Covıd-19, Stendhal Ve Heidegger İle Noktaları Birleştirmek

Covıd-19, Stendhal Ve Heidegger İle Noktaları Birleştirmek

Kâmuran Şems yazdı:
“Günümüzde farkındalık “anı yaşamak” olarak basite indirgendi. Bunda bir sakınca bulunmamasıyla beraber an’ın hakkını hakikaten vermek koşulu çok önemli. Zira yaşanan haz dolu anlar sonrasında bir de bakmışsınız, gelecek ellerimizden kayıp gitmiş. Hayatın heba olmasını istemiyorsak formül kolay: Geçmiş ve geleceğin sınırlılığı dahilinde olabileni şimdide yaşamak.”

Ö N S Ö Z

Sevgili okur,

Bu yazı covid_19’a endeksli bir yaşam sürecinde, odaklanma zorluğu ve yoğun baskı altında yazıldığından bağlam kopuklukları olabilir. Ancak yine de bir serbest çağrışım ürünü olduğu için okuyucu okumaya değer bulabilir.

06 NİSAN 2020

“Kırmızı ve Siyah” iki kez okuduğum nadir eserlerden. Bugünlerde, Korona karantina süreci, hiç bir kitaba, filme odaklanamazken yeniden aklıma düştü.

Önce kütüphanemde kitabı bulamadım ve hayıflandım, çılgın bir arama takıntısı baş gösterdi, neredeyse tüm rafları boşaltma noktasına gelmiştim ki aradığımı buldum. Ansızın gelen bu arama takıntılarının altında sağa sola dağıttığım kitaplarımın olmadık zamanlarda aklıma gelmesi yatar.

Üstüne, bir salgın ve akabinde ekonomik buhranın kapıda olması, geçmişte sokağa atılmış paracıkların zihinde cirit atması için birebir. En tehlikeli aşama da bu çünkü bu konu bir takıntıya dönüşebilir. Sonuçta bir nesneyle başlayan obsesif hal

nesneden nesneye zıplar. Sonsuz bir kahır başlar.

Bu noktada zararın neresinden dönersen kardır hesabını devreye sokmak çok faydalı.

Yoksa tehlike çanları çalmaya başlar çünkü bu döngü insanı bir felakete sürükleyebilir. İstifçi olmamak için elden çıkarılan, silinmemesi istenen bir an’ın arzu nesnesi gün gelir insanın belleğini tırmalar. Çok geçmeden yine bir pişmanlık dalgası başlar. Bir yanda geçmiş bir yanda gelecek bu böyle akıp gider.

Bu gel git hallerden kendini sıyıran ruhlar elbette vardır. Ancak genel olarak bakıldığında, özellikle de tarihe, insan tabiatının bu konuda olduğu gibi diğer alanlarda da değişememe başarısızlığı gözlemlenebilir. Nitekim boşuna dememişler tarih tekerrürden ibarettir. Artık olmasa iyi olacak ya o da ayrı mesele.

Beşeriyetin bu acizliği [değişime dirençlilik] beni klasik eserlere yönlendiren mucip sebep çünkü geleceğe ayna tutuyor klasik edebiyat. Sanki bunu kanıtlarcasına şöyle der İtalo Calvino;

Bir klasik, sürekli kendisi hakkında bir eleştirel söylemler bütününü tahrik eden, ama hep onları silkeleyip üzerinden atan bir yapıttır.”  

Belki de bu kışkırtma yüzünden defalarca klasik eserleri elime alabiliyorum. Hatta aynı kitabı bir kaç kez okumak, değişik zaman dilimlerinde üzerinde düşülmüş notların hangi haletiruhiyeye ait olduğunu deşelemek çok zevkli oluyor.

Mesela Kırmızı ve Siyah’ tan, tarafımdan altı çizilen satırlardan şu sonuca varılabilir:

Gençlik döneminde dikkat “aşk” temasında, otuzlu yaşlarda “karakterler” üzerinde durulmuş, şimdilerde, geç kırklar diyelim, bütünsel bir yaklaşımla okunmakta.

Bunların dışında, eseri üçüncü kez elime aldığımda neden okumak isteği oluştuğunu hatırladım; Stendhal’ın anlatımı hem yalın hem de o kadar nüktedan ki okumak yormuyor. Evet, kimi kitap okurken yorar, ağdalı bir dil ve üslup sıkılgan okuyucuları kaçırır, hele bir de temelsizse.

