BABALAR ve OĞULLAR

BABALAR ve OĞULLAR

Süleyman Kalman yazdı:
“İsmet Paşa, liyakatin önemini vurgulayarak, “Biz Cumhuriyet’i kanla kurduk ama insanla büyüteceğiz” der ve Zeki Kuneralp’i hariciyeye alır. Bu yaklaşımı, bu affediciliği Gazi’den öğrendiğini belirterek, Türkiye Cumhuriyeti’nin babaların günahlarını evlatlara ödetecek bir kan davası devleti olmadığını ortaya koyar.”

“Ve günahkâr birisi, başka birinin günahını yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, günahlarını yüklenmeye başkasını çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez. Onun yakını/akrabası dahi olsa…” Fatır Suresi-18.Ayet/Kur’an-ı Kerim

1.“Bir Orduya Bir Enver Yeter”

Enver Paşa (1881-1922), tarihimizin en tartışmalı simalarından.

Yalnız tartışılmayan tarafı muhafazakâr-Osmanlıcılar da, ilerici-Kemalistler de nadir ittifaklarından birini onun başarısızlığı, yeteneksizliği, imparatorluğu batırdığı müşterekinde kurarlar.

Osmanlı Devleti’nin son dönemine İttihat Terakki’nin, en atılgan, en kudretli, belki de en hayalperest üyesi olarak damga vurmuş, memlekete Enverland adının konulmasına sebep olmuş biri Enver Paşa.

Babiali baskını ile ihtilal geleneğinin öncülerinden bir darbeci.

Trablusgarp’ta İtalyanlar’a karşı Berberi-Arap direnişini merkezden destek gelememesine karşın aralarında Mustafa Kemal’in de olduğu bir avuç Osmanlı subayı ile gerçekleştiren yaman bir teşkilatçı.

Yüzyıllardır Osmanlının toprağı olan Balkanlar’ı kısa sürede kaybeden, ama teselli ikramiyesi alır gibi Edirne’yi ikinci savaşta kurtaran bir halaskâr.

Almanlar’ın kaşındaki beyazlığı fütuhata, geçmişteki güzel günleri getireceğine yorduğu, yitirdiklerimiz ve geri çekilme sürecinde son ümit, son şans. Belki de bir kumarbaz.

Falih Rıfkı Atay’ın Zeytin Dağı’nda, bir istasyonda harpten dönme umuduyla oğlunu arayan anneye söylediği gibi; Mehmetçik’i kumarda, Sarıkamış’ta, Kanal Harekâtında, Arap çöllerinde kaybeden müflis bir komutan.

Ama yılmayan, gözü pek, hayalleri belki de yeteneklerinden daha büyük ihtiraslı bir adam. Bu hayaller uğruna, elde kalan Osmanlı bakiyesiyle yetinmeyip, Osmanlılık ve Panislamizm paradigmaları çökünce “Turan” yolunda Türkistan Bozkırlarında at üstünde genç yaşta dünyaya veda ederken, bir coğrafyaya, son birkaç yüzyıldır hep ezilen, hep kaybeden, hep gerileyen Şark’a kısa süreli bir ümit ışığı olmuş, hem Türkistan’da, hem de Arap dünyasında o dönemlerde doğmuş birçok erkek çocuğuna Enver adının konulmasına yol açmış, son cengâver.

Tarihi kazananlar yazdığı için Enver Paşa’nın söyleyebileceği bir şey yoktur ama belki yıllar sonra daha aklıselimle düşünülüp, çökmesi mukadder bir imparatorluk için tek mesulün o olmadığı, zincirin belki son halkası olduğu ve belki de oynanması gereken son kozu oynadığı görülür.

