Erkekler, Erkeklikler ve Eve Sığamayan Hayatlar

Virginia’nın Odası yazdı:
“Hayat eve sığar. Ama her kadının hayatı değil. O eve sığacak 24 saati olmayan kadınlar, bu yazıya başlandığı andan itibaren, hayat atfı yapılan zindanlarında infaz anını bekliyor. Nereden baksanız, bir saatleri eksildi.”

Toplumsal cinsiyet tartışmaları altında kendisine ikinci dalga feminizmle birlikte vücut bulan ve günümüzde söylemde, medyada, modada, politikada ve hukukta daha fazla tartışılır hale gelen erkeklik; devlet politikalarının ve toplum beklentilerinin erkek bedenine, erkek bedeni üzerinden gündelik yaşamın her alanına sirayet edebilmesini sağlamaya yönelik bedenleşmiş bir fanteziler silsilesidir. Coğrafyadan coğrafyaya, zamandan zamana değişmeyen, topyekûn bir bütün ve gerçeklik olarak algılanan ataerkillikten kopan ve “hegemonik” sıfatı ile güncellenen erkeklik, kadın çalışmalarında yakın sayılabilecek bir zamana kadar görmezden gelinen ancak cinsiyetler arası iktidar ve tahakküm pratiklerini inşa eden, “ötekisi” kendisi hariç herkes olan; kesin bir prototipi gözle görülemeyen, elle dokunulamayan; coğrafyadan coğrafyaya ve hatta aynı zaman dilimi içerisinde dahi değişiklik arz eden nitelikleriyle sadece kadınlar üzerinde bir tahakküm alanı yaratmamakta; kendisini niteleyen tanımlama sıfatlarını haiz olmayan erkekler üzerinde de yıkıcı, dışlayıcı ve zorlayıcı etki yaratmakta. Tüm bu bilgiler ışığında; yaşadığımız her gün, başka bir erkekliğin hegemonya çabası ile geçmeye devam ediyor.

Son yazının üzerinden biraz uzun zaman geçti. Araya bir pandemi, birkaç katliam, sayısız kadın cinayeti, onlarca ötekileştirici söylem girdi. Büyük çoğunluğu, bizim coğrafyadaydı.

Resmi bir din adamının kerameti cübbesinden menkul hastalık atfı, sonrasında yaşananlar, bundan 100 sene önce kadınların, 60 sene önce zencilerin muhatap kılındığı muameleyi milattan iki bin yirmi sene geçtikten sonra deneyimleyen Queer, evin içine hapsolan “aileler”de artan şiddet, özünde çoğunlukla kadının “artık yeter” demesi olan ama niyeyse zorlama bir romantize çabayla sanki bir yıkımmış gibi sunulan boşanmalar, çocuklarının ömrü üzerinden yazılan rütbe ve çıkar çekleri gördük.  

Bizler, bir soft distopya senaryosunda kıyameti un ve yumurta depolayarak atlatmaya çalışırken, 29 yaşındaki Selda B. ile. 59 yaşındaki Münevver A. cep telefonu ekranlarının sağ üst köşesinde dahi “Hayat eve sığar” yazılan bir ülkeye sığamadılar. #EvdeKal derken biz, eseri “kocalarına” ait bir mezara gömüldüler.

Son yazının üzerinden bir pandemi, birkaç katliam, onlarca ötekileştirici söylem geçti. Mevsimler değişti, cinnet ve cehalet daha güzel organize oldu. Kuşlar, insan cinsinin soyunun tükendiğini düşünürken; dört duvar arasında kutsallaştırılmış erkeklik, değişmeyen tek şey olarak korku salmaya devam ediyor. Zira virüsün, salgının, gelmesi beklenen ama belki de hiç gelmeyecek olan aşının dahi işlemeyeceği tek şey, şiddeti kendine sağ kol yapmış olan erkeklik; tarihsiz ve ebedi gerçeklik olarak şu an binlerce evin içerisinde gücünü gözü dönmüşçesine sağlamlaştırıyor.

Hayat eve sığar. Ama her kadının hayatı değil. O eve sığacak 24 saati olmayan kadınlar, bu yazıya başlandığı andan itibaren, hayat atfı yapılan zindanlarında infaz anını bekliyor. Nereden baksanız, bir saatleri eksildi.

Diğer Yazılar