Bir de olgunluk döneminde edebi bir eseri yeniden ele almanın en güzel tarafı önsözün hakkını vermek oluyormuş. İyi yazılmış bir prologsa şayet o kitap mutlaka okunur. Verilen bilgilerde tesadüf eseri günümüze has bir takım kalıntılar yakalanırsa tadından yenmeden okunur. 

Bir kaç gün önce elime aldığım kitabın önsözünde çok şahane bir bilgiye rastladım. Kitabın ilk basımdaki ismi “Kırmızı ve Siyah. 19 yüzyıl günlüğü. Yazarı M. de Stendhal” 

Bu isim nedense çok ilginç geldi. Kitabı tekrardan okumaya başlayınca ne denmek istediği anladım.  Gerçekten de yazar hırs ve saflık dolu bir aşk hikâyesini neredeyse gün be gün anlatırken dönemin tüm şahsiyetini belki de mükemmel şahsiyetsizliğini ortaya seriyor.

Örneğin hangi okumamdan olduğunu çıkaramadığım bir seferde minicik bir not düşmüşüm:

XX-XXI yüzyıllarının durumu feci!

Bu yorumu kitaptan aşağıda paylaşacağım bölüme istinaden yapmışım.

“Napoleon’un düşüşünden beri, kadınlara karşı nazik davranma taşra geleneklerine göre şiddetle cezalandırıldı. İnsanlar işinden atılır diye korkuyorlar, jurnalciler papazlar kuruluna yaranmaya çalışıyorlar, ikiyüzlülük, hata liberal sınıftan kimseler arasında bile aldı yürüdü. Can sıkıntısı günden güne artıyor.*” Ve en sevdiğim kısım: “Okumaktan ve tarımla uğraşmaktan başka zevk kalmıyor.” Tanıdık geliyor mu?

*Burada çevirenin notunu eklemek şart: Stendhal, eserlerinde birçok vesilelerle zamanını kötüler ve can sıkıntısından bahseder. Ona göre XVII. ve XVIII. Yüzyıllarda daha az ikiyüzlülük vardı, edebiyattan ve sanattan daha fazla zevk alınıyordu.

Stendhal’ın bir sanat aşığı olduğunu söyleyebiliriz. Kaldı ki kendisi hem yazar hem de isminden de anlaşılacağı gibi “Stendhal Sendromu”nun yaratıcısı olarak tarihe geçmiştir. Sendrom kısaca, sanat eserlerinin güzelliği ve ihtişamı karşısında baş dönmesi, tansiyon yükselmesi sonucunda kişinin kendinden geçmesi, bayılması veya halüsinasyon görmesi.

İşte Stendhal doğayı da böyle delice sever. Buna az sayıda verdiği eserlerinde sıklıkla rastlarız.  “Vie de Henri Brulard” adlı eserinde, insan ruhunu bir kemana, doğanın güzel manzaralarını da bu ruhta titreşimler yapan bir yaya benzetir. Aslında burada derin bir felsefe yatmakta.

Bir filozof gözüyle bakıldığında, hepimizin bir Nazi yanlısı olarak bildiği, XX. Yüzyıl düşünürlerinden Hiedegger’in yıllarca izini sürdüğü bir temayı yukarıdaki analojiye bağlayabiliriz yahut bağlayabilir miyiz?

Hiedegger, Da-sein adlı bir kavram ortay atmış uzun yıllar üzerine usa vurmuştur. Kuramcının türettiği bu kelime, orada (Da) ve varlık (Sein) sözcüklerinin birleşmesinden doğmuştur. DA-SEİN en basit haliyle oradaolmak anlamına geliyor.

“Dasein” kavramını olgunlaştırmak isteyen basit bir Hediegger bir sual sorar:

X var mı?

(x: metafizik Varlık)

Heiddeger, Eflatun’dan beri gelen batı metafiziğinde tek ve değişmez bir, X, Varlık konseptinin Ortaçağ’da değişmez tanrı anlayışına dönüştüğünü ve Kartezyen düşünceyle beraber bu anlayışın temellerini sağlamlaştırdığını öne sürer. Dini, politik, felsefi olarak varlığın git gide üstünün örtüldüğünü savunur ve bunu Varlığın krizi olarak görür.

