Sol Nedir Ne Değildir ya da Bir Dosta Mektup

Sol Nedir Ne Değildir ya da Bir Dosta Mektup

Günay Güner yazdı:

“Sol, sosyalizm, giderek komünizm ezen-ezilen çelişkisine indirgendiğinde yeterince açıklanmış olmuyor. Sol, kapitalizmin emek düzleminde tanımlanır; temel çelişki ve çatışması sanayi, endüstri, fabrika üretim ilişkilerindeki emekçi-sermaye sahibi arasındadır, bu ilişki sürecindeki artı değer sömürüsüdür. Kapitalizm ile emperyalizm birbirinin ürünüdür, sonucudur. Emperyalizmin desteklediği kimlik siyasetiyle solun başat savaşım alanını aşındıran yaklaşımların sol sayılması olanaksızdır. “

Tartışmalarda üç niteliği çok önemserim: Yöntem, nesnellik, düşünce ahlakı. Bunlar olmaksızın yapılan tartışma değil, başka bir şeydir ve onun adını ben bilmiyorum. Şimdi bu üçünü gözeteceğim. Sosyalizmin ve komünizmin kökleri tarihe uzanan insanlık ve bilim, eylem birikimi vardır. Günümüz ve yakın-uzak tarihteki siyasetleri bu birikimin terazisine, ölçüsüne vurur, öyle değerlendiririz; uyumsuzluk büyük ve belirginse eleştirmek hakkını kimse kimseden alamaz. Neden? Çünkü siyasetler gerçekçi belirlendiğinde değerli, kazanımlar, yanlış belirlendiğinde ise insanları, toplulukları kıyımlara uğratan büyük yıkımlar oluşturur. Demem o ki sorumluluğu büyüktür ve yanlış yapanlar sorumluluktan kaçamazlar. Düşünce ahlakıdır bu aynı zamanda.

Bilim dedik. Marksizm, sosyalizm Engels’in de açıkladığı gibi bilimdir. Bilimsellik nedir? Nesnenin oluşturduğu gerçekliğe uygun olmak demektir. Bu ise istatistiklerle, alan araştırmalarıyla, tarihsel karşılaştırmalarla doğrudan ilgilidir. Nesnellik olmadan bir yere varılamaz.

Hakarete varan sözcükleri ve ithamları kullanmak solu kimseye bırakmayan bir kesimde neredeyse alışkanlık oldu. Oysa düşüncemiz güçlüyse başka yollara gerek duymayız, duymamamız gerekir.

Siyasal görüşümü yıllara dayanan bireysel araştırma ve gözlemlerim sonucunda Milli Demokratik Devrim anlayışı, Atatürkçülük, Marksçılık oluşturuyor. Uzak geçmişte kısa süre yakınlık duyduğum ama hele de günümüzdeki akp gericiliğiyle-faşizmiyle kol kola, anlaşılmaz yapısı nedeniyle en ufak birlikteliğim bulunmayan, tam cepheden kınadığım Aydınlık ve yeni adıyla Vatan Partisi öbeğinin, her “ulus” sözcüğü duyulur duyulmaz, ulusçulukla eş tutulması, adeta bize parmak sallama konusu yapılması da günümüzün bir diğer sağlıksız bakışıdır. İnsanın bağımsız düşün süreciyle de ulusçu duyarlık taşıyabileceği nedense akla gelmiyor. Oysa bireyde sağlıklı kimlik yapısının anlamlı bir parçasıdır; Alman, Fransız, Yunan… aydın ulusuna, ülkesine sağlıklı ölçüde bağlılık duyar.

Milli Demokratik Devrim tezindeki milli sözcüğünün ulus sözcüğüyle eşanlamlı olduğunu söylememe herhalde gerek yoktur. MDD’nin önderleri Doğan Avcıoğlu, Mehmet Ali Aybar, Mihri Belli, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu gibi aydınlardır. Hatta edebiyat ve felsefe yönünden Melih Cevdet Anday, Ceyhun Atuf Kansu, Server Tanilli, Oktay Akbal, Nermi Uygur gibi düşün insanlarını eklemek de hiç yanlış olmaz. MDD aynı zamanda, bazı sapmalar bir yana bırakıldığında (sonucu etkilememiştir bu sapmalar,) DEV-GENÇ demektir. Denizler demektir. Deniz Gezmiş’in önderlik ettiği uzun yürüyüşün adını “Tam Bağımsızlık Mustafa Kemal Yürüyüşü” koymuştu.

