Benim için 10 Ekim’in Anlamı!

Benim için 10 Ekim’in Anlamı!

Yüksel Işık yazdı:
“Beş yıl önceydi; katiller, bombayı patlatmış, 104 kişi canını almışlardı.
Biliyorum; bu yazıyı okuduğunuzda bir an için 104’ün 103’ten sonra gelen bir rakam olduğu sanrısı geçecek gözünüzün önünden!
Ne olur, öyle bakmayın; buradaki 104 bir rakam değil; birbirinden farklılıkları olan 104 candan bahsediyorum.”

Beş yıl önceydi; katiller, bombayı patlatmış, 104 kişi canını almışlardı.

Biliyorum; bu yazıyı okuduğunuzda bir an için 104’ün 103’ten sonra gelen bir rakam olduğu sanrısı geçecek gözünüzün önünden!

Ne olur, öyle bakmayın; buradaki 104 bir rakam değil; birbirinden farklılıkları olan 104 candan bahsediyorum.

Aralarında, öğretmeninin, “o gülen yeşil gözlerin artık dersleri izleyemeyecek, okuyamayacak, yazamayacak” dediği dokuz yaşındaki Veysel de vardı.

O 104 kişinin içinde bulunan Gülhan ve Yılmaz Elmascan daha bir yıl önce evlenmişlerdi.

Malatyalı Gülbahar Aydeniz de vardı aralarında; Eren Akın da.

Bel fıtığı ameliyatı için Karaman’dan Ankara’ya gelen Dilaver Karharman da o 104 kişiden biriydi.

Yaşanmış, yaşanacak yahut yaşanmakta olan; umutlar, sevinçler, kaygılar taşıyan 104 kişi.

O gün, o bombayla canlarından olmuşlardı.

Görüntüler korkunçtu.

GÖKYÜZÜNÜ ÖZLEME HAKKI!

Şimdi hatırlıyorum da, o gözüme ilk çarpan şey, “ne de çok özlemişiz gökyüzüne kansız bakmayı” sözlerini taşıyan döviz olmuştu.

O karanlık el, her kimin eliyse çocukların gökyüzüne kansız bakmasını istememiş; Ankara’yı kana bulamışlardı.

O katliamın öncesinde de, sonrasında da pek çok katliam yaptıklarını ne yazık ki biliyoruz.

Katillerin katliamdan önce alana geldikleri taksiye verdikleri paranın üstünü alacak kadar çok rahat oldukları açıklanmış; miting alanına da elini kolunu sallayarak girmişler.

Halbuki o zaman da, bugün de, herhangi bir hak talebi için eylem yapmak isteyen insanların, nicelikleri ne olursa olsun, karşısına anında onlarca polisin çıktığı bir şehirdir Ankara.

Hiç kuşkusuz, hak talebinde bulunmak nasıl bir haksa güvenlik önlemi almak da bir o kadar kamusal görevdir.

10 Ekim’de yeterli güvenlik önlemi alınmadığı o kadar belliydi ki!

 “Toplumsal olaylar sırasında güvenlik önlemi alınmaz mı?” diye sorabilirsiniz.

Bu ülkenin katliamcılık geleneğini sorunuzu boğazına tıkar.

1 Mayıs 1977 katliamında da öyle olmuştu; Çorum’da, Maraş’ta ve elbette Madımak’ta da!

“Öyle zamanların ruhu” ister ki kitlesel olarak korkup sinelim; evlerimize kapanıp, “üç maymunu” oynayalım.

Hala direnen varsa onları da, tıpkı Ankara Garında olduğu gibi bombalamaları da bu yüzen!

KORKU İKLİMİNE KARŞI UMUT İKLİMİ!

Katliamın öncesinde 7 Haziran seçimleri yapılmış; yarattığı “umut iklimi”, küresel sermayenin yerel aktörlerini rahatsız etmişti.

O “rahatsızlığın” ilk işareti, önce Suruç’ta gencecik çocukların üzerine bomba atılmasıyla verilmiş; sonra da Ceylanpınar’da iki polis, durup dururken evlerinde öldürülmüştü.

Ankara’dan Gaziantep’e, İstanbul’dan Diyarbakır’a, Beşiktaş’tan Kayseri’ye her yerin bombalanması, o “rahatsız aktörlerin” tahkimat yaptığına işaretti.

Maksatları “korku iklimi”ni hakim kılmaktı.

Ne yazık ki o katliamdan sonra Türkiye, “beyaz toros”larla tehdit edilmiş “korku iklimi” hakim kılınmıştı.

Oysa “korkunun ecele faydası yok”tu.

Korku iklimini hakim kılmak isteyen senaristler de, o senaryolarda “rol alan” aktörler de biliyor ki bu süreçte onlar kadar bizim de suçumuz var.

Zaten Nazım da, “Dünyanın En Tuhaf Mahluku” şiiriyle toplumsal ruh halimizi özetlemişti:

“Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!”

Mesele budur ve meselenin farkına varıp, “cesaretin de bulaşıcı”  olduğunu göstermektir, “bizi kurtaracak olan”.

Bu ülke, her türlü baskı ve sindirmeye rağmen yan yana durmanın ne kadar önemli olduğunu 31 Mart’ta gösterdi.

31 Mart’ta “yenilmez” denilenler yenildi; “verilmez” denilen şehirler alındı.

Ve 31 Mart gösterdi ki farklılıklarımızla birlikte ve yan yana durulduğu, kararlı ve cesur olunduğu sürece demokratik bir içeriğe kavuşturulmuş parlamenter sistemi kurmak mümkün ve gereklidir.

Benim için 10 Ekim’in anlamı budur ve yaşasalardı 9 yaşındaki Muhammet Veysel dahil 104 kişi de bunu isterdi.

NOT: Bu yazı, 2015’de ve 2016’da 10 Ekim için yazdıklarımdan esinlenerek yazılmıştır.

Diğer Yazılar