Telgrafhane / Emeğin yanında, Aydınlanmanın izinde

Retoriğin Ötesinde Altı Ok-1: Cumhuriyetçilik

Altı ok üzerine başlayan bu dizinin nedeni beylik cümleleri tekrar eden bir ezber yenileme değil kavramlara yüklediğimiz anlamların içeriğine dair bir değerlendirme yapabilmektir. Sonucu değil başlangıcını hedef alan bu kısa notlar geçmişi de bugünü de değerlendirebilmek için aklın bir kenarında durması gereken soruları içerecektir.

Cumhuriyet fikrinin Anglo-Sakson dünyadaki kökenlerini yeni baştan yazıp Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok, malum. Ancak bu kavramın içeriğini ve bugüne dair ne olması gerektiğine dair gözlemleri paylaşmakta da fayda var.

Cumhuriyet, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” düsturu üzerine bina edilen bir ilke. Egemenliğin tek kaynağının “millet” olması gerektiğine dair fikrin ortaya çıkışı monarşik ve/veya teokratik rejimlere karşı bir tepki sürecinin de sonucu. Tam bu noktada hatırlamak lazım ki “Cumhuriyet” fikrinin telaffuz edilişi Milli Mücadele dönemine kadar geri götürülür. Bülent Tanör’ün Kurtuluş Kuruluş çalışmasından öğreniyoruz ki “Cumhuriyet” kavramının ilk kullanımı Cenub-i Garbi Kafkas Hükümeti adıyla bilinen yerel örgütlenme modelinin Teşkilat-ı Esasiye’sindedir. Milli Mücadele’nin yerel kongre iktidarlarında hayat bulan Cumhuriyet fikrinin Fransız kökenleriyle hemhal olmuş kurucu iradeye yansımasını 29 Ekim’den önce meclisin kuruluşunda görmek mümkün olacaktır.

Siyasal açıdan yeteri kadar incelenmeyen Birinci Meclis’in toplumun her kesiminden ve farklı görüşlerden temsil yetkisine sahip olması yine Cumhuriyet fikrinin nasıl yeşerdiğinin de bir göstergesidir. Birinci Meclis sürecinde adı konmadan devam eden bu tecrübe Milli Mücadele dönemine damga vuracak olan “halk egemenliği” kavramıyla içiçe geçecek ve halkın seçilmiş vekiller aracılığı ile temsil edilmesini mümkün kılacaktır. Mecliste “İkinci Grup” olarak bilinen ve Mustafa Kemal’e ilk günden itibaren muhalif çevrenin politik meşruiyet alanı içinde temsil edilmesi de yine Cumhuriyet fikrinin neyi temsil ettiğini de net bir biçimde ifade etmektedir.

Bu tarihsel verilerin elbet bir anlamı var. Buraya geri döneceğiz. Ancak “Cumhuriyet” düşüncesinin burjuva devrimleri ekseninde kurulan klasik bir burjuva demokrasisi ile sınırlı olduğunu mu iddia edeceğiz? Diğer bir soru da şu: Daha çok neye karşı olduğunu ifade ettiğimiz Cumhuriyet fikrinin neyin yanında olduğunu anlatırken hangi kavramları kullanıyoruz? Ve buna bağlı olarak Cumhuriyet idealimizin sınırları nelerdir?

Bu sorulara yanıt ararken güncelden çok temel bazı örneklerle devam edelim. Meclise milletvekili olarak seçilebilmek ve halkı temsil edebilmek için kendi varlığınız, birikiminiz, çözüm üretme yeteneğiniz ve buna bağlı diğer sosyal vasıflarınız yeterli oluyor mu? Hayır. Milletvekili olma koşullarının –hatta pek çok yerde belediye başkanı da olma koşullarının- böylesi sınırlı olduğu ve çeşitli patronaj ilişkilerine bağlı olduğu bir sistem Cumhuriyetçilik ilkesi ile bağdaşmamaktadır.

İkincisi, siyasal meşruiyet alanın sınırlarını çizerken “terör” ve “bölücülük” haricindeki kriterleri ideal demokrasi ölçüleri ile tespit edebiliyor muyuz? Hayır. Milliyetçilik ilkesinde yeniden dönülecek olan bu husus ile ilgili kısaca şu noktaya değinmek istiyorum: “Biz” ve “onlar” ayrımının böylesine keskin olduğu bir toplumsal yapıda daha kendi siyasal örgütleri içinde dahi muhaliflere tahammül edemeyen bir siyasal kültür içindeki siyasal meşruiyet sadece “biz”e benzeyenlerle sınırlı haldedir. Siyasal rakiplerinize veremediğiniz cevapları “dış mihrak” suçlamasıyla taca atmanın konforunu da göz önüne alırsak size benzemeyen herkesin kolayca “terörist” olduğu ya bunun sempatizanı olduğu fikri ortadan kalkmadığı müddetçe sadece “bize benzeyenlerin” meşru ve yasal bir zeminde siyaset yapabildiği bir dar alanda Cumhuriyetçilik ilkesini uygulamanın imkansız olduğunu görmek mecburiyetindeyiz.

Kemalist Cumhuriyetin “meclis” temelinde inşa edildiğini bir saniye bile unutmadan Cumhuriyetçilik ilkesinin de layıkıyla uygulanabilmesinin yine meclis temelinde olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Ulusal ve uluslararası güvenlik sorunlarının dönemsel olarak yürütme organını ön plana çıkarmış olması ilelebet bir model değil kendi dönemine ait bir realitedir. Kuvvetler ayrılığını Kıta Avrupası’nın liberal (Fransa merkezinde kamucu niteliği baskın) değerlerinden edinen bir Cumhuriyetin demokratik rejim iddiasını yine meclis pekiştirecektir. “Güçlü devlet” kriz dönemlerinde gurur okşayıcı olsa da bu basit bir mahalle kavgası değil özgürlük ve demokrasinin gücünden beslenen bir idealin takip edilmesi için yönü kaybetmeme çabası içinde değerlendirilmelidir.

Kapsayıcı olmaktan daha çok dışlayıcı bir tecrübeye sahip olan siyasal kültürümüzün Cumhuriyetçilik ilkesi özgürlüklerden ziyade yasaklarla daha tanınır hale gelmemelidir. Uğur Mumcu’nun meşhur Ayvalık’taki çay bahçesinde ifade ettiği gibi siyasal yelpazenin her rengini mecliste görme isteğini biz farklı fikirlere saygı olarak yeniden düşünmeli, farklı fikirlere hoşgörü ile bölücülüğe tolerans arasındaki uçurumu bir saç kılı kadar daraltmaktan vazgeçmeliyiz. Kemalist Cumhuriyet ayrılıklar değil ortaklıklar üzerine bina edilmiştir. Kemalizmin Cumhuriyetçilik ilkesinin sürdürülebilmesi ancak ve ancak fikirlerin, çıkarların ve amaçların çakıştığı alanın genişlemesine bağlıdır.

Exit mobile version