“Türkiye’de Burjuva Düzenin Kuruluş Biçimi”ne Eleştirel Bir Yaklaşım

“Türkiye’de Burjuva Düzenin Kuruluş Biçimi”ne Eleştirel Bir Yaklaşım

Ümit Yaşar Erdem yazdı:
Neil Faulkner 1908 devriminin, Fransız ve Prusya devrim biçimlerinin yani yukardan ve aşağıdan devrimin bir karışımı özellikleri barındırdığını ileri sürerken, bizim aydınımızın kendi tarihine yabancılaşması ve sadece tepeden özelliklere vurgu yapması kabul edilebilir bir durum değildir…

Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin yaşandığı Batı Avrupa ülkelerindeki gelişme sürecinden tamamen farklı özellikler taşır...Türkiye’deki kapitalistleşme sürecinin Batı’daki örneklerden farklı olması nedeniyle, Osmanlıdan Türkiye Cumhuriyetine uzanan süreçte Fransa’daki demokratik burjuva devrimi gibi bir burjuva devrimini gerçekleştirmek için öne atılacak gelişmiş bir burjuvazi yoktur.“(Elif Çağlı,Türkiyede Burjuva Düzenin Kuruluş Biçimi)  “Batılılaşma ve burjuva dönüşüm, M. Kemal önderliğinde gerçekleşen tepeden burjuva devrimiyle başlamamış, Kemal önderliği, Osmanlı’nın son döneminde zaten başlamış olan bir değişim ve dönüşümün uzantısı olmuştur.“(Elif Çağlı,a.g.e) “…1923 tepeden burjuva devrimiyle Türkiye Cumhuriyeti kurulur”.(a.g.e)

“1919-23 arasında Türkiye’de yaşanan, halk ayaklanmasına dayanan bir devrim değildir. Kemalist bürokrasinin önderliği altında yürüyen tepeden-güdümlü cüce burjuva devrimi, eski devlet aygıtını kırıp parçalamak ne kelime, onu almış ve cumhuriyet yağına bulayarak daha da yetkinleştirmiştir.“(a.g.e)

“M. Kemal önderliği altında gerçekleşen 1923 burjuva devrimi, 1908’in yarım kalmış işini, güdük bir tarzda tamamlayan bir tepeden devrimdir. Burjuva devrimlerin Marksist değerlendirmesi bağlamında bir benzetme yapmak gerekirse, 1908, Marx ve Engels’in cüce devrimler olarak niteledikleri İtalya, Avusturya, Alman 1848 devrimleri kategorisinde yer alır. Zira bu devrimlerin özelliği geç burjuva devrimler oluşu, bu nedenle eski düzenin egemen unsurlarıyla uzlaşma eğilimi taşımaları ve neticede yarı yolda duraksamalarıdır. Daha önce, cüce devrimlerin ilerleyen süreçte yaratacağı sonuçların da cüce kalacağına değinmiştik.”(a.g.e)

Oysa, 1908 ve 1923 hakkında Lenin hiçte küçümsemeyecek şekilde yorumlar yapmaktadır.

“1908 burjuva Jön Türk devrimi’ni “yarım zafer, hatta zaferin küçük bir parçası” olarak niteleyen V.İ.Lenin “devrimlerdeki böyle yarım zaferlerin, eski iktidara bu alelacele teslim olmak zorunda kalmaların, bir iç savaşta yeni, çok daha kesin, daha sert, geniş halk kitlelerini celbeden ani değişikliklerin en güvenilir teminatı olduğunu”(11,s.177) belirtiyordu” (Yuriy Aşatoviç Petrosyan, Sosyalist Açıdan Jön Türk Hareketi)

