapuru, Mustafa Kemal’i gözyaşlarıyla uğurlayan Vahidettin, Atatürk’ün haksızlık ederek gölgede bıraktığı Latife Hanım, yine Atatürk’ün Mekke’deki Arap sarayındakilere “gelirsem sizi pataklarım” dediği, Kürtlere söz verip sözünde durmadığı, aslında Ege’nin Yunan toprağı olduğu, Kurtuluş Savaşı denilen olayda fazla bir çatışma yaşanmadığı, resmi tarihin düzmeceliği, 1938’de Dersim’de Kızılbaşlara, 1915’te Ermenilere soykırım yapıldığı, şağka giymedi diye insanların, çarşafı çıkarmadı diye bohçacı kadının asıldığı, AKP’nin en büyük ve ilk demokrasi partisi olduğu… yalanları öyle birkaç gün değil, yıllarca halkın beynine liboşlarca da boca edildi. Onlar bugünkü diktatörlüğün mimarlarıdır. Ne anlama gelir? Demek ki halkın yoksulluğunun, çaresizliğinin, basının sahteliğinin, ekonomik çöküşün, toplumsal baskının, türbanın anaokuluna kadar inişinin, giderek salgındaki ölümlerin (ayrıntılı düşünüldüğünde demek istediğimiz çok iyi anlaşılır), mafyalı tehditlerin, gerçek basına kesilen cezaların baş sorumluları arasındadırlar. Düşün ahlakı affetmez! Yemlenecekler diye yurdu mahvettiler. Bugün iki tokat yediler diye yakınmaya hakları yoktur.

Gerçek vesayet mi arıyorsunuz, işte günümüz Türkiyesi

Günümüz Türkiyesi AKP’nin yarattığı gerçek vesayet örnekleriyle dolup taşmaktadır. Ne ki liboşlar başta olmak üzere kimseden ses duyulmamaktadır. Hele dinci, ırkçı gericilerden hiç mi hiç ses çıkmamaktadır. Oysa tekçi olmayan bir toplumsal düzende varsayalım vesayet sözkonusuysa bile yaşatılan eleştirel (tekçi olmayan) koşullarda tartışabilirsin, ayrı görüşler ortaya koyabilirsin. Ya tersi düzende?..

Orduyla başlayalım. Onyılların yaygarası neydi? TSK vesayetçidir, demokrasiye karışıyor! FETÖ (eski adıyla hocafendi iyilik melekleri öbeği), CIA’nın diğer kolu Taraf sözde gazetesi ajan provokatör sözde gazetecilerinin duygusal ve coşkulu birlikteliğiyle TSK’nin cumhuriyet konusundaki kalan duyarlığını da kozmik odalara kadar girerek yok ettikten, Silivri-Hastal mahpusunda perişan ettikten sonra 2016 yılı 15 Temmuzunda kent konsey, pardon, “yurtta sulh” konseyi oltalarını da sallayarak, (kaç Atatürkçü oltaya gelir diye düşündülerse…) tüm ülkeyi daha da kan gölüne, kan denizine çevirmeye çalıştılar. Hiçbir sıradan insanın can güvenliği yoktur. Bugün ise Türkçeyi bilmeden konuşan bir saylavın sözlerinin üzerine, mal bulmuş gibi çullananlar arasında kuvvet komutanları, Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı bulunmakta. Siyasileşmiş kurmaylar! Bu vesayet sizin için yeterli mi?

Yargıya geçelim. Vesayet demiştiniz değil mi? 12 Eylül 2010 sözde halkoylamasıyla temel insan hakları oylama konusu yapıldığı gibi oylama bile dürüst değildi. “Yetmez ama evet!” Hangi kesim dürüsttü ki?.. Bir de utanmadan “bugün de olsa yetmez ama evet diyeceklerini” söyleyebiliyorlar. Pişmanlık, özeleştiri hak getire. O günden sonra daha da tek parti ve yargı denetiminden yoksun yönlendirilmiş davalar ver işler aldı yürüdü. Hiçbir yurttaşın yargı güvenliği, adalet inancı kalmadı. Böylesini 12 Eylül 1980 faşizm günlerinde (ki askeri rejimdi, unutmayalım) bile yaşamadıklarını, o günlerde işkence gören insanlar söylüyor. Sabahın üçlerinde evlerinden insanlar, twit attı diye alınıyor, dava üstüne dava açılıyor. Tabii hiçbirini eleştirel twit atan insanlar kazanamıyor. Bu vesayet sizin için yeterli mi liboş vesayet avcıları?

Diyanet İşleri Başkanlığı adeta şeyhülislamlık kurumu. Her işin icazeti oradan “alınıyor.” Başkanı, cübbesini, kavuğunu hiç çıkarmıyor. Beyefendi, eşcinselleri hedef gösterir, Atatürk’e lanet okur, lüküs arabaya binmesi eleştirilince araba yerine küplere biner, Diyanet Vakfında iç edilen milyonlardan bir haber vermez ama Vakfa dokunan yanar, diye hıçkırır, hiçbir Cuma hutbesinde devlet malına, hırsızlığa ilişkin tek satır geçirmez, kılıçla dolaşır… Bu vesayet sizin için yeterli mi? Duyamadım?..

Başyüce isteseniz de istemeseniz de diye başlayan ve sürüp giden tümcelerle haykırmakta; İstanbul’a kanal yapacağım, kimseye sormayacağım, bu benim çılgınlığım, tez kanallansın diyesi buyruklar salmaktaymış. Beğenmediği seçimi “tez tekrar edülsün” buyruğuyla baştan aldururmuş…

Basına gelelim. Gerçek basın diye kala kala dört gazeteyle dört de TV kanalı kaldı. Gerisi boş kürsü, mikrofon yayımlabilen ama bakan istifasını yayımlayamayan üstün gazetecilerin yayınları. Kalan gerçeklerine ne yapılıyor dersiniz? Sayıştay raporlarından, benim gasp ettiğim kamu arsasından, Abdulhamit amcamdan haber yapamazsın. Yassak hemşerim, buyrukları verilerek, uymadıkları için de dünyanın cezası kesiliyor. Bu gidişle gerçek basın kapanıp çöksün istiyorlar. Bu vesayet sizin için yeterli mi Tatlısu demokratları?..

Yoksa daha sürdürelim mi? Ben yoruldum ama siz bir türlü gerçeğe ve iyi niyet bölgesine gelemediniz.

Diğer Yazılar