İrademiz Dışında İşlenen Günahlar Bizi Birbirimizden Biraz Daha Koparırken…

İrademiz Dışında İşlenen Günahlar Bizi Birbirimizden Biraz Daha Koparırken…

Ferhat Eroğlu yazdı:

“İnsanlar olarak hep beraber, örgütlü ve organize biçimde, büyük emek ve mesai harcayarak, gerektiğinde kurbanlar vererek, zaman zaman bir araya gelip, zaman zaman birbirimizi çiğneyerek, savaş, dogma ve vahşet üreterek güzelim dünyanın içine ettik. Affedin bizi, edenleri seyrettik, elimizden başka bir şey gelmedi. “

Kondu bahçelerinde iğde, erik, kayısı, elma, şeftali ağaçlarını talan ederken, apartmanlar arasına sıkışan boş arazilerde cırnak, yemlik, karakavuk, teke sakalı toplayan teyzelerin değnekleri (o zamanlar kameralı telefonlar ve sosyal medya yoktu) arasında top oynarken, yıkıklarda, duvarlarda, viranelerde sıra sıra dizilip bebe belik sohbet ederken bulduğumuz, üç kez öpüp, başımıza götürüp yükseklere koyduğumuz ekmeklerden; ilkokul yıllarında el yapımı kumbaralarda tane tane biriktirdiğimiz ve biz biriktirdikçe tedavülden kalkan bozukluklardan; yabancısı olduğumuz ve beleş coco cola içmek, margarin tadında kuru pasta yemek için girdiğimiz el düğünlerinde müzisyenlerin, oynayanların tepesinden aşırılırken maharetle hırsızlama cebe indirdiğimiz tükürüklü ve terli banknotlardan; ille de semt esnafından alınan (avm denen virüs henüz patlamamıştı), dışarıda çamura çökeğe bulamadan evde giydiğimiz, yatağımızın dibine özenle yerleştirip arifeleri bayramlara bağlayan gecelerde kendimize yoldaş ettiğimiz (içli bir bayram geyiğine dönüşse de sahiden bize mutluluğun gülümsemek ve ruh hafifliği arasında bir şeyler oluğunu öğreten anlardandır) ayakkabılardan; üzerimize iki numara büyük ergen ceketlerimizin iç ceplerinde taşımayı tutku edip, ailelerimize karşı domuzuna içtiğimiz sigaraların, Karadut’tan mülhem yarin irinli suretini çizmeyi denediğimiz paketlerinden; büyüdükçe ve siyasete bulandıkça (bu ülkede her dönemde, ergenlik çağındaki bireylerin kaderidir siyasete bulanmak) koltuk altlarımıza, ceket yenlerimize giren ve logosu sessizce içeri bakan Cumhuriyet’ten (sanırım şanslı son kuşak biziz, Attila İlhan’ın köşe yazılarını okuyabildik) korkacağımızı, onlarla yüz yüze gelince bile kırklanacağımızı bize o yaşlarda söyleselerdi eminim pek çoğumuz (esnaf ruhlu olanlarımız hariç) büyümemeyi tercih ederdi.

Günlerce ve hatta haftalarca annemizi, babamızı öpemeyeceğimiz söylenmedi bize. Haber bültenlerinde numaratörlerle rakam takip edeceğimizi, her gün yüzer biner giden insanların iple mezara indirilişini seyredeceğimizi söyleselerdi büyümezdik.

“Anneciğim sizi çok özledim, çok seviyorum” diyen dünya güzeli kardeşimizi unutmak için ne yapmamız gerektiğini öğretmediler bize.

Kocama fırsatı bile bulamadan birkaç günde göçüp giden o gencecik insanın son görüntülerini haber sitelerinde  müzikli market reklamları eşliğinde izleyeceğimizi bilmeden büyüdük.

Kırkında beli bükülmüş insanların kaygısız görünmeye çalışıp da ailesi için titreyerek, patronunu daha da semirtmek adına boş sokaklardan geçişine tanık olacağımızı akıl etsek yemin olsun çocuk kalırdık.

Bayramlarda nezaketten, saygıdan konuklarımıza sunduğumuz (bence artık kültürel bir değer olan), kokusu çocukluğumuzun soluk sarı bayramlarını hatırlatan kolonyanın yaşı ana babalarımıza canlı yayınlarla vaat edileceğini düşünemedik.

Hiçbirimiz gıkını çıkarmadığı halde her sabah “aynı gemideyiz” mavrasıyla uyanacağımızı haber etselerdi büyümezdik.

Test kitlerinin satışını pervasızca ve büyük bir rahatlıkla açıktan yapan varlıkları eleştirmekten bile korkarken, akranımız iktidar sahibi tanışların dudak kenarıyla bize güleceğini çocukken söyleselerdi inanamazdık.

Kötülük henüz bu kadar ruhlara işlememişti. İnsan hiç değilse eşref-i mahlukat kalmak uğruna içten içe direniyordu. Doktorları önce dövüp sonra alkışlayan bir kalabalık değildik.

Bizim kuşağın kimi edebiyatçıları parti savunuculuğunda henüz kendilerini paralama boyutuna geçmemişti.

Çocukları evde tutabilmek için televizyonlarda youtuberların değil Barış Manço’nun konuştuğu bir dünyayı tercih ederdik.

İnsanlar garip bir salgından kendilerini korumak adına didinirken (ölmeme savaşı verirken) televizyonda ölmeden önce yapılması gereken şeyleri konu alan bir filmi hangi aklın yayınladığını merak etmek hiç ama hiç düşünebileceğimiz bir şey değildi (üstelik filmde önerilenleri yapmak salgın nedeniyle tehlikeli ve yasak).

Bazıları 12 Eylül bakiyesi olan, bazıları da 12 Eylül kabusundan sağ çıkmış öğretmenlerin elinde büyümemize rağmen geçelim idam görüntüsü izlemeyi, idamın bir gerçeklik olduğundan bile haberdar değildik.

Ardımızdan gelen kuşaklar okullarda yediğimiz onur kırıcı dayaklardan bize göre daha uzak büyüdü ama kimse  bize organize şekilde idam görüntüsü izletmedi.

Kemal Sunal’ın ağzından çıkan “eşşekoğlueşşek”in sansürsüz olduğu ve okullarda içlenerek Sarı Zeybek izlediğimiz dönemler tatlı anı kırıntıları artık.

Çocukluğuma her gün biraz daha imreniyorum ve geri gelmeyecek günler için bugünün ve yarının çocukları adına kahroluyorum.

İnsanlar olarak hep beraber, örgütlü ve organize biçimde, büyük emek ve mesai harcayarak, gerektiğinde kurbanlar vererek, zaman zaman bir araya gelip, zaman zaman birbirimizi çiğneyerek, savaş, dogma ve vahşet üreterek güzelim dünyanın içine ettik. Affedin bizi, edenleri seyrettik, elimizden başka bir şey gelmedi. Ablalarınız, ağabeyleriniz olarak ekmeklerden bile korkacağınız bir dünya bırakıyoruz size…    

Diğer Yazılar