Muzaffer İlhan Erdost Savaşım ve Acı Dolu Bir Ömür

Muzaffer İlhan Erdost Savaşım ve Acı Dolu Bir Ömür

Günay Güner yazdı:
“Bilge İnsan, Usta Yazar-Ozan-Toplumbilimci Muzaffer İlhan Erdost’u 25 Şubat 2020’de yitirdik. Savaşım ve acılarla dolu bir yaşam noktalandı. Erdostlar Türk ekinine, Türk tarihine kazındılar. Onlara ulus olarak gönül borcumuz sonsuzdur. Işıklarda uyusunlar… “

Yıl 1956. “Akis”in edebiyat sayfalarında bir imzasız bölüm yayımlanır. Bu sayfaların “Şiirimizin Kaderi” başlıklı bölümünde, şiirimizin, insanı ümitsizliğe düşürecek kadar geriye gidiş içinde olduğu, geçmişi gıpta ile arattıracak bir boşluk bulunduğu, tartışmalara karşın şöyle dört başı mamur bir şiir görülmediği, Orhan Veli, Cahit Külebi, Oktay Rifat, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Bedri Rahmi Eyuboğlu, Cahit Sıtkı Tarancı, Attilâ İlhan, Yahya Kemal Beyatlı gibi şairlerin şiirleri gibi bellekte kalan, yinelenen, bellekten okunan şiirlerin yazılmadığı yargılarına yer verilir.

Bu yazı üzerine Muzaffer Erdost bir yazı yazar. Yayın, “Son Havadis”tir. Tarih 19 Ağustos 1956. Son Havadis’in Yönetmeni İlhami Soysal yazıyı ivedi istemektedir; zaman dardır. Erdost, Akis’teki imzasız yazıdaki anlayışı eleştirdiği yazısına son anda “İkinci Yeni” başlığını atar. Yazıda “İkinci Yeni”nin geçmediği hemen görülür. (Yazarın adı ise dizgi yanlışı sonucunda Musaffer olarak çıkar.)

Ne ki Muzaffer Erdost, çok değil birkaç ay sonra, “Pazar Postası”nda, 23 Aralık 1956’da yayımladığı “Bir Şey Söylemeyen Şiir” başlıklı yazısında artık bir kavram, akım adı boyutunda “İkinci Yeni”yi kullanır.

İlhan Berk, Muzaffer Erdost’a “Adını koydun” der. İkinci Yeni yazısının ayrımına pek varan olmamıştır ama “Bir Şey Söylemeyen Şiir” başlıklı yazı tartışmaları başlatır; tartışanlarca da “İkinci Yeni” adı benimsenmiştir.

“Bir Şey Söylemeyen Şiir”, “Pazar Postası”nda yayımlanan Ece Ayhan şiirine, Fayton’a karşı Orhan Duru’nun tepkisinden doğar. Yazının başlığı Orhan Duru’nun, “Bu şiir bana bir şey söylemiyor” seslenişinin dönüşmüş durumudur. “İkinci Yeni”nin niteliklerinin ilk dillendirildiği yazı olarak (ilginçtir, günümüzden bakınca da güncel), “Bir Şey Söylemeyen Şiir”in ayrıntılarına inmek gerekir:

“…Bu şiir, bir şey söylerse, söylediği raslansaldır. Yani ozan bir düşünceyi, bir duyguyu, bir olayı anlatmak için mısra kurmaya gitmez. Kelimeleri alır, onlardan mısrasını kurar. Ama sonunda şiir gene bir şey söyler” (s. 30).

“…bu şiirin amacı bir şey söylemek değil, şiirin kendisini kurmaktır. Böylece şiir dili, konuşma dilinden, yazı dilinden ayrılıyor. Çok zaman tartışma konusu olarak ileri sürülen bir söz vardı: Şiiri, yazından (edebiyattan) ayırmak, dörüt adıyla tanımak… Bugünkü şiir akımı Kurmaya başladığı şiir diliyle, öyküden, romandan, denemeden giderek ayrılacak. Şiir doğrudan doğruya kelimelerle yapılan, kurulan bir nitelik kazanacak, dörütün bir kolu olacak. Salt geometrik biçimlerle, renklerle kurulmuş bir desen, bir nakış gibi.

Bu çalışma, ozanı doğrudan doğruya şiir yapmaya götürüyor. İlk karşı konulacak sav da (iddia da) bu… Kişioğlundan uzak, kişioğlunu anlatmayan şiirin işlemi, önemi ne olacak?

