Yakup Kadri ve Bir Utanç Hikâyesi: Sodom ve Gomore

Yakup Kadri ve Bir Utanç Hikâyesi: Sodom ve Gomore

Süleyman Kalman yazdı:
“Sodom ve Gomore’yi bitirdiğinizde, İstiklal Harbi’miz ile ilgili gerçekler, halkın savaşa ilgisi, tepkisi, kurtuluş mücadelesinin düşmanla savaşım yanında ya da belki de ondan daha çok içerideki cehaletle, ataletle ve ihanetle savaş olduğu gerçeği yüzünüze sert bir biçimde çarpar…”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu,erken dönem Cumhuriyet edebiyatının önemli isimlerinden. Yalın, çarpıcı anlatımı, sadece edebiyatçı kimliği ile değil fikir adamı olarak da ülkeye hizmetleri, yüzyıllarca süren kırımlar ve savaşlar sonucunda kadro oluşturmakta zorlanan yeni rejime, “Kadro dergisi” ile bir yön, bir içerik verme çabaları ve Cumhuriyet ideolojisine katkıları unutulmaz.

Yakup Kadri’nin istiklal harbini bir yedek subayın gözünden anlattığı Yaban, unutulmaz eserlerinin başında gelir ve yazar burada aydın-halk çelişkisini, Anadolu işgaline karşı halkın duyarsızlığını, umursamazlığını, bıkkınlığını, boş vermişliğini insanı sarsan satırlarla dile getirir.

“Şimdi ne görüyorum? Anadolu… Düşmana akıl öğreten müftülerin, düşmana yol gösteren köy ağalarının, her gelen gasıpla bir olup komşusunun malını talan eden kasaba eşrafının, asker kaçağını koynunda saklayan zinacı kadınların, frengiden burnu çökmüş sahte sofuların, cami avlusunda oğlan kovalayan softaların türediği yer burasıdır.”

Peki, Anadolu halkı, işgale karşı duyarsızdır da, payitahtta yaşayanlar çok mu umursamaktadır onurlarının ayaklar altına alınmasını, vatanlarının esaretini?

İşte, Yakup Kadri, İstanbul’daki işgalin arka yüzünü de, Sodom ve Gomore’de anlatır, utanmayı bilenlere çok büyük dersler verecek bir üslupla.

Falih Rıfkı’nın Zeytin Dağı’ndaki, 1. Dünya Savaşı’nda Alman işgaline uğramış Belçika halkının  (oysa iki farklı dil konuşan, biraz yapay bir millettir Belçikalılar), işgalcilere gösterdiği dirence, ulusal bilince ve onları nasıl “yalnızladığına” yönelik gıptasını daha iyi anlarsınız Sodom ve Gomore’yi okuyunca.

Sodom ve Gomore, eski Ahit’te, akla gelen, gelmeyen ahlaksızlıklar sonucunda, Tanrı’nın helak ettiği toplulukları anlatan ibret alınası menkibelerdir.

İşte, Mondros’la, Sevr’le beli kırılmış Osmanlı toplumunun önde gelenleri ve İstanbul sosyetesi, Atatürk’ün deyimiyle  “üst üste gelen milli musibetler”, Karlofça’dan beri süregelen gerileme sürecinde üstünlüklerini kabul ettikleri “Düvel-i Muazzama”nın suyuna gitmek, onlara boyun eğmek, işbirlikçi olmak dışında bir seçenek görmüyor, sadece vatanı değil, evlerini, varlıklarını, hatta ırzlarını ve namuslarını da onların hizmetine sunuyorlardı. Bunda da bir beis görmüyor, bir hicap da duymuyorlardı. Onun içindir ki işte, Kuva-i Milliye aleyhine fetvalar çıkarılıyor, Mustafa Kemal hain ilan ediliyor, Ali Kemal başta olmak üzere İstanbul basını tarafından olmaz bir hevesin peşinde koşan maceraperestler olarak gösteriliyorlardı.

Romanda, baş karakterlerden Leyla’nın nasıl İngiliz subaylarıyla oynaştığını, ona âşık dayı oğlu Necdet’in, Osmanlı aydınını temsil eden pısırıklığını, mıymıntılığını ve çaresizliğini, İngiliz subaylarının İstanbul’u bir eğlence ganimeti, bütün oryantalist heveslerini tatmin edecek bir “orji” âlemi olarak görmelerini, sırf işleri yolunda gitsin diye savaşı ve felaketi menfaate dönüştürmeye çalışan o dönem iş adamlarını ve sosyetesini görürüz.

Bir, Cemil Kâmi vardır, bu ataletten, bu sahte sefahatten kendini kurtaran ve Anadolu’ya geçip, Kuva- Milliye’ye katılan. Galatasaray Liseli, tıbbiyeli Cemil Kâmi.

Ve kurtuluşa yakın içinde binbir umutla İstanbul’a döndüğünde, yılgın, pejmürde, sevdiği kızı İngilizler’e kaptırmış Necdet’le aralarında şu diyalog geçer:

“Hey, ya Rabbim!. Şu zavallı İstanbul da az zaman içinde neler gördü.

Necdet gözleri dolu dolu:

-Evet, bizi iliklerimize kadar çürüttüler! dedi.

Öbürü hemen kendini topladı:

-Yok canım, bunların hepsi geçer, unutulur. Ateş her şeyi temizler. Beni de kendin gibi ümitsizliğe düşürme…

Ve Cemil Kâmi tekrar etti:

-Ateşin temizlemediği pislik yoktur.”

Sodom ve Gomore’yi bitirdiğinizde, İstiklal Harbi’miz ile ilgili gerçekler, halkın savaşa ilgisi, tepkisi, kurtuluş mücadelesinin düşmanla savaşım yanında ya da belki de ondan daha çok içerideki cehaletle, ataletle ve ihanetle savaş olduğu gerçeği yüzünüze sert bir biçimde çarpar.

Sonsuzluğa uğurladığımız bu mert, bu açık sözlü, bu üretken ve bu iyi ki varmışlar, iyi ki bu aydınlanma mücadelesinin iç yüzünü, arka cephesini bize anlatmışlar diyeceğimiz, Yakup Kadri ile, Falih Rıfkı ile, Halide Edip ile, Reşat Nuri ile onur duymamıza, onları saygı ile anmamıza yol açar.

Ve derler ki, Atatürk, işte bu umursamazlık, bu işbirliği, bu aymazlık yüzünden kızdığı İstanbul’a kurtuluştan yıllar sonra adım atmıştır, kim bilir belki de “ateş tüm pislikleri temizledikten sonra”…

Diğer Yazılar