Neden Acı Çekerek Öğreniyoruz?

Neden Acı Çekerek Öğreniyoruz?

Kâmuran Şems yazdı:
“Geçenlerde BBC eski üst düzey yöneticilerinden, natüralist David Attenborough’un biyografisini de kapsayan, dünyadaki yağmur ormanların katledilişini belgeleyen bir TV programı izledim. Görüntülerin güzelliği, verilen dataların çarpıcılığı karşısında bir ara ağzımı kelimenin tam anlamıyla açık buldum. Örneğin bu TV programı bir ders olamaz mı?”

Bir dost sohbetinde imtihan kelimesinin zorluk, zahmet çekme manasına gelen bir takım kelimelerden türediğini konuşuyorduk. Hala daha rüyalarında sınav stresi yaşayan biri olarak bu konuya değinmeye karar verdim. Çalışkan bir öğrenci değildim. Bugünün tabiriyle butik bir ilkokulda okudum. Nispeten eğlenceli ve özgür bir ilköğretim oldu. O zamanlar da Anadolu Liseleri ve özel okullar sınavları vardı, şimdilere her sene adı değişen ve bir türlü öğrenemedim, OGS, HGS diyesim gelen sınavların bir türü olarak.

Neyse ilk sınavıma gireceğim sene 11 yaşındayım, sınav günü tutturdum girmeyeceğim diye. Vaktiyle Trabzon’da ilkokul öğretmenliği yapan amcam “ Sınava gir, kazanamazsan istemiyordum dersin. Kazanırsan başarabildiğini göstermiş olursun” demişti. İşte o an rahatlayıp, bayramlık elbisemi giyip koşa koşa sınava gitmiştim. İyi kötü bir dereceyle sınavı kazanıp mezun olduğum liseye girmeyi başardım.

Sonra orta öğretim ve lise döneminde nedense yine bilgiye kapanmış, yaramazlık peşinde koşan, haylaz ve sınavlardan nefret eden bir öğrenci olarak eğitim hayatıma devam ettim. Sınav nefretimi pekiştiren sebeplerden biri dil hocamızın üşenmeden en düşük nottan en yüksek not sıralamasına göre kağıtları hazırlaması, sınav sonuçlarını sınıfta  yüksek sesle okuyarak herkesin notunu ifşa etmesidir. Çok gıcık olurdum bu davranışa.

Sırf otorite olarak kabul edildiği için bir “hoca”nın, çocuk da olsa, kişinin paylaşmak istemediği başarısını/başarısızlığını uluorta malzeme yapması kabul edilemez bir durum. Bir de eğitim adı altında!

Eğitim, öğretim zor mesele. Pedagojik bir alan, bir bilim, çocuk ve ergenleri zorlu hayat koşullarına hazırlama sanatı, belki de en değerli sosyal rol. İnsanın hayatı boyunca en karmaşık döneminin ergenlik olduğu biliniyor. Dolayısıyla eğitmenlik değerli olmanın ötesinde en önemli sosyal rol.

Eğitmenlik önemli evet ama müfredat önemsiz mi ?

Orta öğretim yaklaşık 2100 gün sürüyor, her gün sekiz saat ders yapılıyor; bir hesapla  ortalama 16800 saatimiz orta öğretimle geçiyor.

Herhalde 1000 saat kadar biyoloji görmüşümdür, hatırımda kalanlar:  Üreme, mutasyon, sembiyozis ve doğal seleksiyon.

Keza matematikten kalanlar dört işlem, oran/orantı ve geometri. Tüm dersleri saymaya gerek yok, özetle onca saattin sonunda geriye kalan ezberlenmiş tonla bilgi işlemcinin çöp kutusunda. Maalesef geri dönüşemeyen çöpler kategorisinde.

Şiddetli bir dolu gibi yağan bilgilerin ne kadar “ezberlendiğini” görmek için yapılan imtihanlar.

Mantık, akıl yürütme, keşif, muhakeme, kanıtlama gibi metotlar yerine dimağı açık genç kuşağı sorgusuz sualsiz bilgiye boğmak. Yaşam boyunca sık kullanmadığımız, gereksiz tonlarca yük bindirmek.

Neden?

Üstüne bu hudutsuz bilgi yığınından imtihanla seviye belirlemek. Kuşkusuz acı çekmeden, zahmet etmeden hayatı öğrenmek çok zor; ama niçin en güzel çağlarımızı, sıkıcı bir sistem içerisinde, ıkına sıkına öğrenme stresiyle geçiriyoruz?

Bunun daha zevkli bir yolu yok mu?

Geçenlerde BBC eski üst düzey yöneticilerinden, natüralist David Attenborough’un biyografisini de kapsayan, dünyadaki yağmur ormanların katledilişini belgeleyen bir TV programı izledim. Görüntülerin güzelliği, verilen dataların çarpıcılığı karşısında bir ara ağzımı kelimenin tam anlamıyla açık buldum. Örneğin bu TV programı bir ders olamaz mı?

Narnia Günlükleri sınıfta yüksek sesle okuma için eğlenceli bir seçim değil mi? Örnekler çoğaltılabilir, pedagojiye uygun olarak elbette.

Bu önerilerim ütopik bir yaklaşım veya basite indirgeme olarak görülebilir. Zorluklara katlanmadan, hazırlopçuluk yaparak başarıya ender olarak insanın başına gelir, kabul ediyorum. Hatta bunu çok güzel anlatan İngilizce bir deyiş vardır: No pain no gain, acı yoksa kazanç da yok.

Doğrudur, ama öğrenmek acı çekerek, zorlukla olmamalı. Zorla güzellik olmaz değil mi?

Teyzem ve arkadaşları anayasa çalışırken kulak misafiri olan bendeniz, yatağa götürülürken itiraz hakkımı anayasa temellerine dayandırarak “beni yatıramazsın anayasal haklarıma aykırı” derken üç yaşındaymışım.

Orta öğretim yıllarımda yaratılan rekabet ve sevimsiz eğitim metotları yüzünden zehirlenen varoluşumu bugünlerde üç yaşımdaki haline döndürüp, başarısız damgasını yediğim lise yıllarımın izini silip, zihnime format atıyorum.

Ve ivedi olarak eğitim sisteminin haksız rekabetten uzak, paralel eğitimden kurtulmuş (dershaneler, özel dersler vs), yapıcı ve olumlu telkinler içeren çağdaş bir yapıya kavuşmasını diliyorum.

Diğer Yazılar