Bütün bu hengâme içinde yani İstibdat dönemi, Trablusgarp, Balkan Harpleri, siyasi çekişmeler, Alman baskısı, İngiliz-Fransız çelmeleri, Cihan Savaşı, savaş sonrası yenilginin tüm sorumluluğunun omuzlarına yüklenmesi, buna karşın bu yenilgiden yeni umutlar, yeni zaferler çıkarabilmesi olası “düşsel” yeni cephelere koşmak, taze ordular kurmak gibi baş döndürücü bir süreçte hanedana damat olup, şehzade Süleyman Efendi’nin kızı Naciye Sultan’dan üç de evlat sahibi olmuştur Enver Paşa.

1922’de Kızıl Ordu’ya karşı toparlayabildiği çok zayıf ve az bir kuvvetle savaşırken, at sırtında vurulup Tacikistan’ın bir köyünde öldüğünde, 1921’de Berlin’de dünyaya gelmiş, annesinin saraylı olmasından dolayı yeni kurulan Cumhuriyet Hükümeti tarafından sınır dışı edilecek olan erkek evladının ismi Ali Enver’dir.

Bu tür insanlar, bu tür aileler için yakıştırılan bir kara yazgı, bir uğursuzluk yaftası vardır çoğu zaman. Bu durum akılla ve mantıkla pek bağdaşmasa da, olaylar ne yazık ki çoğu zaman bu tezi doğrular niteliktedir.

Ali Enver, kız kardeşleri Türkan ve Mahpeyker ile yurtdışında yaşarken, 1939’da, hükümetin Osmanlı soyundan gelip, eşi asker kökenli olanlar yararına yaptığı bir düzenleme ile yurda dönüş hakkı kazanırlar.

Ardından, Hava Harp Okulu’na girer ve burayı bitirdikten sonra da pilot yüzbaşılık rütbesine değin ilerler. Buraya kadar bir sorun yoktur ama Ali Enver’in kurmaylık sınavını kazanması ile işin rengi değişir ve önüne bir duvar konulur.

Ve o zaman gerçek ya da hayali şu sözün söylendiği ifade edilir: “Bir orduya bir Enver yeter!”

Bunun üzerine mesleğe ve belki de ülkeye kızan, küsen, gücenen Ali Enver Bey, ordudan istifa eder. Sonra eşinden boşanır. Yurtdışına gider, orada yabancı bir kadınla evlenir.

Ve Avustralya’nın kış tatili ile ünlü bir beldesinde geçirdiği bir kaza sonucu, şanssız bir şekilde elli yaşındayken hayata veda eder.

Arkasında Türkiye’deki eşinden bir kız çocuğu ve Londra’daki askeri ataşelik döneminde takdim edildiği, Çanakkale’nin geçilmezliğini görmüş Churcill’in “Burada da mı karşıma Enver çıktı…” cümlesini yadigâr bırakarak…

2. “Bilge Bir Solcu ile Mahcup Bir Sağcının Ömürlük Dostluğu”

Mehmet Cavit Bey, İttihat ve Terakki’nin maliye bakanı. Liberal görüşleriyle, yer yer Duyun-u Umumiye taraftarlığı ile tanınıyor. Ülkemizde yazılı belgeden çok, kulaktan dolma bilgi yaygın olduğundan hakkındaki rivayet muhtelif. Lozan’da Fransızlardan rüşvet aldığını söyleyen de var, Necip Fazıl’ın onun için ilk “mason şehit” dediğini de. Atatürk’ün İzmir suikasti zanlısı olarak, o idam edildikten sonra hayretler içinde “Ne… Onu da mı astınız?” dediğini ve tüm günahlar, tüm yanlışlar ikinci adama tevdi edildiğinden, İsmet Paşa’nın Atatürk’e “Zafiyet göstermeyiz paşam,” dediğini aktaranlar da…

Mehmet Cavit Bey, İstiklal Mahkemesi’nde neticesi belli bir yargılama ile on üç günlük bir mahkeme sürecinin sonunda idama mahkûm edildiğinde oğlu Şiar Yalçın (1924-2010) iki yaşındadır. Karısına, İttihatçı kardeşliğini göz önüne alarak oğlunu Hüseyin Cahit Yalçın’ın yetiştirmesini vasiyet eder.

