Teşrifatçı

Teşrifatçı

Süleyman Kalman yazdı:
“İnsanlarla birlikte, meslekler de geçiyordu yaşantımızdan. Bazen iz bırakıyor, bazen de hiç farketmediğiniz bir iz, ansızın bir yerlerden çıkıveriyordu.”

Eskiden sinemalarda seanslara göre değil de, bileti aldığın anda filme girerdin. Genellikle de, sinemaların kapısında iki film, hatta üç film devamlı yazardı.

Sinema salonuna filmin başında, ortasında ya da sonunda girmen tesadüfe kalmıştı.

Bizim ilkokulun karşısında da, bayram gelse de harçlıklarımızı toplayıp gitsek diye renkli afişlerine hevesle baktığımız bir sinema vardı.

Tutulan, sevilen, çok sevilen filmlere bilmemkaçıncı zafer haftasını oynatırdı bu sinemalar. Belleğimde kalan o yılların siyasi atmosferinde zafer haftası rekorlarını kıran iki film, “Sürü” ve “Maden”di. Bunlar sonradan da Türk sinemasının yüzakı filmler olarak tarihteki yerlerini aldılar.

Televizyonun aileler için dönemin zorlu ekonomik koşullarında ve karışık siyasi ortamında tek eğlence kaynağı olmasının karşısında sinema yine de renkli dünyalara açılan en önemli seçeneklerden biriydi.

Biz, ara sıra gitme olanağı bulduğumuz sinemada en çok Cüneyt Arkın filmlerini tercih eder, onun bütün kötüleri neredeyse tek elle yok etmesini, hayranlıkla seyredip, film arasında da sinemanın, tepesinde “dışarıdan yiyecek, içecek getirmek yasaktır” yazılı perdesinin önünde, onun filmde yaptığı karate, judo hareketlerini birbirimizin üzerinde denerdik.

Bu seans, saat vs. takmadan girilen sinema salonlarında, sizi ilk karşılayan elinde bir fener olan teşrifatçılar olurdu. Bu teşrifatçılar da, çoğunluğun korkulu rüyasıydı. Çünkü, daha salona adım atar atmaz, bahşişlerini beklerler, çoğunlukla da verilen bahşişi beğenmez, hır çıkarırlardı.Yani filmi gönül rahatlığı ile seyretmeden önce “teşrifatçı” barajını geçmeniz gerekirdi.

Sınıfımızda, sessiz, topluca, ufak-tefek, al yanaklı, sene başında herkesin giyip hiç çıkarmadığı kolları ve dirsekleri yıpranmış ceketlerinin tersine, açık renk montuyla hatırladığım, ismi bir hayli iddialı (Aslan) bir arkadaşımız vardı.

Çoğunlukla sakin tabiatlı bir çocukken, türlü vesilelerle sinema muhabbeti açılıp da, konu teşrifatçılara gelip, herkes onlara verip, veriştirdiğinde adı gibi aslan kesilir ve “Oğlum, siz bilmiyorsunuz, o adamların tek kazancı o bahşişler” diye çıkışırdı. Sonradan öğrendik ki, okulun karşısındaki sinemanın teşrifatçısı onun babasıydı. Bu itirafı da, bir iftirayı temizlemenin gerekliliğiyle, utangaç ama artık taşmış bir sabrın bitimindeki hırçınlıkla dile getirirdi.

O yıllarda bir aile reisinin sadece o bahşişlerle ev idare etmesinin olanağı var mıydı, bilinmez ama Aslan bizim çocukluktan gençliğe geçişte yavaş yavaş ülke gerçekleriyle tanışan ufkumuzda bir acıma, bir merhamet ve empati duygusu yaratmayı başarıp, önyargılarımızı kırmıştı.

Bugün, alışveriş merkezlerinde, o zamanlardaki çocuk aklımızın hayal dahi edemeyeceği fiyatlarda ve mutlaka pahalı patlamış mısır menülerinin eklendiği (kakalandığı) sinema biletlerini alırken, artık teşrifatçıları görmüyoruz.

Pek sevilmeyen ve ardlarındaki gerçek hikâyeleri bilinmeyen bu meslek de, birçokları gibi sisli hatıralara karıştı.

İnsanlarla birlikte, meslekler de geçiyordu yaşantımızdan. Bazen iz bırakıyor, bazen de hiç farketmediğiniz bir iz, ansızın bir yerlerden çıkıveriyordu.

Sonra, birdenbire sessiz, tombul bir çocuk geliyordu aklınıza, “teşrifatçılık da hatıralara karıştı, acaba o ne oldu, yazgısını değiştirebildi mi, şimdi nerelerdedir” diye düşünüyordunuz.

Diğer Yazılar