Geometriden alınmış bir ‘çember’ düşünüyorum. İlkokuldan başlayarak, bütün öğretim dönemince çizdiğimiz ‘çember’in hiçbir yerinde kişioğlunu, kişioğlunun yaşantısını bulamıyorum. Ama onu bir an için yeryüzünden kaldırınız, makineler durur, dünya yaşamasını şaşırır, odanızdaki birçok biçimler çirkinleşir…

Çok eski çağlardan bu yana onun girmediği uygarlık, yaşamasını değerlendirmediği bir kişi kolay kolay düşünülemez. Gelecek şiirin kişioğluyla ilgisi bağıntısı böyle alacaksa, o şiiri, işlemi, önemi olmamakla suçlandıracak mıyız? (s. 30, 31)         

“Dilimizden ‘toplumcu şiir’ sözü eksilmiyor, elimizde ‘oh’ diyebileceğimiz örneği yok denecek kadar. Ben bu durumu kınamıyorum. Ama bir şey var ki, o da şiirin, ilerleyebilmesi, yenileşmesi, devrim geçirmesi için doğrudan doğruya şiir yapmaya kaydığıdır. Dörüt kanadına kaydığıdır. Düşünülerimizde neyi savunursak savunalım, yeni şiirin gittiği yol budur.

Acaba ikinci yeni, kendisini bırakmış kişioğlunun şiiri midir? Ya da bu bir şey söylemeyen şiir, kınadığımız Fazıl Hüsnü’nün şiirlerinin bir benzeri değil midir?

İkinci yeni, ne bırakılmış kişioğlunun şiiridir, ne de ikinci yeni Fazıl Hüsnü’nün şiirlerinin bir benzeridir” (s. 31).

“Bu sözlerimle, ikinci yeninin ölümsüz bir şiir getireceğini söylediğim sanılmasın. Şiirimizin bunaltı içinde olduğu su götürmez bir gerçekti. Cumhuriyetten sonra getirdiği akımlar içinde tıkandı, kendisini yeniden söylemeye başladı. Bu akımlar içinde yeni şeyler düşünmek, yeni sözler etmek güçleşti. Cemal Süreya’nın dediği gibi, eni şiir geldi, kelimeye dayandı.

Belki beş-on yıl bu akım gelişecek, ustalaşacak. Sonra bu akım da eskiyecek. Ama onun üzerine kurulacak şiir, elbette ki başka bir şiir, elbette ki daha ileri bir şiir olacaktır” (s. 32).

“İkinci Yeni”nin bildirisi niteliğinde olan bu yazıdaki açıklamalar, izleyen yıllarda yine Muzaffer Erdost’un yazılarında daha boyutlandırılacak, geliştirilecektir. Karşı çıkışlar başlıca, İkinci Yeni’nin “anlamsız” şiir, “bireyci” şiir, giderek siyasa dışı, toplumculuktan, toplum sorunlarından kaçış şiiri olduğu; şiir okurunu azalttığı, öncesindeki şiire cephe aldığı…savlarında yoğunlaşmıştır.

Sözkonusu savları derinlikli, ayrıntılı çözümlemelerle yanıtlamak, açıkça görülüyor ki Muzaffer Erdost’a düşmüştür (1980 faşist darbesinin hemen ardından, kardeşi Yayıncı İlhan Erdost’un, ağabeyinin gözleri önünde dövülerek öldürülmesinden sonra adına İlhan’ı ekleyecektir). Muzaffer İlhan Erdost’un ömrünce İkinci Yeni’nin sözcüsü konumunda bulunması çok doğaldır. Akıma adını vermesinin yanı sıra engin birikimiyle Sol Yayınları ve Onur Yayınları çatısı altında, Marksçı klasiklerin Türkçeye kazandırılmasındaki; toplumbilim, siyasa üzerine yazdığı onlarca yetkin yapıtındaki eşsiz özeni, İkinci Yeni tartışmalarındaki çözümlemelerinde de göstermiştir. Erdost’un 1956’dan bu yana yazdıklarını geçen zaman içinde yaşananlar her bağlamda doğrulamıştır.

Muzaffer İlhan Erdost, İkinci Yeni’yi açıklamayı sürdürürken anlamsız şiiri savunmadıklarını, anlamsıza değin özgür olmayı savunduklarını; ancak sözkonusu yaklaşımlarının, şiir görüşlerinin “anlamsız şiiri” savunmak, istemek biçiminde algılandığını, yayıldığını belirtir

Şunları yazar:

“Kısaca belirtmek isterim:

İkinci Yeni, değişen toplumun, değiştirdiği insanın, değişen şiiridir.

İkinci Yeni anlamsızlığı savunmadı. Anlamsıza kadar şiirin özgürlüğünü savundu. Ama anlamsızın da bir anlamı olacağını vurgulayarak.