Annesi (Aliye Nazım Hanım), padişah II. Abdülhamit’in oğlu Burhanettin Bey’le ilk evliğini yapmıştır ve bu evlilikten doğan ağabeyi de Osmanlı şehzadesi Osman Ertuğrul’dur Şiar Yalçın’ın. Bu konuda da çok alçakgönüllü ve nüktedandır, şöyle der: “Hasbelkader bir şehzadenin kardeşiyim.”

İyi okullarda okur, hukuk fakültesini bitirir ve hâkim (bazı kaynaklarda savcı) olur. Bir sürü dil öğrenir (İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Almanca, Latince, Farsça), bir çok edebi yapıtı dilimize kazandırır, briç, satranç ve bulmaca üzerine kitaplar kaleme alır.

Ama yetimliği midir, babasına verilen haksız ceza karşısında hukuka duyduğu isyan mıdır, yoksa uzun yıllar babasının mezarının yerini dahi bilmemenin hüznü müdür nedir, zaman zaman boğulur gibi olur, nefes alamıyormuş gibi boğazını tutar, içi daralır, kim bilir belki de hiç görmediği Mehmet Cavit Bey’in boynuna geçmiş yağlı ilmeği kendi boynunda hisseder.  Solcu olduğu için devlet tarafından sakıncalı görüldüğünden hâkimlik yaşamı da uzun soluklu olmaz.

Ancak çocuklar kin tutmayı bilir mi hiç, çocuklar kan davası güder mi? Kader bu ya, babasının idam kararını veren İstiklal Mahkemesi üyesi Kılıç Ali’nin oğlu Altemur Kılıç (1924-2016) ile ilkokul sıralarında başlayan arkadaşlıkları, ailelerin uygun görmemesine, karşı çıkmasına rağmen ömür boyu sürer. Üstelik Şiar Yalçın solcu, Altemur Kılıç sağcıdır (esasen tam bir “Soğuk Savaş” dönemi aydını, tam bir antikomünist).

İkisi de babalarının yaptıklarının, yanlışlarının sızısını duymuşsa da, birbirlerine yansıtmamış, o hataların sorumluluğunu yüklenmeden yeni bir hayat, yeni bir yol çizmeyi, üstelik birbirlerinin siyasi seçimlerine saygı duyarak başarmışladır. Şiar Yalçın’ın bilge soyluluğu ama bir yerlerinde hep taşıdığı kırgınlığı ve burukluğu ile Altemur Kılıç’ın sessiz mahcubiyeti bir ömür yazgı yoldaşlığı yapmıştır.

Ve Altemur Kılıç, bir gün son yazılarını yazdığı Yeniçağ gazetesindeki köşesine, dostu Şiar Yalçın’ın cenazesine katılacağı için yazılarına birkaç gün ara vereceğini belirten bir not düşer.

Şiar Yalçın, ne babasını haksız bir şekilde ondan koparan Cumhuriyet’e, ne de Atatürk’e kin duymamış, ülkesinin hukuk ve kültür dünyasına elinden geldiğince katkı sağlamış, “Düşmanları kızarlar, Atatürk’e büyük hayranlığım vardır, Atatürkçüyüm.” demiştir sitemsizce. Bu haksızlıkta etken olan mahkeme üyesinin oğlunu en iyi arkadaşı olarak benimseyip, ona hiçbir sorumluluk yüklememe büyüklüğünü göstermiştir. Onlar, onurlu bir solcu ile mahcup bir sağcının dostluğunu bir ömür boyu sürdürmüşler, belki de Cumhuriyet onlar sayesinde yanılgılarıyla yüzleşmenin de bir erdem olduğunu anlamıştır.