İş zaten DEV-GENÇ güçsüz düşürüldükten sonra çığrından çıkarıldı. Onlarca kendine komünist diyen fraksiyon, her biri “ben komünistim, siz faşist, sosyal faşist, revisyonist…” iddiasıyla, karşısındakini, öbürlerini kırmaya, öldürmeye başladı. Uğur Mumcu’nun belgelediği de bu gerçekti. Aynı silah bugün bir tarafta kullanılıyor, ertesi gün karşı tarafta kullanılıyor. Silahların geldiği yer “çok komünist” Bulgaristan’daki Kintex adlı şirket ve diğer noktalar. Kaçakçılar Bekir Çelenk, İbrahim Telemen… Gençleri “yarın devrim yapacağız” yanılsaması altında 11 Eylül 1980’e getirip, uçurumdan aşağı bırakmak provokatörlük değilse, aymazlıktır, özgörüsüzlüktür! Canını ortaya koymak kadar, hangi amaç için ortaya koyduğun önemli ve değerlidir. Yoksa ben o özverili insanların özverilerine, eşitlik, özgürlük savaşımlarına her zaman derin saygı duydum. Bu yanlışlara tepkimin altında da saygım yatar. Boşuna çekmiş olmasınlar, diyedir.

Biraz daha senin karşı savlarına gelelim. Militarizme karşı savaşım eğer, laiklerin, aydınlamacıların, Alevilerin…can güvenliğini sağlamak olasılığını tümüyle yok edecek biçimde TSK’yi kafa kesenlerle, cihatçılarla, İslamcılarla, Fethullahçılarla, Suudi Arabistan ordusuyla, IŞİD’le, akp diktatörlüğüyle birlikte harekât yapacak duruma getirmekse, evet bu başarılmıştır. Ama ben bunu sol başarı sayamam.

Akp diktatörlüğü kimlerin desteğiyle kuruldu diye baktığımızda yeni liberaller diye de anılan ikinci cumhuriyetçi, ÖDP ve HDP çevresinden başkasını görmüyoruz. (Ne yazık ki günümüzde bu kanata Vatan Partisi de eklenmiştir.) Bir iki yıldır, işi bittiği için Recep Tayyip Erdoğan’ın bu kesimlere tokat atmaya başlaması gerçeği değiştirmez. Kim bunlar? Ufuk Uras, Ömer Laçiner, Nuray Mert, Murat Belge, Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Halil Berktay, Ertuğrul Kürkçü, Ahmet Altan, Mehmet Altan… daha adını sayamadığım birçokları. 2003’ten 2016’ya kadar tüm ekranları, sözde gazete köşelerini dolgun maaşlarla kapladılar. Yazılarında ve ekranlarda sürekli akp ve Fethullah övgüsü sergilediler. Özellikle gençlerin beyinlerini iğdiş ettiler. Yarattıkları cehennemden ise ilk fırsatta kaçtılar; Murat Belge Birleşik Krallık kraliçesine,, Cengiz Çandar İsveç kralına sığındı. Büyük devrimciler! Bir yorum yazısına bu gerçeğin yüzlerce kanıtını nasıl ekleyeyim. Ülkeyi izlediysen bilirsin. TV kanalları da gazete arşivleri de bunlarla dolu. Hâlâ hata yoktur, diye diretmek öngörüsüzlüktür. Bir tacirde bile basiretli iş insanı olmak niteliği (karinesi) aranır.

Başta belirttiğimiz böylesi bir yapının sol birikimle, Marksizmle, Leninizmle bir araya gelmesi olanaksızdır. Sol, her şeyden önce sınıfsallıktır, emperyalizm karşıtlığıdır. Ulus duyarlığı olmadan emperyalizme karşı olamazsın. Emperyalizmle birlikte Kürdistan kurma hayalinde özellikle gençleri heba edersin. Yetmedi emperyalizmden insan hakları, demokrasi getirmesini beklersin. Batılı sıradan insanın bile, en hafifinden, küçümseyen yaklaşımlarına ben yarım yamalak yurtdışına çıktığımda tanık olduğuma göre, sen de tanık oluyorsundur. Ağzınla kuş tutsan sen esmer tenli doğulusun! O toprakların sahibi onlardır… İşin daha kötüsü, acısı senin topraklarının gizli sahipleri olmalarıdır.