İkinci Yeni, yazınsal ile sanatsal arasında, kolay şiirden zor şiire, şiir olan şiire bir geçiş, bir sıçrayıştı” (s. 86).

İkinci Yeni’yi açıklayan başat dayanaklardan biri budur. Bir diğer önemli dayanak ise toplumbilimsel niteliklidir. Şiirdeki değişimi, değişen toplumsal koşulların belirleyiciliğine de dayandırır Erdost:

“Değişen toplumun, değişen insanın, değişen şiiri, soyut bir ‘değişme’ halkaları olarak algılanmamalı. Cumhuriyet, bağımlı bireyin özgür bireye dönüşünün kilometre taşıdır. Cumhuriyetle başlayan bireyin özgürleşme süreci, özgür bireye erginleşme, bireyin kendi kişiliğini oluşturma, kendi şiirinin, çoğunlukla ve yoğunlukla kendi şiirinin altlığını oluşturur. İkinci Yeni tam da bu eşiğin aşıldığı süreçte uç verir. Şiire tam da bu eşikte başlayanlar ile bu eşikten önce başlamış ve eşiği aşarak sürdürmüş olanlar arasındaki fark, geçmiş ve anonimleşmiş değerlerin şairin kendi değerlerine oranında yansır” (s. 88).

Muzaffer İlhan Erdost’un da açıkladığı gibi, İkinci Yeni’yi oluşturan ozanlar, bu akımı kurmak amacıyla, tasarlayarak bir araya gelmiş, bir şiir yaklaşımı çevresinde buluşmuş ozanlar değillerdir. İkinci Yeni’yi her biri kendi özgünlüğü içinde, yaratılarıyla yapılandırmışlardır. Şiir için, şiire odaklanmak, sözcük özeğine yoğunlaşmak amacıyla yazdılar; Cemal Süreya, Ece Ayhan, Turgut Uyar…

Yine Erdost birey olmanın, özellikle de sanatta birey olmanın toplumculukla çatışmadığı, giderek bütünleştiği kanısındadır. Şiir kesin, katı kurallar dizisine tutsak edilemeyeceği gibi, ideoloji de şiirle üretilmez. Şiirde sanatta ideolojiyi, kafalara vururcasına, kör parmağım gözüne aymazlığında kullanamazsınız. Sonuçta ortaya çıkanın şiir olacağı çok kuşkuludur: “…üretilmiş bir ideolojiyle şiir yazmak, sonsuzluğun ötesine koşan şiiri kefene sarmak gibidir. Canını soğurmak gibidir şiirin. Çünkü felsefe de, siyasa da, ideoloji gibi inanç da, şairin zihinsel bütünlüğünde nasıl yumaklaşmışsa, şiire de bu bütünlüğü içinde girer” (s. 72).

Ve sorar Erdost, “İkinci Yeni oluştu da kötü mü oldu” diye. Kesinlikle çok güzel oldu, çok iyi oldu. Bugün şiir okurunu azaltmak şöyle dursun; Turgut Uyar’ın, Cemal Süreya’nın, Ece Ayhan’ın, Edip Cansever’in…şiir yapıtlarının el üstünde tutulduğu, defalarca yeni basımlarının yapıldığı açık gerçektir. İkinci Yeni’yle, Türk okuru gerçek şiir işçiliğini tanımıştır. İmgeyi öğrenmiştir. Daha önce yok muydu? Kuşkusuz vardı ama ayrı boyutta idi. Erdost şöyle açıklıyor:

“Kıyıcı olmamak gerekir: nice akım oluşmuştur Cumhuriyette. Beş Hececiler. Cumhuriyetin sanki şiir imparatorluğu. Bu kuşak, okulda, bu imparatorluğun sancağı altında sesine ses, sözüne söz aradı. Bir dalga daha geldi; Nâzım, özel ve özgün sesiyle. Dağı içinden eriten Ferhat gibi, şiirin anayasasını içinden eriterek yolunu açtı. Beylikler kuruldu yer yer: Cahit Külebi. Cahit Sıtkı, Ceyhun Atuf Kansu, Fazıl Hüsnü Dağlarca. Kimi Sivas yollarında, Tokat’a doğru, kavun taşıyan kamyonların anıları arasında altın başak verdi. Kimi kentin loş ve nemli meyhanelerinin felsefesini, ömrünün yarısına, çilingir sofranın lezzetine bağladı. Kimi, Anadolu’da kızamığın, Yeşilırmağa dökülen yoksulluğun acısının yangına çevirdiği yüreğini sundu. Kimi çocuk ve Allahın gizeminden geçerek Kızılırmak gibi kızılca büyüdü. Ve bir dalga daha geldi: İstanbul’dan. Anadolu’dan büyüyen beyliklere bir yanıt gibi. O yeni türeyen gecekonduların ve apartman dairelerinin yanında görkemli bey ve paşa konaklarının donuklaşıp sönmeye yüz tuttuğu, sermayenin ve tekniğin içini dışına çevirdiği İstanbul’dan. Ben de varım demek biraz zordu da. Ben varım dedi. Küçümseyen alaycı bir gözle süzdü Anadolu duygusunu ve kederini. O, eski İstanbul olarak tükenirken, yeni İstanbul olarak, kendisini, biraz eniştesi saymıştır Paris’in. Bu da var. Adına ‘Garip’ dendi” (s. 53).

