Edebiyatımızda Unutulmuş Bir İsim: Fikret Ürgüp

Edebiyatımızda Unutulmuş Bir İsim: Fikret Ürgüp

Süleyman Kalman yazdı:

“Resim dahil sanattaki birikim ve yeteneğini tam anlamıyla yaşama geçiremese de, Dr.Fikret Ürgüp farklı kalemi, marjinal bakış açısı ile unutulmayı hak etmiyor.”

Fikret Ürgüp, edebiyatımızın kuytularında rastlantı eseri tanıdığım hikaye, şiir ve makale yazarı. Ayrıca, dahiliye ve psikiyatri ihtisası yapmış bir hekim.

1914 doğumlu, çileli, kederli ve içlerinde bir yerlerde herdaim bir mahzunluk taşıyan, Dünya Savaşları’nın ve yeni kurulan bir ülkenin ortasına doğmuş bir neslin temsilcisi. Belki de, ömür boyu taşıyacağı melankolik bir mirastır bu ona.

Başarıyla başlamış bir meslek yaşamı, insanı tanıma yolunda iç hastalıkları uzmanlığı ile yetinmeyip, belki de insanın sırf bedenine değil ruhuna da şifa bulmak amacıyla yurtdışında yapılmış psikiyatri ihtisası, sonra ABD ve İngiltere’deki hekimlik günleri, ardından İstanbul’un seçkin semtlerinde muayenehanecilik.

Enver Paşa’nın saray kökenli hekim kızı Mahpeyker Hanımla yapılan evlilik, oğlu Hasan’ın dünyaya gelmesi…

Herkesin imreneceği, gıpta edeceği bir yaşam sürecekken, hayatta anlam aramanın giderek, anlamsızlık, yalnızlık ve boşluk hissiyle sonlanması…

Önce evliliğinin dağılması, ardından bozulan sosyal yaşam, edebiyat dünyasında edinilen dostların ve hayatın anlamını sorgulama ve kavramada hampalık ettiği yoldaşlarının teker teker bu dünyadan göçmesi.

Dostluklarının ve paylaşımlarının etkisiyle son kitabı “Alemdağ’da Var Bir Yılan” ile gerçeküstünün sınırlarında dolaşmasına, belki de içindeki öteki’yi keşfetmesine yardımcı olduğu edebiyatımıza yeni bir boyut katma yoluna girmiş dostu Sait Faik’i kaybı ve günlüğüne düştüğü “Onun yerine duvarlarla konuşmak kaldı. Kendi ölümümü düşünmek kaldı” şeklindeki itirafı.

Ve onunla derinleştirmeye başladığı bilinçaltı, sembolizm ve gerçeküstücülüğün yetim kalması biraz.

Yıllar önce ölüm karşısındaki çaresizliği, babasının kaybı sırasında tatmışken, o boşluk hissini hiçbir zaman sindirememişken; “ Babam, 3 Temmuz 1936’da komaya girdi. Gözünü açtı, oğlum, dedi ve gitti. Adı bile kalmadı.”

Sonra, bir büyük edebiyat pınarı Tanpınar’la kurduğu dostluk ve onu da yitirmesi. ”İntibaksız” “dostlardan birinin daha kaybı ile barizleşen yalnızlık.

Hayatın dayattığı, belki biraz da yücelttiği “tek tip” olmaya ve sıradanlığa karşı omuzdaş olacağı kişilerin birer birer göçmesi.

Belirginleşen yalnızlık, insani zaaflar, zayıf ve fani olmanın derin hüznü.

Sonra, Asaf Halet’in kaybı…

Sonra, meşhur siyatiğini* ona tedavi ettiren ve hikayelerindeki cevheri ilk keşfedenlerden olan Nazım Hikmet’in kaybı… Ki onun hikayelerini ; “Çok iyi yazabilirsin, doktor. Çok şeyler var yazacağın…Ama, dedik ki bizim hatunla doktor Asya’da fil avlayabilir ama kalkmış iğne deliğinden iplik geçiriyor” diye değerlendiren…

Hastalarının ruhuna nüfuz etmeye çalışıp, onları anlayıp tedavi etmeye, psikanalizin labirentlerinde gezmeye başladığında, kendi ruhundaki kırılmaları da fark etmeye başlar.

Ve giderek, içindeki ötekinin varlığını ele geçirmesine, benliğine yerleşmesine, kendini dönüştürmesine izin verir.

Öleceksem, başka türlü görmekten, başka türlü duymaktan, başka türlü düşünmekten, başka türlü yaşamaktan öleceğim.”

“Yazmış olduğu şizofreni monografisi, hikâye kitapları, dergilerdeki yazı ve şiirleri yayımlandıkça bunların karşılık bulmadığı, hiç kimse tarafından görülmediği düşüncesi, onu çetin bir huzursuzluğun ve boşlukla dolu bir anaforun içerisine çekiverir.”

Her ne kadar yüzünde bir “omega melankolisi**” belirteci taşısa da, insanın en önemli meselesinin “hayatı sevmek” olduğuna işaret eder. Gülmenin hayatı şenlendirdiğine, gülme eyleminin yalnız insana özgü olduğuna inanırken, paradoksal bir biçimde giderek derin bir melankoli uçurumuna alkol eşliğinde yuvarlanmaya başlar.

Sanatın hemen her dalındaki muhteşem birikimi, mesleki bilgisi, kurduğu nitelikli ve derin dostluklar, insanın muammasını çözme konusunda düştüğü karamsarlığı ve içindeki öteki’ye teslim olmasını engellememiş ve 1977 yılında kaderin kötü bir cilvesiyle hekim olarak değil, hasta olarak girdiği Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde mütevazı bir odada, aylar süren intihar süreci sona ermiş ve yakınları gazeteye şöyle bir ilan vermiştir:

“Dr.Fikret Ürgüp bu dünyadan kurtuldu.”

Resim dahil sanattaki birikim ve yeteneğini tam anlamıyla yaşama geçiremese de, Dr.Fikret Ürgüp farklı kalemi, marjinal bakış açısı ile unutulmayı hak etmiyor. Edebiyatçı kimliği bir yana, kuşkusuz hâlâ yazdıklarıyla şizofreni hastalarını destekleyen ve o hastalar için “ Çöken bir tek şahsiyeti bile kurtarmak bütün emeklere değer,” diyen hekim kimliği ile saygıyı hak etmekte.

*Nazım Hikmet’in “Karıma Mektup” adlı şiiri.

**Omega Melankolisi: Yunan alfavesindeki omega( Ω) harfini andıran yüz kırışıklığının adı. Alnın buurn kökü üstüne rastlayan kısmında oluşan bu kırışıklık, melankolik mizaçlı kişilerin ayırtedici özelliğidir.

Kaynaklar

  1. Fikret Ürgüp: Deliler Dünyasında Bir Marjinal. İbrahim Tüzer. Akçağ Yayınları, 2.Baskı, Ankara,2019.
  2. Fikret Ürgüp: Bütün Hikayeleri. Yayına Hazırlayan: Haldun Soygür. Okuyan Us Yayınları, 2.Baskı, İstanbul, 2015.

Son Not: Fikret Ürgüp’ün hikayeleri, sembolik, bilinçaltının ve gerçeküstünün kıyısında gezinen metinler olduğu için başlangıçta okura kısa, yavan ve anlamsız gelebilir. O bakımdan, İbrahim Tüzer’in “Deliler Dünyasında Bir Marjinal” kitabındaki, öyküler üzerine açıklamalar ile birlikte okunmasında yarar vardır.

Diğer Yazılar