Ergenekon denenin Ergenekon olmadığını bunca kanıta karşın anlamamakta direnmek de ilginç. Düğmeye Erdoğan-Bush görüşmesinde Beyaz Saray’da basıldığını, Erdoğan’ın dönüşünde ise yine operasyonun başlaması için, ABD Ankara Büyükelçiliğinde, Erdoğan’ın katıldığı toplantı yapıldığını CIA istasyon şefleri ve Türk-gazeteci görünümlü Müslüman işbirlikçileri açıklıyor. Yine casusluk, Poyrazköy, Balyoz…operasyonlarının CIA teknik olanaklarıyla, onun casusluk örgütü Fethullah cihatçılarının kadrolarıyla yapıldığı daha nasıl ortaya çıkacak. Hrant Dink’i ulusçular öldürdü, deniyordu, altından kim çıktı? Fethullah! Necip Hablemitoğlu’nu da öyle, Alman gizli servisi diye yayan, Hablemitoğlu’nun katili Fethullah katili olduğu da kanıtlandı. Ne ki sahiplendiğin solcular işte bu Fethullah’ı sivil toplum örgütü diyerek kutsadılar, yere göğe sığdıramadılar. Solu bana gericilikseverlik diye kimse yutturamaz. Cephane diye iki gün öncenin tarihli gazeteleriyle sarılı borular göstermekle kimse beni aldatamaz.

Kontrgerilla 12 Mart 1971 faşistleridir; Ziverbey köşkünde İlhan Selçuk ve diğer yurtseverlere işkence yapan ABD-NATO örgütüdür, 12 Eylül 1980 faşizminin işkencecileridir, AKP’yi iktidara getiren güçtür. Ve bu kontrgerillanın moda deyimle ulusalcıları destekleyip Ergenekonlar düzenleyeceği, hem de elemanı Fethullah’ın örgütüyle ulusalcılık yapacağı akla, mantığa ziyan bir anlayıştır. Fethullah’la birlikte bir solculuk düşünülebilir mi? Ama oldu, yaptılar. Tam tersine kontrgerilla TSK’nin özellikle, kendisine engel olduğunu bildiği deniz kuvvetlerini ve tabii TSK’nin diğer yurtsever unsurlarını “temizle”meyi amaçladı ve liberal solcuların desteğiyle başardı. Temelsiz ordu düşmanlığı strateji bilmemektir, ulusu, halkı emperyalizm karşısında savunmasız bırakmaktır. Emperyalizm adlı yetkin kitabı yazmış, ulusal sorunu incelemiş Lenin’i anlamamaktır. Hatta Castro’nun, Che’nin, Tito’nun, savaşımlarını da anlamamaktır. Küba’nın varlık savaşımı ABD ve Avrupa emperyalizmine karşı savaşım değilse nedir? Sloganları neydi? Ya vatan, ya ölüm! Anadolu’da Mustafa Kemal’in Ya istiklal, ya ölüm ilkesiyle aynı. Denizlerin tam bağımsız Türkiye ilkesi de Türk Devrimini tamamlamak olarak çok gerçekçi bir yaklaşımla ortaya kondu. Ordusuz halkın başına neler geleceğini öğrenmek için Japonların Çinlilere, Amerikalıların Iraklılara, Libyalılara neler yaptığına bakman yeter. Türk Devrimi başarılabildiyse, Osmanlı ordusunun dağıtılmasına Mustafa Kemal sayesinde engel olunmasıyla başarılabilmiştir. 

