Altmış Beş Yaş Üstü Bir Yurttaşın Düşünceleri…

Altmış Beş Yaş Üstü Bir Yurttaşın Düşünceleri…

Erendiz Atasü yazdı:
“İnsanı yaşama gücü veren yakın ya da uzak gelecekteki amaçlardır. Yaşlı insanlar olarak uzak geleceğimiz zaten yok, yakın geleceğimize de salgın ipotek koydu. İnanın bu acıyı derinden hissediyorum; ama daha yolun başındaki gençlerin hayatlarındaki ipoteği de içimde hissediyor ve yakınma hakkını kendimde bulamıyorum.”

Düzeni bozuk bir ülkenin yurttaşları olarak güncele yoğunlaşmış yaşamaya alışmıştık… Galiba, ilgili bilimsel çevrelerin dışında,  dünyada ne bir ülke, ne bir kurum ne de herhangi bir kişi böyle bir pandemiye hazırlıklıydı; ne maddeten ne psikolojik olarak. Oysa, Aids ile başlayan, Sars, Ebola, Mers salgınlarıyla gelişen sürecin pandemiye yönelmesini beklemek için yakın geçmişe bakmak yeterliydi. Bilimciler, yıllardır uyarıyordu, hayvanların doğal yaşama alanlarının mahvedilmesi, doğal konakçıları olan virüslerin başka canlı türlerine atlayıp hastalık etkeni haline geçmesine yol açacak, diye. Hükümetler ve iş çevreleri kös dinlediler. Öngörüler, virüs salgınlarını konu alan distopik edebiyat ve sinema yapıtlarında yankıladı sadece. İnsanlığın yaşadığı gezegene ne denli yabancılaştığı çıktı ortaya!

Bu yabancılığı had safhada  yaşayan ülkemin insanlarına, özellikle bencileyin yaşlı aydınlarına başka bir eleştiri yöneltmek istiyorum. Olağanüstü tarihsel dönemlerin dışında, halkların, bireylerin davranışlarında beliren kimi alışkanlıkları vardır, gibi gelir bana. Aydınlar da bu alışkanlıkların pek dışında değildir. Örneğin, bizler, üretken olmayan öfkelere eğilimliyiz; kendimizi başkalarının yerine koyabilmekte, onların durumunu anlayabilmekte pek de başarılı değiliz; aceleci izlenimlerle bir takım kararlara varıyoruz; çok alınganız.

Salgın  döneminde evlerinde oturan biz yaşlılar, canları ve sağlıkları pahasına virüsle mücadele eden hekimlerin, eczacıların, hemşirelerin, hastane personelinin, bütün bir sağlık çalışanlarının neler yaşadığını yeterince düşünebildik, hayal edebildik mi, içimizde hissedebildik mi? Buradan tüm sağlıkçılara, hepsine en içten teşekkürlerimi sunmak isterim. Türkiye’yi yönetenlere,  sağlık personelinin  bu fedakarlığını ödüllendirmesi için bir talepte bulunuyor muyuz?

Bizler,  yaşamımızın kısıtlanmasından sürekli yakınırken,  başımıza bir hal gelirse, bize bakamayacak ve hatta bizi gömemeyecek çocuklarımıza yaşamları boyunca onları terk etmeyecek bir kalp sızısı bırakacağımızın ne derece farkındaydık?

Virüs sınıf ayrımı yapmıyor ama toplumsal  koşullar yapıyor! Şehrin şanssız mahallelerinde, umreciler döndükten sonra patlayan vakaları hepimiz duyduk. Daha şanslı semtlerde, daha ferah evlerde yaşayan biz orta sınıfların aydınları, her halde daha dar mekanlarda daha kalabalık insan gruplarının yaşadığı mahallelerdeki koşulların yetersizliğinin ve yaşlılara tam bir  koruma sağlanamayacağının farkındaydık; ama çalışan evladından  ya da torununda virüs kapan yaşlının serbestçe dolaşırsa, daha kaç kişiyi enfekte edebileceğini ve oralardaki vefat sayılarının yükselebileceğini hesaplıyor muyduk, bir kişi 16 kişiyi hasta edebilirken? Salgınlar bireylerin ne politik tutumundan, ne bilgi ve beceri düzeyinden etkilenir; her salgının kendini doğuran etmenin özelliklerine bağlı olarak bir yayılma hızı, bir salınımı vardır. Salgınlar siyasetçileri ve patronları  dinlemedikleri gibi, aydınları da dinlemezler.

Dünyadaki çıplak durum şu: Kapitalist sistem kararını verdi : Ölen ölür kalan sağlar bizimdir! Avrupa’ da, özelleştirmenin emrindeki hükumetler tarafından, kırk yıl önce iyi işleyen sağlık sosyalizasyonuna yıllardır ihanet edilmesi, salgının yükselme dönemini trajik hale getirdi; ve kurbanlar virüse dayanıksız yaşlılar oldu. Hiç bir devlet vatandaşına ‘’Sen artık üretken değilsin, seni gözden çıkartım’’ diyemez, demez! Bu iş, yaptıkları fedakarlık yetmezmiş gibi sağlıkçıların üstüne kalır. Yaşamaya henüz doyamamış genç insanı kurtarmaya çalışacakladır, ister istemez. Yaşlılara ‘’evde otur’’ talimatının gerçek anlamı, ‘’Sen ihtiyarsın, beceriksizsin, kendini idare edemiyorsun, köşene çekil’’ değildir; ‘’Hastalanırsan sana bakamam’’ dır! Öfkemizi, yıllardır sağlık sistemini adım adım mahvedenlere yöneltip; enerjimiz varsa eğer, anayasasında hala ‘’sosyal devlet’’ yazan ülkemizde  sağlığın yeniden sosyalleşmesi için harcayalım.

Üç aya yakın bir süredir, sadece iki insanın – o da arada sırada- yüzünü görerek yaşadım. Özellikle isim belleğimdeki zayıflamanın farkındayım. Yetmiş yaş üstü olarak  her an başka bir rahatsızlığa uğrayacağımın da bilincindeyim. Çok mu memnundum? Değildim.  Türkiye’yi yönetenleri bu süreçte başarılı mı buluyorum? Hiçbir konuda başarılı bulmuyorum. Ama çıplak durumu görebildiğim için gücüm yettiğince dayanmaya çalıştım ve çalışıyorum. İnsanı yaşama gücü veren yakın ya da uzak gelecekteki amaçlardır. Yaşlı insanlar olarak uzak geleceğimiz zaten yok, yakın geleceğimize de salgın ipotek koydu. İnanın bu acıyı derinden hissediyorum; ama daha yolun başındaki gençlerin hayatlarındaki ipoteği de içimde hissediyor ve yakınma hakkını kendimde bulamıyorum.

Sosyal hayatın kısıtlanması bize kendi içimize bakabilecek  zamanı tanır. Biz halk olarak, bireyin kendiyle yüzleşmesinden ürkeriz. Oysa kendiyle yüzleşmek, yalnızlığımızda  başkalarının acılarıyla da yüzleşme ve onlarla özdeşleşme kapısını açar bize. Sevdiklerimden uzak yaşadığım günlerde, politik görüşlerinden dolayı yurt dışına çıkmak zorunda kalanların yakınlarını düşündüm; ve  onların hasret acısını ilk kez tam olarak idrak ettim…

Salgın bitmedi, dostlar… Hayatta kalmaya bakın.

Erendiz Atasü-Emekli Ecz. Prof.

habermerkezi
habermerkezi
ADMINISTRATOR
PROFILE

Diğer Yazılar