Bir Cumhuriyet Piyesinin Düşündürdükleri

Bir Cumhuriyet Piyesinin Düşündürdükleri

H. Olcay Taşlı yazdı:
“Türk Devrimi’nin devrim için eğitim anlayışı, eğitmen projesi ve Köy Enstitüleri ile hayata geçmiştir. Böylece köylerde oluşacak canlanma ve meydana gelecek kalkınma, devrimi daha ileri taşıyacak ve modern köy ve köylü sınıfı sadece piyeslerin konusu değil, gerçek hayatın bir parçası olacaktı.”

Bugün,1932 yılında yayımlanmış bir piyesten söz edeceğim, Erken Cumhuriyet Dönemi’ne ait her eser bende büyük bir heyecan uyandırır; niye mi? Çünkü bu eserler dönemin kimi zaman ruhunu kimi zaman psikolojini çoğu zaman da ideallerini ortaya çıkarır.

İşte elimdeki bu eser dönemin ideallerini anlamak için oldukça öğretici bir eser hatta bir ütopik bir eser olarak adlandırılabilecek bir piyes. Piyesimizin adı: Köy Muallimi. ( Piyesin yazarı Aka Gündüz)

Eser, bir köyde 30 yıl çalışan öğretmene yapılan sürpriz bir kutlama ile başlıyor. Hem eski mezunların ( Köyün yetişkinleri) hem de şimdiki öğrencilerinin hazırladığı kutlamadır bu.  Öğretmen Ünlü Bey, tam 30 yıl önce bugün köye öğretmen olarak gelmiştir.  Köylülerde bugünü köy için bir bayram ilan ederler. Onur konukları da tabii ki Öğretmen Ünlü Bey’dir. Kutlamayı okulun öğrencilerinin, öğretmenleri için besteledikleri marşla başlar. Ardından okulun eski mezunlarından köyün ileri gelenleri konuşma yapar.

Köylüye göre öğretmen, köyü karanlıktan kurtaran bir kahramandır; öğretmenin bakış açısına göre ise her idealist öğretmenin yapacağı bir davranışı gerçekleştirmiştir. Piyeste işlenen konu aslında dönemin en önemli sorununa işaret etmektedir, yani konu bir rastlantı ile seçilmemiş, öğretmene aşılanmak istenen şiarı konu almıştır.

Öncelikle Cumhuriyet o yıllarda istediği vasıfta ilkokulu öğretmeni henüz yetiştirememektedir. Kırsal bölgeye gönderdiği öğretmen, Anadolu’nun sert gerçekleriyle karşılaşınca, çoğunluğu büyük kentlere geri dönmenin yollarını aramaya düşüyordu. İşte bu piyesin özellikle bu konuyu işlemesinin altında yatan neden de budur.

Tesadüfe bakın ki elimde 1932 yılında öğretmen çıkmış Çetin Öğretmenin 1935 yılında yayımlanmış anıları var. Çetin Öğretmen, bir köy öğretmenindir, atandığı kazanın Maarif Memurlar Dairesi’nde öğretmenliğinin ilk gününü anlatır anılarında:

Maarif Memuru odasında, Maarif Memuru Çetin Öğretmen ve müfettiş sohbet etmektedir. “… Mevzumuz daha ziyade meslek etrafında dönüyor, Müfettişin ve Maarif Memurunun ikide bir köyde durmayan, merkezlere kaçmak isteyen Muallim Mektebi mezunlarından bahsetmeleri bu bakımdan bana da itimat etmedikleri hissettirir gibi…”

 Ardından Maarif Memuru Çetin Öğretmeni, bazı kaza öğretmenleri ile tanıştırır,

“ Hararetle konuşuyoruz… İfadelerine bakılırsa hayatlarından memnun değiller… Bana vilayet merkezine nakil arzularından ve teşebbüslerinden bahsediyorlar. Muvaffak olamadıklarına kırıldıkları anlaşılıyor.” (1)

Şimdi piyesin bu konu üzerine eğilmesi daha anlaşılır oldu diye düşünmekteyim; şimdi piyese dönebiliriz. Köyümüzün, Öğretmen Ünlü Bey’e kavuşmadan önce ismi Batakoba’dır. Sokaklarından, sıtmadan dalakları büyümüş sıska çocuklar geçen, veremden erimiş kızları, dere kenarında çamaşır yıkarken kendilerini avutmak için acı türküler yakan köylü kadınıyla, leyleklerin viran minaresini tünemekten çekinen bir köydür Batakoba. Saltanatın unuttuğu bu köye Cumhuriyet ile birlikte ışık doğar, öğretmenin nuru köyün ismini bile sirayet eder, köyün adı artık Işıkoba’dır.