CHP’nin Atatürk sonrasında devrimci yapısını yitirmesi, aşınması başka, devrim karşıtı olmak başkadır. Nedense ikisini karıştırmak hastalığı da yayılıyor. Üzülüyorum, bu kadar ayrıntı araştırmaktan uzak iddia sahibi olmana üzüldüm. Son ana kadar Denizlerin idamlarını önlemeye çalışanın İsmet İnönü olduğunu nasıl bilmezsin. İdam oylamalarına birkaç CHP milletvekili katılmamıştır. Olan budur ve ben de kınıyorum bu korkakları. İdam edenler Süleyman Demirel öncülüğündeki AP gericileridir, Menderesleri kastederek, “Üçe üç” diye höykürenlerdir. Gerçek, ayrıntılardadır, tonlardadır.

Gerçekten de ucuz solculuk dönemi biteli çok oldu. Bize devrimden sonra ülkeyi mahvetmeden, çıkarlarını, yararlarını koruyarak yönetme birikim ve yeteneğini gösterecek bir sol gerek. Geçmişin ezberlerine takılıp kalanlar, bundan da öte Türk, ulus… sözcüklerini duydukları anda alerji krizine girenler bu işi başaramazlar. Sınıfsal savaşımı benimsemeden ve emperyalizm karşıtı olunmadan solcu olunmaz; dolayısıyla kimlik siyaseti sınıfsal kazanımları da sınıf savaşımını da mahvetmiştir. Ezilenlerin hakları da başka türlü korunamaz. Korunabildiğini sananlar ABD’nin kara ordusu olmayı ABD için ölmeyi öldürmeyi bir anda kabul edebildikleri gibi örneğin Kürt toprak ağalarını ezilenlerden sayıp (Seyit Rıza, Ahmet Türk, Mir Mehmet Fırat, Barzani, Talabani…) ucuz solculuk örneği verebilirler, veriyorlar. Onlardan çok şey öğreniyoruz!

Dersim, Sabahattin Ali, Nâzım Hikmet… 1940 sonrasını Türk Devrimi sanmak yanılgısı yine. Sınıfsal gözle bakılmayınca 90 küsur yılın faturası cumhuriyetin kurucu on yedi yılına kesilip, tüm devrim karşıtı yılların operasyoncuları Atatürkçü sayılıp devrim karşıtı sınıfların, ağa, tefeci, dinci bezirgân, işbirlikçinin ettiği zulümler de cumhuriyetin hanesine yazılıyor. Yine bir, ikinci cumhuriyetçi taktik! Daha önce CHP içindeyken, CHP’den çok hoşnuttularsa, Demokrat Parti neden kuruldu, neler yaptı, diye sorarlar insana. Dersim kıyımını yapan Celal Bayar ve takımı nereye gittiler, Demokrat Parti’ye. Gerçek ayrıntıdadır.

Sol, gerçeklere dayanan başarı hikâyesi gerektirir. Eli yüzü düzgün bir, gericilik karşıtı, emperyalizm karşıtı tarihsel bildiri gerektirir. Sözünü ettiğin solun gerçeklere dayanan bir ileri başarısı yoktur. Halka verdiği zarardan da başka.

Sol, sosyalizm, giderek komünizm ezen-ezilen çelişkisine indirgendiğinde yeterince açıklanmış olmuyor. Sol, kapitalizmin emek düzleminde tanımlanır; temel çelişki ve çatışması sanayi, endüstri, fabrika üretim ilişkilerindeki emekçi-sermaye sahibi arasındadır, bu ilişki sürecindeki artı değer sömürüsüdür. Kapitalizm ile emperyalizm birbirinin ürünüdür, sonucudur. Emperyalizmin desteklediği kimlik siyasetiyle solun başat savaşım alanını aşındıran yaklaşımların sol sayılması olanaksızdır.   

Özgürlük ve Dayanışma Partisi 2019’un son günlerinden birinde adını Sol Parti olarak değiştirdi. “İnadına sosyalizm…” gibi savsözlerle duyurdu. Adı sol olunca sol olunmuyor.

Bilmem ayırdında mısın, Türkiye’de aydınlanmacı insanlar bir varlık yokluk savaşımı içindeler. Hani “yetmez ama evet”çi birilerinin yarattıkları cehennem var ya, işte o cehennemde yaşam savaşı veriyorlar. Oyun değil, şakası yok… Bilmem yeterince açıklayıcı oldu mu? Saygılarımla.

Diğer Yazılar