Telgrafhane / Emeğin yanında, Aydınlanmanın izinde

İçimdeki Sen Çık Dışarı

Sıkışmanın verdiği ıstırabı çenesine vurmuş birinden bahsediyorum. Maşallah öyle bir çene ki kafa bırakmıyor. Bazen çok derinden zayıf bir ses, bazen çok sesli bir kakofoni. Öyle mi deseydim? Böyle mi yapsaydım? Hayatta yapamam. İşim böyle bir hayat tarzını kaldırmaz. Boşanamam. Bir erkeğim ve balet olamam, cinsiyet değiştiremem vs., vs.

Kafa karıştıran, vicdanı devre dışı bırakan  kuşaktan kuşağa aktarılmış, gaipten gelen bu sesler kimin? Hangisi gerekli, hangisi gereksiz? Hangisi yalan, hangisi gerçek?

Elbette nesnel gerçeği yansıtan bir ses dikkate alınmalıdır. Uzmanlar içimizdeki seslerden bir tanesinin çok yararlı olduğunu söylüyor, o da hangisi biliyor musunuz? Kişinin kendi tecrübelerinden yola çıkarak beyinde biriktirdiği bilgileri gerektiğinde, özellikle acil durumlarda kullanması.

Bir örnek vermek gerekirse, yangın söndürmek üzere olan bir mürettebat yanan binanın içinde operasyondadır. Ekip başı, dışarıda telsiz ile personeliyle bağlantı kurmaktadır. Ansızın içinden yükselen bir ses acilen ekibi dışarı çağırmasını söyler. O da buna kayıtsız kalamaz ve tüm ekibi yangın mahallinin dışına çağırır. Çağrının hemen ardından yanan binada büyük bir patlama olur. Beyinle ilgili araştırma Ekip başına bu kararı nasıl verdiği sorulur;

“İçimden bir ses acil olarak çalışma arkadaşlarımı dışarı çağırmamı söyledi.”  Uzmanlar bu durumu şöyle açıklıyor. Tecrübeli itfaiyecinin iç ses olarak adlandırdığı aslında yıllardır biriktirdiği bilgilerin analitik bir süzgeçten geçip sezgisel olarak dışa vurumu.

Bilindiği gibi insan beynine bilgisayar terimiyle saniyede 11 milyon bit veri akmakta, ama biz ancak 40-50 bitlik kısmıyla uğraşabiliyoruz. Beş duyumuz aracılığıyla yüklediğimiz  bu veriler elbette yok olmuyor, depolanıyor. Söz gelişi itfaiyeci ekip başı daha önce bulunduğu yangın ortamlarından edindiği bu verileri hızlıca işliyor. Daha önceki vakalardan duyduğu bir ses, aldığı bir koku onun bir patlama olacağını hissetmesini sağlıyor ve bu güçlü hissiyat ona bir bir ses (kendi sesi )yardımıyla ulaşıyor.

Peki ya içimizdeki ses kendi sesimiz değilse?  Ya davranışların sesiyse? Yani kültürle beyine işlenmişse?

Kültürün tanımlarından biri  “Öteki Kuram” adlı kitapta davranışsal kategorisinde açıklanmış:

Davranışsal: Kültür paylaşılan, öğrenilmiş insan davranışıdır, yaşam yoludur. Kültür öğrenilmiştir, biyolojik olarak miras kalmaz, doğuştan gelmez, fakat öğrenilir. Bir yiyecek ve içecek gereksinimi fizyolojik bakımdan ele alınabilir. Fakat belli bir yiyeceğimi, içeceği veya giyeceği tercih genetik olarak açıklanamaz. İnsanlar kültürü öğrenir. Kültür her öğrenilmiş davranış içinde vardır.”

Bu aktarıma ilaveten davranışları aynalayarak öğrendiğimiz biliniyor. Aslında taklit ediyoruz.

Özünde sanatçı olmak isteyen bir çocuk sırf babası doktor olduğu için tıp okumak istediğini sanabilir ya da muhafazakar bir aile de yetişmiş bir kadın, nereden geldiği tam olarak bilinmeyen, bir takım uyanık ve manipülatif zihinler tarafından üretilmiş kurallar yüzünden özgürce istediği kıyafeti giyemeyebilir.

Kadın içinden geleni yapmak yerine içindeki seslere, anası, babası, kocası, komşusu, çocuğu her kimse kulak vererek kendini bloke veya sabote edecektir. Aksi de olabilir; manevi ve ilahi bir güce sığınmak isteyen kadın o doğrultuda kıyafet seçmek isteyebilir veya sadece denemek isteyebilir, hayat tarzını şekillendirebilir. Gelecek yorumlar yüzünden vazgeçmek zorunda kalabilir. Bu bağlamda binlerce örnek verilebilir..

Dolayısıyla bu garip, kimi zaman anlamsız, acımasız sesleri diri tutmak yerine, tanıdığınız tanımadığınız seslerin kendimize baskı yapmasına izin vermemeliyiz.

Sen kim oluyorsun sorusunu korkmadan sorabilmeliyiz.

Hiç tanımadığımız bir sese kulak verebilmeliyiz; ömrünün bir çocuğunu Yüksekova ‘da dağ, tepe, bayır, koyunlara hamilik yaparak geçiren genç bir çoban nasıl kendini İngilizce Tıp Fakültesinde buluyor ona bakmalı. 5 yaşında elektrik çarpması sonucu sağ kolu omuzundan kesilen bu genç zihin örnek almalı. Kim bilir içinde neler oldu neler , ne kavgalar, ne fırtınanalar koptu? Bu olağanüstü kudreti nereden buldu? Kanımca tek başına beraber vakit geçirdiği koyunların sesine kulak verdi. Koyunların, kuzuların, rüzgarın, doğanın sesini dinledi ve zihnini temiz tuttu.

Onun gibi sesleri uzaklaştırmıyorsak şayet, çok sesli koroyu yöneten bir orkestra şefi olmak denenebilir yoksa bu hayat içeriye sıkışmış kafaları dinleyerek zor geçer.

Belki de en iyisi deliliğe baş vurmaktır.

 “Kim bilmez ki delilik, özgür bir kafanın yiğitçe çıkışları, yüce ve görülmedik bir erdemin ortaya attıklarıyla kapı komşusudur.”  M. De MONTAIGNE

Exit mobile version