 Cumhuriyet kuruluşu ile birlikte, dini sıfatları kullanarak halkın kanını emen derviş, şeyh gibi dini sıfatlara sahip olan bir sınıfla mücadeleye girişmiştir. O yüzden Işıkoba’nın yetişen yeni nesli, mürteci ve geri kafa gibi sözcükleri hiç duymamıştır.

Ayrıca piyeste köylüye verilen önemli mesajlardan biri de çalışmanın ve üretmenin erdemidir.

Köyün bu önemli günündeki kutlama, köyün okulunda okurken Öğretmen Ünlü tarafından yeteneği keşfedilen, uluslararası heykeltıraş olmayı başarmış Gökçen Işık’ın yaptığı Öğretmen Ünlü’nün heykeli ve yine köyün okulundan mezun olduktan sonra eğitimini devam ettirerek mühendis ve akademisyen olmayı başaran Şahin Işık Bey’in masraflarını ödediği çeşmenin açılışı ile son bulur. Piyes ütopik bir köy yaşamını canlandırması, ister istemez dönemin etkin düşün akımı olan köycülüğü akla getiriyor.

 CUMHURİYET VE KÖYCÜLÜK

 2.Meşrutiyet ile birlikte esen özgürlük rüzgârı, Tanzimat’tan bu yana filizlenen Osmanlı düşün hayatını oldukça zenginleştirmiş ve çeşitlendirmiştir. Milliyetçilik, İslamcılık, Sosyalizm, Halkçılık, Batıcılık akımları tartışılır ve savunulur hale gelmiştir. Özellikle Rusya’dan ve Balkanlar’dan beslenen “Halkçılık” birçok aydının şiarı olmuştur. Tabii ki halkçılığın bu coğrafyada yansıması “Köycülük” olmuştur.

 20. yüzyılda birçok aydın halka ulaşmayı şiar edinmiş ve eyleme geçmiştir. Mesela Reşit Galip, yeni mezun doktor arkadaşları ile birlikte 9 Nisan 1919’da Anadolu’ya geçerek Kütahya’nın köylerinde çalışmaya başlamışlardır. Evlerinde küçük bir dispanser vücuda getiren bu genç doktorlar aynı zamanda bu bölgede Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurulmasında hizmet etmişlerdir.

Bu dönemdeki köycülüğü küçümsememekle beraber şu tespiti yapmamız yanlış olmaz; dönemin köycülüğü ayakları yere basmayan, idealist bir akımdır. Aydın misyonu gereği halka gider, halk hiçbir şey bilmiyordur, idealist ve yurtsever aydın, yukarıdan aşağıya bir uyandırma işlemi ile halkı aydınlatır. Halkın ekonomik durumunu hiç gözetmeyen romantik bir akım olan köycülük, başarısız olmaya mahkûmdu.

Dönemin köycülük anlayışını bir başka örnekle de görelim. Kemalizm getirdiği yeni değerlere tabana yayabilmek için 19 Şubat 1932 günü başta Ankara olmak üzere 14 il merkezinde Halkevleri açılmıştır. Sonra sayıları artan Halkevleri’nde “Köycülük Kolları” kurulmuştur. Köycülük Kolları üyeleri köylere gidiyor, tiyatro gösterileri sunuyor, farklı alanlardan uzmanlar aracılığıyla köylerde tarımın verimliliğini artırmak için çalışmalar yapıyor, köyde hasta olanlar muayene edilerek, ilaç veriliyor, ayrıca gidilen köyün folklorik açıdan incelemesi yapılıyordu. Böylece kent aydını ve insanı ile köylü arasında bir bağ kurulacaktır.