Hayat, çocuklara babalarının hatalarını, haksızlıklarını ödetmeyecek kadar adil ve şefkatlidir aslında…

3. “Cumhuriyeti Kanla Kurduk Ama İnsanla Büyüteceğiz”

İstiklal Harbi’nde sanmayın ki, düşmanla topyekün bir mücadele vardır. İstanbul Hükümeti, padişah, İstanbul basını, yerel çeteler, iç isyanlar, asker kaçakları hepsi hepsi Ankara’nın karşısındadır. Bu bakımdan bazen fevri, bazen yanlış kararları da olabilmiştir yeni rejimin.

Düvel-i Muazzama’ya kafa tutmanın olanaksızlığını, yüzyıllardır yaşanan “milli musibetler”, Trablusgarp, Balkan, I. Cihan Savaşı mağlubiyet ve travmalarıyla perçinlemiş İstanbul basınından, bir dönem dahiliye nazırlığı da yapmış olan gazeteci Ali Kemal (1867-1922), milli mücadeleye karşı en galiz, en sert, en acımasız makaleleri yazan adamdır. İngiliz dostudur, onların gözetiminde yaşamayı yanı İngiliz muhibi olmayı, Gazi Paşa’nın ısrarla reddettiği “manda” ve himayeyi savunur.

İngiliz hayranı Ali Kemal, ulusal kurtuluş hareketinin ülkeyi modern dünyadan koparacağını, Atatürk’ün berduş ve bolşevik kafalı olduğunu söylüyor, Kuva-i Milliye için “başı ezilecek yılanlar” gibi çok ağır benzetmeler yapıyordu.

Yetenekli, zeki ve biraz da maceraperest bir adam olan Ali Kemal, önce İngiliz bir hanımla evlilik yapmış ama savaşlar, karışıklıklar sonucunda ailesiyle bağlantısı kopmuş ve memlekette yeni bir evlilik yaparak çoluk çocuğa karışmıştır.

Yeteneklerinin yanında sivri dilliliği, tahrikkâr yapısı da en başat özelliklerinden olmuş, ki bunlar her zaman başını belaya sokmuştur.

Mudanya Mütarekesi (11 Kasım 1922) sonrası yeni Türkiye ufukta gözükürken, bir gün Teşkilat-ı Mahsusa’nın iki adamı Ali Kemal’i berber koltuğundan alarak, Ankara’ da yargılanmak üzere trene bindirir.

Tren İzmit istasyonuna geldiğinde İstiklal Harbi’nin biraz disiplinsiz, biraz deli dolu komutanlarından Sakallı Nurettin Paşa (1873-1932) karşılar onu. Hakaret eder, kızar, küfreder, yaptıklarının, yazdıklarının hesabını sorar kendince Ali Kemal’den. Ve bu hainin yakalanmasından halkı da haberdar ederek, kontrolsüz, galeyana getirilmiş kitlelere Ali Kemal’i linç ettirir. Sonra da cesedini herkesin görebileceği bir yere astırır.

Ali Kemal suçludur, suçlu olmasına ama cezasının bu kadar insanlık dışı usullerle verilmesi ne derece doğrudur? Üstelik kanunsuz, nizamsız, bir kabile devleti gibi.

Oysa Mustafa Kemal, ta başta Türkiye’nin bir hukuk devleti olmasını hedeflemiştir. İşin ilginç tarafı, Sakallı Nurettin Paşa sanki çok iyi bir iş yapmış gibi, Lozan görüşmelerinden dönen Türk Heyetine, ki başlarında İsmet Paşa vardır, bu tanınmaz hale gelmiş cesedi takdim eder. İsmet Paşa bu hukuksuzluğa çok üzülür, çok kızar.

Heyetteki üyelerden dengesiz bir adam olan Dr. Rıza Nur’da pek gerçekleri yansıtmadığı söylenen anılarında,  Nurettin Paşa’ya kızıp, azarladığını üstelik orada bir yabancı (Fransız temsilci) varken, bunu yapmasının yeni ülkenin ve zaferin başarısını gölgelediğini ifade eder.