Oysa yalın gerçek şudur ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu M. Kemal liderliği küçük-burjuva değil, burjuvadır.”( Elif Çağlı,Türkiye’de Burjuva Düzenin Kuruluş Biçimi) Elif Çağlı’nın, Kemalist devrim küçük burjuvazi eseri olamaz zira geç kapitalist devrimdir tezleri üzerinden, gerçekleştirdiği eleştirilere karşın, M.Çayanın emperyalizm döneminde burjuvazinin değil küçük burjuvazinin işi olduğunu ifade ettiği, Kemalist devrim tahlilini iletmek isterim: “1923 devrimi önder sınıfın milli karakterini yansıtan bir milli devrimdir. Emperyalist işgal kırılmış, komprador burjuvazi tasfiye edilmiş, bazı imtiyazlara rağmen genelde emperyalist istismar bertaraf edilmiş, feodalizmin ideolojik ve politik gücü kırılmıştır. Stalin ve Mao, 1923 Anadolu Harekatına devrim demektedirler. 1923 Anadolu devriminin önderliği büyük burjuvazi olduğunu söylemek gerçeklere aykırıdır. Çünkü emperyalist dönemde burjuvazi, bütün dünya’da devrimci niteliğini kaybetmiştir. Emperyalist dönemde bu bayrağı milliyetçilik tabanında küçük burjuva unsurları yükseltmiştir.”(Mahir Çayan,Bütün Yazılar, Eriş Yayınları, s.291)

“Bu gerçeklik, Türkiye’nin siyasal yaşamındaki egemen çelişkinin “bürokrasiyle halk” veya “bürokrasiyle burjuvazi” arasında olduğu şeklindeki yanlış değerlendirmelere de can vermiştir. Günümüzde de bir hayli itibar gören sol liberalizm, bu tür tezlerle siyasal gerçekliği dayandığı sınıf temelinden kopartır. Oysa tüm kapitalist toplumlarda olduğu gibi, Türkiye’de de esas çelişki burjuvaziyle işçi sınıfı arasındadır. Kapitalizmin özel mülkiyet temelinde feodalizmin içinde gelişmeye başladığı Batı Avrupa ülkelerinde çok daha belirgin biçimde sahneye çıkan burjuvazi-proletarya çelişkisi, Türkiye’nin farklı koşulları, devlet mülkiyeti ve devletçilik olgusu nedeniyle daha gecikmiş biçimde ete-kemiğe bürünmüştür.“(Elif Çağlı, Türkiye’de Burjuva Düzenin Kuruluş Biçimi)

Elif Çağlı sol liberalizmin, toplumu okumakta yanıldığını ve mücadelenin  Cumhuriyetin ilk dönemleri haricinde, bürokrasi burjuvazi arasında veya bürokratik klikler arasında değil burjuvazi ile işçi sınıfı arasında geçtiği çıkarımına ulaşır. Bu sınıf perspektifi yakalanması açısından iyi bir gelişmedir ancak, Çağlının yaptığı Cumhuriyeti Demokrat Parti dönemine kadar bürokrasi ile halk veya burjuvazi arasında ki mücadele şeklinde okumak hatasına düşmektir, diye düşünüyorum.

Sol liberalizm yine Çağlı’nın da yaptığı hatalar gibi hataları, tekrar tekrar yapar: Birinci olarak Asyatik Üretim tarzının Osmanlı’da geçerli üretim tarzı olduğu iddiasında bulunurlar. İkinci husus ise tarihi ele alış perspektifinden ve Asyatik Üretim Tarzı tezlerinden belli ölçüde etkilenilmiş olunmasından ötürüdür ki, Cumhuriyet ile Osmanlı arasında, Ceberrut devlet(cebir kullanan devlet), despotik devlet olmaları bakımından parallelikler kurulması ve dolayısıyla Cumhuriyeti bir aydınlanma olarak kabul etmekte çekimser kalınmasıdır.

Oysa Kemalist devrimin burjuvazinin kendi eseri olmasa da, burjuva mülkiyet ilişkilerinin tahsisini gerçekleştirdiği görülebilecektir. Yine bu Kemalist devrime yapılan eleştiriler, 3.Dünya’da ki burjuva demokratik devrimlerine ve geç kapitalistleşmeye yöneltilen eleştiriler gibi görünmektedir. Ancak Brezilyalı iktisatçı Cardosonun da belirttiği gibi, 3.dünyacılık günümüz emperyalizm çağında, gelişen ülkelerde farklı ilerici anlamlara da gelebilmektedir ve bunun Türkiye’de ki yansıması ise Jön Türkler ve M.Kemal olmuştur. Bir devriminin lider kadroları, o devrimin niteliğini tam manasıyla göstermek zorunda değildir; örneğin, burjuva devrimini, liderlerinden bağımsız olarak değerlendirmek ve üretim ilişkilerinin yerleşmesinin önündeki engelleri kaldıran, sermaye birikimini zorlaştıran kurumları ve grupları tasfiye eden bir devrim olarak düşünmek daha verimli olacaktır denilebilir. Böyle yapılınca, toplumsal sınıfların ve halkın devrimde ki rolünü daha fazla dikkate almak şansına sahip olacağız.