Varlığın dokunulmazlığı ve aşkınlığı onu zamandan kopartılması problemini doğurur. Ortaçağın çizgisel zaman anlayışına göre ebedi bir varlık ortaya çıkmış insanla Varlık birbirinden kopmuştur. Dolayısıyla Varlıkla insan arasındaki bağ varmış gibi bir hal almıştır.

Bu kopuş Varlığı zamandan yoksun kılmış, zaman ise insansal alanda bir yer, bir mahal olarak kabul görmüştür. Filozof bu çıkmazı açmanın tek yolunun düşünmekten geçtiğini vurgular.

Bu ne tür bir düşünmedir?

Bu soruyla eşzamanlı gündemden ötürü yazının seyri değişiyor.

12 NİSAN 2020

Günlerden bir gün hangi gün olduğunu kestiremiyorsunuz çünkü covid_19 salgınına karşı uygulamalardan dolayı zamanın kronolojisini yittiği bir dönem. Yarı karantina yarı iş derken bir belki iki ay geçiyor. İzolasyon ve karantinayı uygulamada zorlanan ahmaklar yüzünden sonunda yasal olarak bir gece 10:00 da 48 saatlik sokağa çıkma yasağı getiriliyor.

Hazırlıksız yakalan cühela sokaklarda kıtlıktan çıkmışçasına market önlerine yığılıyor. Sosyal mesafesizliğin tavan yapıyor. Bu arada kuyruk en çok tekel bayilerin önünde. Şu süreçte bile insan kendini zehirlemekten kopamıyor ya neyse biz sizin hikayenize devam edelim.

Siz  güya yapılması gerekli ne varsa yapmış evinizde TV izliyorsunuz. Ancak sizin de pek hazırlıklı olduğunuz söylenemez. Keza, siz sahiplendiğiniz ev arkadaşlarınızdan kaynaklı gol yiyorsunuz.

Ofiste yaşamak zorunda olduğu için asosyal, bir o kadar genç ve atletik olan ailenizin kedisi Rocko, bu belirsiz dönemde acilen size transfer ediliyor; bununla beraber BiBi ve BoBo, yaşını başını almış, iki pin pon kedi evinizin diğer sahipleri.

Annesi tarafından terk edilmiş, sonra biricik kardeşinin gözleri önünde arabanın altında kalmasına tanıklık etmiş, bir yuva yerine ofiste yaşamak zorunda kalan, yalnızlıktan ürkekleşmiş, iyi kalpli kediniz Rocko’nun yüreğine dokunmak varlığınızın ağırlığını hafifletiyor. Her ne kadar yeni misafirin varlığı evin ehlî enerjisini bir anda yabani bir atmosfere dönüştürse de  bu size iyi geliyor. Abanoz rengi, kadife parlaklığındaki tüylerine keskin bir kontrast ince kırmızı tasma takıyorsunuz. Yabaniliğin getirdiği siyahi güzelliğe renklerin en şiddetlisi kırmızıdan bir fırça darbesi yakışıyor.

Gelgelim Rocko’nun temeli büyük bir korku olan çekingenliği onu tekinsiz kılıyor. Evinizi ikiye bölüyor yaşını başını almış ton tonları evin güney yakasına,  kara oğlanı evin kuzey yakasına yerleştiriyorsunuz.

Her şey yolunda gözükse de Rocko’da ki gerginlik ve kaygı volkanik bir dağın patlama enerjisi gibi derinlerde bekliyor, biliyorsunuz. Tecrübeleriniz size bu enerjinin açığa çıkacağını söylüyor. Ne kadar dikkatli olursanız olun bu yaşanacak ama gerçekte ne olacağını bilmiyoruz. Aynen dünyada herkesin bir gün Covid_19 olacağını varsaymamız gibi bir durum.

Tüm bunlar yaşanırken hâliyle gündem arka planda işlemciniz meşgul ediyor çünkü siz  karantina yaşayamayanlardansınız.