Sonra, yıllar yıllar geçer.

Ali Kemal’in ikinci eşi İsviçre’ye gitmiş ve orada oğlu Zeki Kuneralp’i (1914-1998) okutmuştur. Bunca yıkıma, babası yüzünden omzuna binmiş yüke, üzerindeki yaftaya rağmen delikanlı Cumhuriyet’e hizmet etmek istemektedir. Dışişlerine başvurur ama Ali Kemal’in oğlu olduğu için üzeri çizilir.  Dosya bir şekilde İsmet Paşa’ nın önüne gelir. Ve İsmet Paşa, liyakatin önemini vurgulayarak, “Biz Cumhuriyet’i kanla kurduk ama insanla büyüteceğiz” der ve Zeki Kuneralp’i hariciyeye alır. Bu yaklaşımı, bu affediciliği Gazi’den öğrendiğini belirterek, Türkiye Cumhuriyeti’nin babaların günahlarını evlatlara ödetecek bir kan davası devleti olmadığını ortaya koyar.

Zeni Kuneralp, tam bir entelektüel ve başarılı bir diplomat olarak, çeşitli ülkelerde büyükelçilik yapar, dışişleri müsteşarlığı makamına değin yükselir. Doğudaki kentlerin altın ve para karşılığı Ermeniler’e verilmesini isteyen babasına kaderin garip bir göndermesi gibi Ermeni terör örgütü (ASALA)’nın silahlı saldırısına uğrar ve karısını kurban verir.

Enver Paşa’nın oğlunu kurmaylık sınavını kazanmasına karşın kabul etmeyen nobran ve kindar devlet,  Ali Kemal’in oğluna şefkatli yanını göstererek, işlemediği suçların ceremesini evlatlarına ödetmeme yolunu seçip, kan davasını bitirmiştir bir yerde.

Babalar, ne kadar hırslı, ne kadar ihtiraslı, ne kadar hatalı olursa olsun bunların bedelini evlatları çekmemelidir. Bunu da son kertedeki babacanlığı ve diğerkâmlığı ile kanıtlamıştır Cumhuriyet (Bunun sürekliliği ve her kesime yansımasıdır tabiî ki arzu edilen).

“Babalar ve Oğullar”, babaların günahlarını evlatların çekmesi veya babalarına karşıt ve muhalif evlat ikilemi her zaman edebiyatın önemli öznelerinden olmuştur.

Her okunuşta insanı duygulandıran, Turgenyev’in “Babalar ve Oğulları” bu üç örnekten farklı olarak hırçın, asi ve nihilist evlat teması üzerine kurulu olsa da, makalenin sonunu, romanın son paragrafıyla bitirmek, artık bu fani dünyadan sonsuza göçmüş insanların ruhlarına bir miktar huzur verir diye umuyorum.

 “…Bir mezarda gömülü yürek ne kadar ihtiraslı, ne kadar günah işlemiş, ne kadar isyancı olursa olsun, üstünde açan çiçekler bize masum gözleriyle sakin sakin bakarlar. Bu çiçekler bize yalnız sonsuz durgunluğu, umursamaz doğanın o büyük durgunluğunu anlatmazlar; onlar bize aynı zamanda, sonsuz bir uzlaşmayı, ölümsüz bir hayatı anlatırlar.”

Önerilen Okumalar

  1. Şevket Süreya Aydemir. Enver Paşa (Makedonya’dan Orta Asya’ya), Remzi Kitabevi
  2. Doğan Akın. Şiar Yalçın: Kalleş bir hayata bilge bir cevap, T24
  3. Altemur Kılıç. Türkiye ve Dünya, Akasya yayınları
  4. Yılmaz Özdil. Ali Kemal’in torunu Boris. Sözcü Gazetesi

Diğer Yazılar