M. Kemal önderliği, burjuva cumhuriyetini yalnızca Türk ulusunun kabulü temelinde kurabilmek için, çeşitli azınlıklara ve ezilen Kürt ulusuna karşı baskı ve dışlama politikasını egemen kılmıştır.”(a.g.e) Yine Çağlı’nın Kürt ulusu nitelemesine karşı ise, Lenin’in bize cevabı nettir: ” Kim ki işçileri, emekçileri etnik kökenlerine ve inançlarına göre böler parçalar, karşı devrimcidir.” der V. İ. Lenin.

Bu noktada Çağlı, Asyatik toplumu Osmanlının üretim biçimi olarak niteler: “Osmanlı İmparatorluğu, toprakta özel mülkiyetin bulunmadığı ve bu nedenle devleti mülk edinen devletlû bir sınıfın egemen olduğu Asyatik-despotik bir tarihsel arka plana sahiptir.”(Elif Çağlı)

Oysa Osmanlı devleti durağan ve eşi benzeri olmayan derecede bir merkeziyetçi yapı olmaktan da uzaktır. Bu nokta da, devlet toplum ilişkisini ele alırken, Osmanlı ve Türkiye’de ceberut devlet geleneği önkabulüyle yola çıkan  genellemeci tahlillerden ziyade, devleti toplumsal ilişkilerin bir biçimi olarak düşünen, onu despotikliğin devamlılığı şeklinde ele almayan ve toplumsal sınıfların sosyolojik boyutunu da dikkate alan değerlendirmeler ile okumakta fayda vardır.

Türkiye özgülünde doğru biçimde çözümlenmesi gereken çok önemli bir husus, devlet kurucu bürokrasinin sınıfsal karakteridir. Osmanlı toplum yapısında egemen sınıfı oluşturan devlet üst bürokrasisinin Batı yanlısı bölümü, İmparatorluğun çöküş döneminde artık değişen dünya koşullarının dayatması sonucunda modern kapitalist dünyayla bütünleşmeyi istemektedir ve bizzat bu misyona soyunmaktadır.”(a.g.e)

Bürokrasi ile kapitalist gelişme sonucunda güç kazanan burjuva iş âlemi arasındaki çekişme, zaman zaman daha yumuşak, bazı dönemlerde de keskinleşerek varlığını hissettirdi. Fakat bu, farklı sınıfsal unsurlar arasındaki bir kavga değildir. Sonuçları günümüze kadar uzanan bu kavga, burjuva sınıf içindeki, bir başka deyişle de egemen güç bloku içindeki iktidar çekişmesidir“(a.g.e) .

Burjuva devletin kuruluşuna özel mülkiyet temelinde gelişmiş bir burjuva sınıfın damgasını basmadığı Türkiye gibi örneklerde, Batı Avrupa ülkelerindeki mülk sahibi burjuvaların misyonunu sivil ya da asker üst bürokrasi üstlendi.Bu bakımdan Türkiye’de burjuva düzen, bir anlamda daha baştan olağanüstü bir siyasal biçime büründü. Yine aynı nedenle devlet üst bürokrasisi siyasal yapılanmada olağanüstü bir ağırlık kazandı ve bu özellik günümüze kadar uzanıp geldi. Diyebiliriz ki, devleti sahiplenmesi sayesinde egemen sınıflar ittifakı içinde sanki bağımsız bir odak gibi yer alan bu bürokrasi için üstün konumunu yitirmemek bir hayat-memat sorunu oldu.”(a.g.e)

