Sınıfsal Bir Bakış Açısından Köy Enstitüleri

Sınıfsal Bir Bakış Açısından Köy Enstitüleri

H. Olcay Taşlı yazdı:
“Köy Enstitülerini, sınıfsal bir bakış açısından yaklaşmadan, Enstitüleri anlamlandırmak ve kavramak imkânsızdır. 1940’lı yıllarda burjuvazi sınıfı, sınıfsal çıkarlarını gözetirken, toplumun %80’inden fazlasını oluşturan köylü, toprak ağasının adeta kölesi ve kulu olarak kalması, devrimin tam anlamıyla kökleşmesinin önünde engel teşkil etmekteydi. “

“Sınıf meselesi,  Kemalizm’in daha doğrusu Kemalistlerin deyim yerindeyse bir kâbusu gibidir.” (1) Bu görüşe katılmamak mümkün değil. Niye mi? Dönemin şiarlarından biriydi: “sınıfsız, kaynaşmış, imtiyazsız bir kitleyiz.”  Bu şiar, zaman içerisinde o kadar çok telaffuz edilmiş ve yanlış yorumlanmış ki bu konuya eğilmek, bir nevi donkişotluk yapmaktır.  Merak etmeyin, benim hiç donkişotluğa niyetim yok, bu konuya ucundan dokunup, 1940’lı yıllara geçeceğim.

Mustafa Kemal’in sınıfsız toplum idealini,1920’lilerin toplumuna bakarak bir açıklama yapmaya çalışmalıyız. O dönem ki toplumsal katmanlara bir göz atalım: Toplumun %80’ini toprak ağalarının baskısı ve zulmü altındaki köylüler oluşturuyordu. Ayrıca henüz Osmanlı’dan miras bürokratlar da köylünün tepesindeydi. Anadolu’nun doğusunda aşiret düzeni hâkim, Türkiye Cumhuriyeti ise henüz “ şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi”diydi. Üretim biçimi, çağdaşı olan Batı toplumları gibi sınıfsal bir yapıya sahip değildir; bir başka deyişle işçi sınıfı ve burjuva sınıfı oldukça zayıf; geleneksel bir toplumun sınıfsal yapısına sahiptir. Kısaca Türk Devrimi için sınıfsız toplum demek;  ağasız, şeyhsiz, dervişsiz, müritsiz bir toplum demekti.

1940’lara gelindiğinde ise toplum hayatında çağdaş toplumun sınıfsal yapıları oluşmaya başlamıştı. Öncelikle 1940’ların burjuva sınıfına bir göz atmak istiyorum. Burjuvanın bir kısmı liman kentlerinde, çoğunluğu azınlığın kontrolünde, adeta yabancı sermayenin acentesi konumunda olan bir sermayedar yapı, diğer kısmı ise henüz palazlanma çabası içerisinde olan, bir ucu ile yabancı tekellere ve finans kapitallerine bağımlı, yani bu ucuyla dışa bağımlı yerli burjuvazi. Her iki yapıyı da incelediğimizde burjuva için komprador olduğunu söylemek mümkün. Ayrıca burjuvazinin, komprador kimliği nedeniyle içeride yer alan henüz devrimin ortadan kaldıramadığı, Osmanlı’dan miras yarı feodal düzenin artığı toprak ağası ve onun dinci üst yapısıyla ittifak yaptığını söylemek gerekir. Henüz tam anlamıyla olgunlaşmayan bir burjuvaziye sahip olduğu için Kemalist Devrim’in, güçlü bir işçi sınıfına sahip olmadığını hatırlayalım. Tabii ki bir de tüm bu yapının altında ezilen bir halk vardır. 2. Dünya Savaşı’nın getirdiği zorluklar ise halk için işleri daha da zorlaştırıyordu. Halkın %80’inden fazlasının da kırsalda yaşadığını hatırlayalım.

Dönemin CHP’sini incelersek, 40’lı yıllarda palazlanma çabası içerisinde bulunan burjuvazi, ittifak halinde bulunduğu büyük toprak sahipleri ile birlikte partinin gerici-sağ kanadını oluştururken, hala devrimi sürdürmek gayretinde olan aydın, sivil ve askeri bürokrat da partinin ilerici-sol kanadını oluşturmaktaydı.