Yalnız “ 1933 yılında Ankara Halkevi ilk köy gezisini düzenlediği zaman, birçok üyeler, aydınlar ve politikacıların katıldığı büyük bir kafile, bir Afrika seferine çıkar gibi, otomobiller ve otobüslerle köye vardılar. İçlerinde hekim, diş hekimi, şair, pedagoji öğrencileri ve Halkevi konuşmacıları vardı. Bilinmeyen bir anakarayı keşfe çıkan bir kafileye yetecek kadar konserve yiyeceklerle donatılmışlardı. Köy alanına bayrak dikildikten, bazı nutuklar söylendikten sonra köyün hastaları muayene edildi. Kafilenin köycü uzmanları köyün ve köylülerin birçok ilginç fotoğraflarını çektiler. Çoğu Ankara’ya dönmek zorunda olduklarından kafile akşam kente döndü, yalnız bir öğrenci grubu köyde incelemeler yapmak üzere kaldı ve bir hafta sonra, onların ne durumda olduklarını görmek üzere, öteki kafileden ilgileri hala sürenler bir kez daha köye geldiler ve hep birlikte geri dönüldü. Halkevlerinden birçoğunun düzenlediği köy gezilerinin bundan öteye gitmemiş olduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz.” (2)

Dönemin köycülük akımının önemli isimlerinden Nusret Köymen 1936 yılına gelindiğinde Köycülük adına yapılanlarla şu sözlerle sorgular:

“ Halkevlerinin kurulduğundan beri Köycülük komitelerinde çalışmış olan arkadaşlara hitap ediyorum:

Arkadaşlar, Halkevlerimiz kurulduğundan beri Köycülük sahasında müsbet, semereli iş olarak ne yapılmıştır?

Cevap vereceğiz:

  • Numune köyü kurduk
  • Köy bahçesi yaptık.
  • Horoz dağıttık
  • Kinin dağıttık, hastalara baktık.
  • Köylerde konferans verdik
  • Köylünün işlerini takip ettik.
  • Bir köyde kanal açtık
  • Bir köyde okuma odası yaptık.
  • Bir köyde tiyatro oynattık.
  • Köy tetkikleri yaptık.

Açık konuşalım arkadaşlar; yaptığımız işlerin hiç olmazsa bir kısmı şüphesiz faydalıdır, fakat en faydalıları dahi parça halindedir ve sürgünsüz kalmaya muhtaçtır. İşlerin bir çoğu ise Kop dağına hurma ağacı dikmeye benzer. Şehirli görüşümüzle, şehirli duyuşumuzla köy ve köylü hakkında daha uzun zaman kıt kalmaya mahkûm bilgimizle ne kadar idealist, ne kadar cevherli olursak olalım doğacak en parlak fikirlerle köyde yapacağımız işler köye yabancı kalacak, köyde tutmayacaktır.” (3)

 Köycülük, köyü ve köylüyü tanımadan planlanan ve atılan adımlar,

 dönemin romantik ruhuna yenik düşmüş; yukarıdaki örnekte olduğu gibi piyeslere ve edebi eserlerle öğretmene bir ruh aşılanma çabası ve Halkevleri’nin Köycülük Kolları gibi idealist girişimlerle sınırlı kaldığı için başarısız olmuştur.

DEVRİM İÇİN EĞİTİM

1920’de fiilen başlayan, düşünsel gelişimi ise Osmanlı’nın son iki yüz yılında aramamız gereken Kemalizm, devrimi kökleştirmek ve daha ileri götürmenin yolunu bir üst yapı kurumu olan eğitimde bulmuştur. Sonuçta eğitim üst yapı kurumu da olsa alt yapıya yönelik atılacak adımlara hızlandırıcı bir etkisi olduğu bilinmektedir; ayrıca Kemalizm’in devrimi kökleştirmek ve daha ileri götürmek için ulaşması gereken halkın %80’ini köylerde yaşıyordu. O yüzden köye yönelik atılacak adımlara gereksinimi vardı.

