Nosce Te Ipsum

Nosce Te Ipsum

Selen Erkan yazdı:
“Rüya hünerli bir sihirbazdır, varlıkların boyutlarını ve birbirlerine olan uzaklıklarını değiştirir, yan yana uyuyan kişileri ayırır, birbirine uzaktaki kişileri kavuşturur, kadın bir kaç metre ötesinde uyuyor olsa da adam ona nasıl ulaşacağını bilemez, oysa ne kolaydır iskele tarafından sancak tarafına geçmek.”

“İki insandan biri uyandıktan sonra, “Bugün hiç kimseye zarar vermeyeceğim” dese ve bunu ertesi gün de tekrarlasa hatta bu kelimeleri yaşatsa işte o zaman dünya kısa süre içerisinde değişecektir.”

Anlamsız bir çekişmenin, ego savaşlarının, merhametsizliğin olduğu günümüzde sanırım bunu iki insandan biri değil, hepimiz yapabilsek daha hızlı bir dönüşüm yaşanacaktır. Ne dersiniz? Jose Saramago haklı değil mi?

Çoğumuz Jose Saramago’yu “Körlük” adlı romanının sinema uyarlamasından tanıyoruz. Belki bir gün “Görmek” kitabını da beyaz perdede izleme şansımız olur ama bunu beklemeden önce okuyabileceğimiz ilk eseri “Bilinmeyen Adanın Öyküsü” olsun, pişman olmayacaksınız.

Yarım saat içinde okunabilen bir hikaye olsa; içinde noktalama işaretlerinden sadece nokta ve virgül kullanılsa, karakterler arasındaki konuşmalar arka arkaya akıcı bir dilde ve muzip bir havada sizi gülümsetse; cümleler nasıl tatlı tatlı kelimelerden yan yana gelmiş diye sizi düşündürürken bir de bu hikayeyi 1998 yılında Portekizli yazar Jose Saramago yazmış olsa, elbette Nobel Edebiyat Ödülü almış olması bir tesadüf olmazdı.

Zaten, Jose Saramago vizyon olarak dayatma düşüncelere ve önyargılara karşıt olup; misyon olarak da metaforik anlatımlarıyla kurguladığı hikayelerinde bu düşünceleri eleştirmeyi, sorgulamayı benimsemiş bir yazar. Dolayısıyla “Bilinmeyen Adanın Öyküsü”’nde çizdiği kral karakteri de konumuna haklı gelmemiş, yerini özümseyememiş ve davranışlarını değiştirmeksizin, gelişmeye açık olmadan egosunun tatmin noktaları arasında gidip gelen bir karakteri temsil ederken; öte yandan ana karakterin istediği tek şey kralın kendisine bir tekne vermesi çünkü bilinmeyen adayı bulmak istiyor. Kralın yanıtı ise “Saçma, bilinmeyen ada kalmadı artık” oluyor. Bu noktada ana karakterimizin cevabı “Bilinmeyen ada kalmadığını nerden biliyorsun?” olunca okur bir gülümsemenin yanı sıra yazarın eleştirdiği önyargıları anlayabilir. Bazen böyle cesur cevaplar gereklidir hayatta.

Kralın yanından ayrılan ana karakterimize bir de temizlikçi bayan eşlik eder, o da kendisini bulma yolculuğuna çıkmaya bu cesaretli adamı gördükten sonra  karar vermiş ve saraydan ayrılmıştır. Burada ikili ilişkileri de eleştiren yazar, kadınla adamın konuşmadan geçirdiği gecenin sonunda kadının içinden “Belli ki adamın gözleri bilinmeyen adadan başka bir şeyi görmüyor. “demesiyle devam eder; oysa ki adam kadının güzel olduğunu düşünmüş fakat söylememiştir. Ve insanın yanı başında duran insanı “görmemesi” yani anlayamaması böyle tasvir edilmiştir.

En güzel alıntılardan biri de, kralın tekne isteyen adama “Sen kim oluyorsun da sana bir tekne vereyim?” derken göstermiş olduğu nezaketsizlik ve kendini beğenmişlik karşısında ana karakterin “Sen kim oluyorsun da bana bir tekne vermeyeceksin?” demesidir. Muhteşem bir cevaptır bana kalırsa.

Sonunda kral yine kendi sağ duyusuyla değil ama sırf halkın gözünde kötü duruma düşmemek için tekneyi verir ve ana karakterimizin macerası başlar. Bu yolda yazar bize şu cümlesiyle eşlik eder. “Kim olduğunu bilmiyorsan, kendin olabilmen mümkün değildir.”

Burdan yola çıkarak; Delphi’deki Apollon Tapınağı’nın girişinde yazan “Nosce Te Ipsum” yani “Kendini Bil” sözlerini hatırlayalım. Bence bu sözler bu kitabın özünü oluşturmaktadır. Bilinmeyen ada ile tasvir edilen aslında bizleriz. Hepimiz kendimizi keşfe çıktığımız bir hayata gözlerimizi açıyoruz. Ana karakterimiz bilinmeyen adayı ararken de yazar şunları söyler: “Adayı görmek için adadan dışarı çıkmak gerektiğini, kendimizden çıkmadıkça kendimizi görmemizin mümkün olmadığını düşünüyorum.”

İşte böylece kendimizi bilme yolunda attığımız ilk adımlar kendimizi tanımaya çalışmakla, kendimize sorduğumuz sorularla başlıyor. Gerçek ancak deneyimlenerek öğrenilebilir ve bunu da dışarıdan bir gözle kendimize bakarak başarabiliriz. Güçlü olduğumuz yönlerimiz ve zayıf noktalarımız neler? Sevdiğimiz, sevmediğimiz şeyler neler? Duygularımızın ve motivasyon kaynaklarımızın farkında mıyız? Bunları bildiğimiz noktada seçimlerimiz kuşkusuz bizim lehimize olacaktır.

Kitaba tekrar dönecek olursak , bence bu öykünün bir yazar için en kıskanılası, bir okur için de en anlamlı diğer cümleleri de şunlardır:

“Rüya hünerli bir sihirbazdır, varlıkların boyutlarını ve birbirlerine olan uzaklıklarını değiştirir, yan yana uyuyan kişileri ayırır, birbirine uzaktaki kişileri kavuşturur, kadın bir kaç metre ötesinde uyuyor olsa da adam ona nasıl ulaşacağını bilemez, oysa ne kolaydır iskele tarafından sancak tarafına geçmek.”

Sancak tarafına ancak kendimizi bilirsek geçebiliyorsak, bu yolculuğa çıkmayı denemeye değmez mi?

Diğer Yazılar