Tüm bunları neden anlatıyorum; Köy Enstitülerini, sınıfsal bir bakış açısından yaklaşmadan, Enstitüleri anlamlandırmak ve kavramak imkânsızdır. 1940’lı yıllarda burjuvazi sınıfı, sınıfsal çıkarlarını gözetirken, toplumun %80’inden fazlasını oluşturan köylü, toprak ağasının adeta kölesi ve kulu olarak kalması, devrimin tam anlamıyla kökleşmesinin önünde engel teşkil etmekteydi. Bunun bilincinde olan partinin ilerici-sol kanadı arayış içerisindeydi. İşte 1945’te çıkarılmaya çalışılan Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ve Köy Enstitüleri, partinin ilerici-sol kanadının ürünüydü. Şimdi Köy Enstitülerini daha ayrıntılı tahlil etmeden önce küçük bir hatırlatma yapayım, henüz 1940’ların başında burjuvazi de Devrim’in kırsal kesimde yaygınlaşmasını kendi sınıfsal çıkarları açısından önemli buluyor ve bu amaca hizmet edeceği düşüncesiyle Enstitüleri kuruluş aşamasında kısmen ve gönülsüz destek veriyordu.

Şimdi Enstitüleri anlamlandırmak için biraz daha ayrıntıya girelim. Enstitülerin gerçek gayesini anlayabilmek için bu kurumun mimarı İsmail Hakkı Tonguç’un eserlerine göz atmak gerekecek:

“Köy meselesi bazılarının zannettikleri gibi mihaniki surette köy kalkınması değil, manalı ve şuurlu bir şekilde köyün içten canlandırılmasıdır. Köyü öylesine canlandırılmalı ve şuurlandırılmalı ki, onu hiçbir kuvvet… kendi hesabına insafsızca istismar edemesin. Köylüler, şuursuz ve bedava çalışan birer iş hayvanı haline gelmesinler. Onlar da her vatandaş gibi, her zaman haklarına kavuşabilsinler. Köy meselesi bu demektir.” (2)

Tonguç’un yukarıda belirttiği gibi öncelikli hedef, köyü kalkındırmak değil, köylüye kazandırılacak sınıf bilinci ile onu canlandırmaktı.  “ Köy Enstitüleri sistemi başlı başına ne bir okuma-yazma kampanyası, ne bir köy kalkınması sorunu, ne bir öğretmen yetiştirme çabası, ne bir okul yapımı girişimi idi. Temel amacı bakımından, tarihsel koşulların hazırladığı bir olanaktan yararlanarak iktidara katılıp elde edilen yürütme gücü ile emekçi sınıfları bilinçlendirmek ve devrimsel süreci hızlandırmak için girişilmiş bir devrim stratejisi ve taktiği idi.” (3) 

“Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Kanunu İzahnamesi” 42. maddesine göre:

“ Köy Enstitülerinde bulunan talebe, eğitmen namzedi ve öğretmenlerin her türlü köy işlerinde çalışmalarını temin maksadıyla her enstitüye civar olan lüzumu kadar köy okullarından tatbikat bölgesi ayrılır.”

Çünkü Tonguç için “ Köy öğretmeni ziraat işinden vazgeçerse, sadece ders okutan, köylü ile bütün bağlarını koparan, onunla mukadderat birliği kuramayan, boş vakitlerini tavla veya iskambil oynamakla geçiren tembel bir yaratık haline gelir.” (4)

Bu kurumlarda yetişen öğrencilere, kazandığı sınıf bilinci ile devrimi ileriye taşıma misyonu yüklenmişti, yapılan bitirme sınavlarında öğrencilerin bu tarihi misyonuna hazır olup olmadığı kontrol ediliyordu:

“ Beş yıl önce, ancak ilkokulu bitirmiş bir köy çocuğu olarak geldiğin bu müesseseden, bugün, cemiyetin ileri saflarında tarihi rol almış bir eleman olarak ayrılıyorsun. Bu yetişme zamanı içinde, kendinde ne gibi değişiklikler görüyorsun ve tarihi rolünü tam yapabilmek için kendinde ne gibi vasıflar lüzum hissediyorsun? Bunlardan sende olanlar hangileridir?”(5)

Verilen soru bu, şimdi de cevaplarına bakalım. Mezun adayı Mehmet Ali Ergül’ün cevabının bir bölümünü okuyalım:

“Şimdiye kadar köylülerimizin zalim, parazit ağaların elinden çektiklerini hatırladıkça vicdanım sızlıyor; merhamet sinirlerim geriliyor. O zalimlerin elinde köylüyü kurtarmak için sabırsızlanıyorum. Eğer enstitüye gelmeseydim, enstitü de benim yukarıda saydığım eksiklerimi tamamlamasaydı ben de birçok köylülerim gibi parazitlerin boyunduruğu altında köhne, pısırık, zavallı, bedbin, kendinden geçmiş bir halde yaşayacaktım. Çünkü o zalimler benim fikirlerimi baltalayacaklardı. Şimdi ise buna imkân yoktur.” (6)

Bir örnek daha, yine aynı soruya verilen bir cevap:

“ Eski yorganını sırtına sarıp, ayağındaki yarım çarığı ile aylarca İzmir ve Manisa taraflarında iş arayan insanları, oralarda çalışıp beş on kuruş alan Kör Habip’in geldiği gün parasını Yunus Ağa’ya yatırdığının sebebini şu son günlerde öğrenmeğe başladım. Çünkü Kör Habip, ileride kendisine yardım edecek tek kişinin Yunus Ağa olduğunu inanmıştır. Ayni zamanda alacağı mahsülün fiyatını da Yunus Ağa tayin eder. İşte son günün düşüncesi:

Tarihi rolümüzün başlamış bulunduğu şu günler, bize ileride ne gibi işler yapacağımızı göstermektedir. Bizler bundan sonra kendimizi değil, insanları, daha doğrusu insanlığı düşünerek çalışacağız.” (7)

Enstitülü mezunların yazdığı anılarını incelediğimizde, çalıştıkları köylerde, köylüyü sömüren, ezen tüm egemen güçlerin karşısına çıktıklarını göreceksiniz. Enstitülerde kazandırılan sınıf bilinci aynı zamanda Enstitülerin kapatılma nedeni de bize açıklar; bir başka deyişle Enstitülerin neden var olduğunu anlamak, aynı zamanda neden kapatıldığını da anlamanın anahtarıdır. 1946 yılına gelindiğinde, kuruluş aşamasında da olsa Enstitülerin açılmasını destekleyen burjuva, sonra başına gelecekleri iyi sezerek, yarı-feodal düzenin kan emicileri olan toprak ağaları ve partinin diğer gerici unsurları ile işbirliği yaparak Enstitüleri resmen olmasa da fiilen bitirmiştir. Niye mi?

Unutmamak gerekir ki yarı- feodal bir sömürüye karşı egemen güçlere başkaldıran güç, asla diğer sömürü düzenine karşı sessiz kalmayacaktı.

  • İ. Ömer Atagenç, Anlık Dergisi, Sayı:10,  Ulusçuluk Sol ve Sınıf Meselesi Adlı Makale,
  •  İ. Hakkı Tonguç, Canlandırılacak Köy, 1. Baskı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1939, s.88
  • Engin Tonguç, Devrim Açısından Köy Enstitüleri ve Tonguç, 1. Baskı , Ant Yayınları, İstanbul, Nisan 1970, s.270
  • E. Tonguç, age, s.399
  •  Seyfi Koryürek, Hayati Tahsin Yılmaz, Öğrenci Gözüyle Köy Enstitüleri, Görkem Yayınları, İstanbul, 1992, s. 9
  • S. Koryürek, H.T. Yılmaz, age, s.12
  • S. Koryürek, H.T. Yılmaz, age, s.162
1 yorum

Diğer Yazılar