Atatürk’ü Doğru Kitaplarla Okumak

Atatürk’ü Doğru Kitaplarla Okumak

Ömer Atagenç yazdı:
“Mustafa Kemal’in mirasını layıkıyla sahiplenmenin tek yolu O’nun koyduğu çıtayı aşağı çekmemekle başlar. En O’nun kadar iyi okuyucu olmadan, O’nun gibi meraklı ve üretken olmadan anma günlerini yas gününden öteye taşıyamayacağımız çok belli değil mi?”

Türk yayıncılık sektöründe bugüne kadar üzerine en fazla kitap yazılan kişilerin başında Atatürk’ün geldiğini hepimiz biliyoruz. Bu kitapların sayısı o kadar fazla ki Atatürk üzerine yazılan kitaplara dair bir enflasyondan da bahsetmek yanlış olmayacak.

Üzerine bu kadar çok kitap yazılıyor olması iyi hoş ama bu kadar kitabın kaç tanesi O’nu gerçekten anmaya ve anlamaya yeterli? Bunun gerçek bir muhasebesini yapıyor muyuz yoksa bir kitabın üzerinde Atatürk resmi görmekten mutlu olduğumuz için bu konunun üzerine duygusal reflekslerle örtüyor muyuz?

Şu soruyu duyar gibiyim: “İslamcı bir karşıdevrim iktidarında Atatürk ile kitap yazılıyor olmasından rahatsız mısın?”… Hatta daha da geniş kapsamlı ve daha önce de burada sormuş olduğum “Şimdi sırası mı?

Bugünün Türkiyesi’nde Atatürk üzerine çalışma yapılıyor olmasından elbette rahatsız değilim. Rahatsızlığım yaşanan bu kitap enflasyonuna karşılık olarak niteliğin artmaması aksine birbirine benzeyen ve yeni hiçbir şey söylemeyen çok sayıda kitaba harcanan emek ve kaynak israfı… Biz eğer bu memleketin “aydınlanma” neferiysek bu devrimin önderine dair metinlerin de bu aydınlanmaya hizmet etmesi gerekir, onu sığ bir biçimde tekrar etmesi değil. Yazılan kitapların ya henüz incelenmemiş kaynaklarla zenginleştirilmesi ya da mevcut kaynakların yeni kuramsal ve yöntemsel gerçekliklerle güncel bir biçimde yorumlanması gerekir. Bunu kaç kitapta gördünüz?

Atatürkçülerin bugün en büyük şanssızlıklarından biri Atatürk’e dair en nitelikli metinlerin yazarlarının bugün aramızda olmamasıdır. Bu cümleyi hiç de acele ederek söylemedim, yıllardır gayet soğukkanlı bir şekilde bu cümleden hareket ederek çalışmaya devam ediyorum. Bu cümle bugün yazılanları toptan yok saymıyor ancak terazinin kefelerinde geçmiş dönemin eserleri çok daha ağır basıyor.

Şevket Süreyya’dan Falih Rıfkı’ya, İlhan Selçuk’tan Cavit Orhan Tütengil’e, Bülent Tanör’den Ceyhun Atuf Kansu’ya kadar geçmişin birikimini bağrında saklayan muazzam bir kaynak zenginliğine sahibiz. Bu kitapların çoğunun yeni baskısını bulmak maalesef çok zor…Ancak olanlarda da bizim gözümüz pek yok… Köşeyazılarından bozma duygusal metinler ve basit cümlelerle manevi doygunluğa ulaşmakla yetinmeyi kendimize görev bildik. Halbuki Mustafa Kemal’in mirası bir “bilim” mirası ise O’nu daha yakından tanıyacak, daha iyi anlayacak ve daha iyi yorumlayacak zihinlere ve fikirlere ihtiyacımız olduğu gerçeğini hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamız gerekir.

Mustafa Kemal hala düşünülmeyi ve konuşulmayı bekliyor. O’nun üzerine yazılan zengin bir literatür hala okurların ilgi alanına girmeyi bekliyor. Telgrafhane’nin tekil çabası sayesinde Oktay Akbal, Hıfzı Veldet Velidedoğlu ve Ceyhun Atuf Kansu Atatürkçülerle buluştu. Bu önemli adımın devamının gelmesi ilgimizi popüler olandan asıl kaynaklara çevirebilmekle mümkündür.

Sadece sağdan soldan kaynakların alıntıları ile derlenmiş, yeni hiçbir şey söylemeyen, pek çoğu 12 Eylül faşizminin gölgesinde kaleme alınmış kitapların ağına takılmak, bunlara hak ettiğinden fazla önem atfetmek, sahaf raflarında çürüyen doğru kitapları saklandığı yere mahkum ediyor. Aydınların, gazetecilerin, akademisyenlerin de büyük bir bölümünün popüler ve hayatta olana dair ilgisi kitlelerin de doğru metinlerle buluşmasını büyük ölçüde engelliyor.

Düşünsel olarak zaten ciddi bir gerileme çağındayız. Gündelik krizlerle aklımızı tembelleştirdiğimiz bu dönemde dümen kimin elindeyse ondan hareket bekleyen bir edilgenliğe teslim olduk. Kamusal alanda statü sahiplerinin Atatürk üzerine yaptığı ya da yapacağı anlatıları dinlemekten daha çok keyif alıyoruz. Okuduğumuz kitaplar da bu gerçeği büyük ölçüde yansıtıyor. Zihni çok yormadan edinilen özet bilgilerle bir ideoloji takip etmenin mümkün olduğuna inanacak kadar açtık bilimle aramızdaki mesafeyi…

Tarihi tekerleri geriye dönerken bugünün üretimi de aynı istikamette geriye doğru gidiyor. İsmi lazım değil ama herkesin malumu bir köşe yazarının kitabı sadece bir sitede 10bine yaklaşırken Milli Mücadele tarihinin kült isimlerinden Sabahattin Selek 50’yi bile görmüş değil… Şevket Süreyya’yı neredeyse herkes unuttu, Tarık Zafer ve Hıfzı Veldet gibi iki başlangıç noktası olacak kadar kıymetli isimler sohbetlerde dahi geçmiyor… Her sene mezarlarına çiçekler taşıdığımız “devrim şehitleri” sadece öldüğü gün kadar kıymetli…

Son yıllarda nispeten daha genç kuşak içinde Taylan Özbay’ın iki önemli çalışmasını burada bir kez daha zikretmek istiyorum. Atatürkçülüğün Kurtuluş Savaşı da Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü de Atatürk’ü özellikle de genç kuşakların anlayabilmesi için anahtar niteliğinde titiz bir çabanın ürünüdür. Ancak böylesi kitapların sayısı artabilirse çıtayı aşağı indirmeden yolumuza devam edebileceğiz…

Okumak istedikten sonra isim de çok kitap da…

Önemli olan bugünün yeni isimlerini yaratabilmek, bu işi bireysel ticari kaygılarıyla yürütmeyen yazarlar bulabilmek, hiçbir kaygı duymadan tüm nesnelliği ile konuya yaklaşabilen metinlere temas edebilmek…

Mustafa Kemal’in mirasını layıkıyla sahiplenmenin tek yolu O’nun koyduğu çıtayı aşağı çekmemekle başlar. En O’nun kadar iyi okuyucu olmadan, O’nun gibi meraklı ve üretken olmadan anma günlerini yas gününden öteye taşıyamayacağımız çok belli değil mi?

Diğer Yazılar