Çağlı, Cumhuriyet bürokrasisi ile Osmanlı’nın devlet sınıfının  benzeştirmesine başvurmaktadır. Bürokrasinin, Osmanlıdan Cumhuriyete herhangi bir farklılaşma göstermeden varlığını devam etmesi savını eleştirmek gerekir. Cumhuriyet bürokrasisinin, Osmanlı devlet sınıfının bir uzantısı sayılabilmesi için, bu geçişi gerçekleştiren içsel dönüşümlerin, derinliğine çözümlenmesi gereklidir. Küçükömerci gelenek de bürokrasiyi, burjuvaziyle çatışma içerisinde bir sınıf olarak değerlendirir. Bu bakış açısının sonucu olarak, bürokrasinin, burjuvazi ile tutucu veya gerici bir mücadele içerisinde olan ve Osmanlıdan Cumhuriyete devam eden bir sınıf olarak görülmesi söz konusudur. Osmanlı yönetici sınıfının devlet üzerinde ki kontrolünün son bulması ve devletin Kemalistler tarafından fethedilmesi ise önemsiz olarak görülmektedir.Bürokrasinin devlet ile birlikte tüm toplumu yönettiği yanılgısının arkasında, güçlü bir devlet geleneğinin yattığını ifade eder Boratav. Kamu yönetimi ile yöneten sınıf kavramlarını birbiriyle karıştırmanın kasıtlı olduğu düşünülebilir. Böylelikle tarihsel sınıfların sosyolojik boyutu da ister istemez, göz ardı edilmiş olunur.

Oysa tekrar belirtmek gerekirse, bir burjuva demokratik devriminin, emperyalizm döneminde, burjuvazinin kendi işi olması gerekmez, burjuva mülkiyet ilişkilerini düzenleyen bir takım hukuki düzenlemeler yapılmasını da, bu çerçevede yani burjuva demokratik devrim çerçevesinde değerlendirirsek, toplumsal sınıfların, devrim içinde ki rolünü de göz ardı etmiş olmayız.

Osmanlı’nın Cumhuriyetin Ceberut yani cebir kullanan devlet anlamında bir devamı ve kopyası olduğu ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde Feodalizm öncesi yani Asya Tipi Üretim Tarzının geçerli olduğu iddia edilen  tezlere karşı, farklı bir tarihsel bakış açısının geliştirilmesinin zorunluluğuna ve önemine vurgu yapmak gereklidir tekrardan.  Aynı vurguya tekrar ihtiyaç vardır zira, sol liberal tezlerle, iki devleti birbirinin birer basit kopyasına ve bürokrat sınıfların yaptığı bir tepeden inmeciliğe, tarihi ise devlet içindeki bürokratik kliklerin mücadelesine indirgemek, ne kadar sınıf perspektifi açısından bakıldığı iddia edilse bile, devrimlerin tarihsel, özgül koşulları ve toplumsal sınıfların özgül sosyolojik boyutları konusunda bir tartışmayı baştan ve daha açılmadan kapatacağı söylenebilir. Neredeyse son dönem Osmanlı tarihinin tümünü bürokratik elit içindeki farklı grupların mücadelesi üzerinden okuyan anlayış, ise bu dönemde gerçekleşen siyasal mücadelenin farklı şekillerini anlamamızdaki engel olma özelliğini sürdürmektedir. Neil Faulkner 1908 devriminin, Fransız ve Prusya devrim biçimlerinin yani yukardan ve aşağıdan devrimin bir karışımı  özellikleri barındırdığını ileri sürerken, bizim aydınımızın kendi tarihine yabancılaşması ve sadece tepeden özelliklere vurgu yapması kabul edilebilir bir durum değildir…

 Ü.YAŞAR ERDEM

KAYNAKÇA

NEİL FAULKNER-MARKSİST DÜNYA TARİHİ,Yordam Kitap

Yuriy Aşatoviç Petrosyan, Sosyalist Açıdan Jön Türk Hareketi,Yordam Kitap

KORKUT BORATAV-EMPERYALİZM,SOSYALİZM,TÜRKİYE,Yordam Kitap

Diğer Yazılar