İşten başınızı kaldırıp izole olmak için sabırsızlanıyorsunuz. Basiretsiz bir hamleyle, beklenmedik bir saatte ilan edilen iki günlük sokağa çıkma yasağı, tüm programsızlığına rağmen, günlerdir yanıp tutuştuğunuz inzivaya çekilmek için bir fırsat.

İlk gece Rocko ile muhabbetiniz yerinde. Gel gelelim kızgınlık döneminde, kısırlaştırılmadığı için aklı fikri dışarıda olan, yemekten kesilen  kaygı dolu genç oğlan tamamen içgüdüsel sebeplerle sağa sola çiş yapmakta. Açıkçası siz bir yandan Covid_19 temizliği bir yandan çılgın bir çiş temizliği yapmaktasınız. Geçen iki gün boyunca çocuk sizinle tam anlamıyla iletişime geçmiş değil. Egonuzu dinliyor bu durumu pek iplemiyorsunuz. İstemediği zamanlarda onu kucaklıyorsunuz. İlişki iki ileri bir geri, bir dargın bir barışık sürüyor.

Sokağa çıkma yasağının son günü geliyor. Tüm temizlik, kediye alışma, diğer kedileri ihmal etmeme yemekleri pişirme gibi opersayonel faaliyetlerinizi bitirmiş, sağlıklı ve sakin bir kafa yapısıyla Pazar gününe uyanıyorsunuz. Çevreniz gürültü kirliliğinden arınmış, yalnızca kuş sesleri duyuluyor. Yoga pratiğinizi yapma ve iç dünyanızı aktardığınız yazılarınıza dönme niyetindesiniz. Çalışmaya başlamadan kara oğlanı bir seveyim diyorsunuz.

İşte tam bu esnada kısacık öykünüzün Katarsis’i çıkageliyor. Kokusun bıraktığı koltuktan hızlıca kapıp, kucağa alıyordunuz. Tam o anda kulaklarının tamamen geriye eğildiğini, gırtlağından gelen kedi ulumasını duyuyorsunuz ama yararsız çok geç. Saniyeden az bir sürede dirseğinizden geçirdiği dişlerini hissediyorsunuz.

Artık kelimenin tam manasıyla kapana kısıldınız. En ufak hareketiniz onu daha da sinirlendiriyor farkındasınız. Siz kıpırdayamazken o seri halde tırmalamaya ve dişlemeye devam ediyor.

Canınızın yanmasından, sokağa çıkma yasağından ve sinirlerinizin harap olmasından dolayı korkunç bir korkuya kapılıyorsunuz ve kıpırdamamalısınız. Beş metre ötenizdeki su spreyine ulaşmanın yollarını arıyorsunuz. Kolunuza yapışmış ve ömür boyu orada kalacakmış gibi hissettiğiniz ağırlık birden hafifliyor. Kara oğlan nefes nefese, siz göz yaşları içerisinde birbirinizden ayrılıyorsunuz.

Ona kızamıyorsunuz çünkü onun da dehşete düştüğünü görüyorsunuz. Daha önce böyle bir saldırıda bulunmadığını da biliyorsunuz. Olağanüstü bir durum yaşamaktasınız, çok korkmuş, hayal kırıklığına uğramış bir halde kendinize bir alan belirliyorsunuz. İki yaşınızdan beri hayvanlar sizin dostunuz. Bu apansız taarruz gururunuzu kırıyor. Yeni bir düşünce dalgası zihninizi ele geçiriyor. Neden oldu? Daha önce anlamalıydım, işaretleri vermişti. Onları değerlendirmeli, görmemezlikten gelmemeliydim. Hayvan kendi bölgesini belirliyor, saygı duyup sosyal mesafeyi korumalı onun yaklaşmasını beklemeliydim. Sanki ilk defa bir kediyle ahbaplık kuruyorum!

Siz yoğun duygular içerisinde şoku atlatmaya çalışırken bir de ne göresiniz kara oğlan tüm negatif duygularını boşaltmış , psikolojik katarsis dediğimiz durumu yaşamış, hapur hupur yemek yiyor. Afiyet üstüne yalanma seansına geçiyor.