1935’den sonra Devrim’in lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün bir hamlesi hem doğru bir köycülük modeli arayışına hem de devrim için eğitim anlayışının hayata geçişinin önünü açmıştır.1935 yılının Haziran ayında Milli Eğitim Bakanlığı’na Saffet Arıkan getirilmiştir. Saffet Arıkan ilk yaptığı işlerden beri Cumhuriyet’in kanayan yarası olan ilköğretime çözüm bulması için İsmail Hakkı Tonguç’u İlköğretim Müdürlüğüne getirmiştir. 1935 genel nüfus sayımı sonuçlarına göre 40.000 köyden 32.000 köyün nüfusu 400 den az, geri kalan 8000 köyün nüfusu ise 400’ün üzerindedir. Nüfusu 400’den az olan bu 32 000 köyün 1600’ ünde yani %50’sinin nüfusu 150’den azdır. Toplam 40 000 köyden ancak 4959’unda ilkokul öğretmenli okul vardır. Bu verilere göre 35 000 köyde okul yoktur. Cumhuriyet henüz kırsala eğitim götürememiştir. Kırsala gönderdiği az sayıda öğretmen de kırsaldan kaçmaktadır.

Tonguç, bu büyük sorunu kısa sürede çözüm getirmek için öncelikle eğitmen projesini sonra da herkesin bildiği Köy Enstitülerini hayata geçirmiştir. Tonguç’la birlikte romantik köycülüğün de sonu gelmiştir. Nasıl mı?

Artık her şeyi bilen aydının, hiç tanımadığı bir toplumu ve onu hiçbir şey bilmediğini düşündüğü bir halkı uyandırma çabası gibi, romantik bir anlayışın sonuna gelinmiştir; köylüyü uyandıracak aydın, yaşamındaki tüm zorluklara rağmen çelik iradesi ile yılmamış ve mücadele vermiş olan Türk köylüsüdür.  Hastalıklara, doğaya ve güçlü devletlere karşı hep mücadele veren Türk köylüsü, yetiştirildiği takdirde her işin altından kalkabilecek bir cevhere sahiptir.

“Her işe temel ve malzeme olabilecek madde köye gömülü idi. Köy ve tabiat, bütün cevherlerinin içlerinde saklıyordu. Bundan evvel ki devirlerde olduğu gibi, köylüyü değil, tabiatı emmek gerekti…” (4)

Türk Devrimi’nin devrim için eğitim anlayışı, eğitmen projesi ve Köy Enstitüleri ile hayata geçmiştir. Böylece köylerde oluşacak canlanma ve meydana gelecek kalkınma, devrimi daha ileri taşıyacak ve modern köy ve köylü sınıfı sadece piyeslerin konusu değil, gerçek hayatın bir parçası olacaktı.  1946’ya gelininceye kadar dönemin CHP’ si içindeki gerici kadroyu fazlası ile rahatsız eden Köy Enstitüleri, 46’da yaratılan ilk fırsatta darbeyi vurarak önce işlevsizleştirilmiş; ardından aşağı yukarı aynı gerici kadronun nüvesini oluşturduğu Demokrat Parti tarafından sonlandırılmıştır. 1946’da yapılan bu müdahale sadece devrim için eğitim anlayışının temelini oluşturan Köy Enstitülerinin işlevsizleştirmemiş, aynı zamanda karşı devrimin Kemalizm’e karşı en büyük zaferini getirmiştir. Böylece hedeflenen köy ve köylü, piyeslerin konusu olarak kalmıştır.

  1. M. Ferid KARSLI, Köy Öğretmeninin Anıları, Köyhocası Basımevi, Ankara,1935, s.20-21
  2. Fay KİRBY, Türkiye’de Köy Enstitüleri, Güldikeni Yayınları, 2000, s.67
  3.  Nusret Kemal KÖYMEN, Köylü Hanı, Ülkü 1936, c. 7, sayı 40, s.29
  4.  İsmail Hakkı TONGUÇ, Canlandırılacak Köy, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1940, s.12

Diğer Yazılar