İkinci Yeni önce şiir anlayışlarına karşı “cephe” açmamış, salt kendi şiirini ortaya koymuştur, sunmuştur. Cumhuriyetin, Türk Devriminin…değerini her zaman benimsemişlerdir; anılan ozanlar tepeden tırnağa aydınlanmacılardır.

İkinci Yeni’ye karşı, deyim yerindeyse “kalem kavgası” amaçlı yazılar, kitaplar, ilginçtir; Muzaffer İlhan Erdost’un cezaevi cezaevi, mahkeme mahkeme savaşım verdiği; işkence, eziyet gördüğü dönemlerde yayımlanır. Erdostların yaşamlarında böyle olmayan zamanlar da çok enderdir ya o da ayrı… İnsanın, “Tam da bireyciyi, siyasa dışı sanatçıyı buldunuz” diye, alaysı seslenesi geliyor…

Metin biçiminde, düşünce yazısı benzeri yazılar, tümceleri alt alta yazıldı diye şiir olmazlar. Gerçek şiir odur ki düzyazı durumuna da sokulsa imgesinden, çağrışımından, sarsıcı etkisinden bir şey yitirmez; “İkinci Yeni” büyük ölçüde budur…

Erdost, yine bir soruyu yanıtlarken:

“İkinci Yeni: 19S6’dan, bilemedin, 19S7’ye bir yıl. Ben 1948’den bugüne 60 yıldır yazıyorum. Altmış yılın bir yıla hapsedilmesi, biraz acı, biraz hüzün, biraz oyun değil mi? Altmış yılda ben başka bir şey yapmadım, yazmadım mı ki, bana hep 19 Ağustos 1956’yı soruyor ve o günü sorguluyorlar” diye soruyor (s. 89). Başka şey yazmamak, yapmamak ne söz… Her biri bilimsel evrensel insanlık yapıtı olan Marksçı klasikleri, Türkçemize en yetkin biçimde Erdostlar kazandırdılar; hem de canlarından olarak… Yaklaşık kırk cildi bulan, en yakıcı çözümlemeleri içeren Türkiye siyasası kitaplarını Muzaffer İlhan Erdost yazdı. Yaşadığı tüm acılara karşın, bu her biri diğerinden değerli yapıtlarında bilimden, nesnel gerçeklikten, göstergelerin ortaya koyduklarından, dolayısıyla ulusal bütünlük ve yayılmacı karşıtlığı ülküsünden ayrılmaması örnek, bilge bir kişiliğin yansımalarındandır. Yine Erdost usta bir ozan ve ressamdır. Özellikle İlhan Erdost’un öldürülmesinin ardından başlayan dönemde hem şiiri hem de resmi alabildiğine çığlıklanır. Şiirinde, eski, önceki şiirlerindeki görece “tutuk”, sınırlayan yapıdan iz kalmamıştır. Kendini sağa sola vuran, yükseklerden bırakan bir çağlayandır. Müthiş şiirlerdir, ağıtlardır… (Erdost, şiirlerini, önceki yapıtı “Havada Kalan Güvercin”le birlikte, son dönem şiirlerini de ekleyerek Kasım 2015’te, “Havada Yanan Güvercin” adıyla yayımladı).          

Bilge İnsan, Usta Yazar-Ozan-Toplumbilimci Muzaffer İlhan Erdost’u 25 Şubat 2020’de yitirdik. Savaşım ve acılarla dolu bir yaşam noktalandı. Erdostlar Türk ekinine, Türk tarihine kazındılar. Onlara ulus olarak gönül borcumuz sonsuzdur. Işıklarda uyusunlar…

Kaynak

Erdost, Muzaffer İlhan, “İkinci Yeni-‘Kuzunun Ağzındaki Tilki’”, Onur Yayınları, Kasım 2015

Diğer Yazılar