Sizse çok yakın geçmişi düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz çünkü bu olay kara oğlanla geleceğinizi şekillendirecek yapı taşlarından biri, farkındasınız. Yaşanan musibet bir süre daha aranızda olacak ve ayrı dünyaların varlıkları olarak bir arada yaşamanız gerekli. Bu arada nereye sığınacağınızı bilmiyorsunuz. Her zaman yanınızda hissettiğiniz O kuvvet geri çekilmiş. Başka bir deyişle çizgisel zamanın Varlığı sizin yaşadıklarınızdan, düşüncelerinizden bihaber, tabiri caizse, takılıyor.

Sokağa çıkma yasağının da etkisiyle, kendinizi bitmeyecek gibi gelen bir entervale (araya) sıkışmış hissederken, evinizde ilk yardım çantası olmaması sinirlerinizi bozuyor. Rocko ise kırmızı tasmasıyla pencere kenarında oturmuş etrafı izliyor. O an aklınıza Kırmızı ve Siyah geliyor. “Tuhaf bir tesadüf” diyorsunuz. Kitabı elinize alıyorsunuz ama nafile. Bu sütunda üzerinde durulmuş Zen Zihni’de maalesef devreye sokulamıyor.

Karmaşık zihin akışı elektrik yüklü bir akım gibi tüm bedeninizde dolanmakta. En nihayetinde muhakemeyi başlatabiliyorsunuz, adamakıllı düşünerek.

İşte o an yeniden “Bu nasıl bu ne tür bir düşünmedir?” sorusuna bağlanıyorsunuz.

Böylelikle bağlamdan bağlama yuvarlanmanız başlıyor.

30 Nisan 2020

Bu soru siz okuyucuların hatırlayacağı gibi yazının ilk bölümünde [6-12 Nisan evresi] Alman feylesof Heidegger tarafından sorulmuştu.

Dikkatlice bakarsanız cevabı sorunun içinde bulabilirsiniz .

Cevap: Düşünmek ama yeniden düşünmek.

İnsanın yeterince düşünemediğini vurgulayan allame böylece insanın kronik rahatsızlığına parmak basar. İnsan oğlunun hala daha doğru düzgün düşünemediğini göz önüne alırsak düşünüre katılmamak mümkün değil.

Heidegger, düşünmemiz gerekenin, geçmişten günümüze gelen ulaşılamaz varlık yerine, var olan her hangi bir şey—varlık— ile varlığın Varlığı arasında bir ayrım yapmak olduğunu vurgular.  İnsanı anlamak için yeni bir kapı açar.

Söz gelişi Stendhal, Kırmızı ve Siyah’ta, bu topyekûn Varlık anlayışına dair, hırslı toy rahip adayı başkahramanına, şu soruyu sordurur:

“Bu avanaklar, bir şey anlamadıkları bu İncil’i dinlemekten ne zaman usanacaklar?”

Stendhal, burada din kalkınmasından sonra mezhep değiştiren kibar çevre insanları işaret eder. O yüce Varlığa ulaşmak için o aracıdan bu aracıya , o taraftan bu tarafa sallanan, şuursuz varlıklardır söz konusu olan. 19. Yüzyılda durum buyken 20. yüzyılda bir filozof, tahmin edebileceğiniz gibi Martin Heidegger, bu şuursuzluğu  çözmek için ömrünü adar ve şu sonuca varır.

İnsan deneyimlerinden yola çıkarak varlığı anlayabilir, varlığına veya varlığa ancak böyle anlam kazandırabilir. İnsanı diğer varlıklardan ayıran onun varoluşsal farkındalığıdır. Ölümlü olduğunu bilmesidir.

Anımsamak gerekirse, geleneksel felsefe varlığın anlamını ve insan tekinin varlığını bir birinden ayrı tutmuştur. Oysa Hidegger bu iki şeyin iç içe geçmişliğini vurgular.

İnsan olmak, olmakta olanın varlığını ortaya sererek anlamaktır. Olay halk diliyle farkındalıktır. “Farkında olmaktır.” Ne halt yediğini bilmek ya da neyi, neden yaşadığını kavramaktır.

Günümüzün popüler deyimlerinden bir haline gelen farkındalık en basit anlamıyla “yargısız bir şekilde şimdiki ana odaklanabilmektir. Orada olabilmektir. Varlık orada, o anda olandır hatırlarsak DaSein’dır. Heidegger’in kendine özgü Almancası ve Yunancasından türettiği Da-Sein insandır.

Heidegger başyapıtı Varlık ve Zaman’da Dasein’ı kendi zamansallığında bütünsel olarak ele alır. İnsanın kendi zamansallığı kendi doğasına aittir. Geçmişi hatırlayan, geleceği tasarımlayan, şimdide var olan ve bütünselliğini sağlamaya çabalayan bir natür yani.

Bir filmi kurgulamak gibi insan da kendi hayatını parçalara ayırıp, tekrar bir araya getirebilmekte. Dün, bugün ve yarın üçgeninde kendi senaryosunu yazmakta.

DaSein, bütünselliğini kaybetmemek için her bir zamansal boyuta eşit oranda odaklanmalı ve mesafe koymalıdır. Kendi varlığını zaman içerisinde okuyabilmelidir, farkındalık geliştirmelidir.

Günümüzde farkındalık “anı yaşamak” olarak basite indirgendi. Bunda bir sakınca bulunmamasıyla beraber an’ın hakkını hakikaten vermek koşulu çok önemli. Zira yaşanan haz dolu anlar sonrasında bir de bakmışsınız, gelecek ellerimizden kayıp gitmiş. Hayatın heba olmasını istemiyorsak formül kolay: Geçmiş ve geleceğin sınırlılığı dahilinde olabileni şimdide yaşamak.

Başka bir deyişle, hababam de babam dün için varsayımlardan kaçınmak ve yarını yönetme çabasından ziyade şimdide olmaktır; fakat işin inceliği dün ve yarının izlerini hatırlamaktan geçer. Şimdide yaşamak ustalık gerektiren bir eylemdir. Egonuza yenik düşmeden bir kediye üstünlük taslamamınız gerektiğinin bilincinde olmak gibi örneğin.

Bu arada, yazı hedefinden şaşmış olup, her şey birbirine bağlanabilir mi sorusuna dair bir cevap arayışına veya noktaları birleştirmek oyununa dönmüş olabilir; ama heyhat bu şartlarda elden gelen budur. 

Belki de günümüzde yaşanan Covid-19 salgının sebebi bu bütünselliği yakalayamayan insan müsveddeleridir. Varlığının varlığından habersiz bu insanlardan yola çıkarak 20, yüzyıl felsefesine damga vurmuş olan Heidegger çok tuhaftır 1933,1934 yıllarında Hitler rejimine destek vermiştir.

Kurduğu mantık çerçevesinde, tüm rasyonel düşünme yetisini kullanarak insana yeni bir var oluş modeli sunmuş, teorinin dibine vurmuş ama pratikte insan cesetlerinden sabun yaptığı iddia edilen bir zihniyeti desteklemiştir. Yetmezmiş gibi, sonradan verdiği desteği temellendirmeye çalışmıştır.

Koskoca felsefeci var olmasını bilmeyen insanı eleştirirken kafatasçı bir var oluşa yenik düşüyor, hayret.

03 Mayıs 2020

Düşünürün bu karanlık zindandan çıkması epey bir zaman alır. Yıllar geçer, Varlık ve Zaman temasına geri döner, ama bu sefer daha ılımlı ve şairane bir üslupla konuyu ele alır. “Filozofiye Katkılar” isimli bu eserinde aynen Stendhal’ın kafasına gelip müzikal bir füg gibi bir temanın gelişimini ve evrilmesini sergiler. Ne hikmetse Stendhal gibi bir doğa aşığına dönüşür.

“Çiçeklenen, meyvelenen, suya, kayalara yayılan, bitkilerde ve hayvanlarda can bulan, tüm canlıları taşıyan yer küre…Gökyüzü güneşe doğru bir kemer, kamerin değişen yüzleri, gezgin yıldızların parıltıları, değişen mevsimler, geçen yıllar, günün aydınlığı ve tozu, gecenin karanlığı ve ışıltısı, havanın merhameti ve zalimliği, savrulan bulutlar ve eterin derin mavisi…(Heideger) bunlar insanın ruhunda titreşimler yapan bir yay ise, insan ruhu da bir keman olsa gerek…(Stendahal)”

Heideger ve Stendahal’ın sözleri yukarıdaki epilogda, yeni bir bağlamda, 21. yüzyılda buluşur, noktalar birleşir, 27 günün sonunda.

Nihayet!

Diğer Yazılar