Bugünlerde Yine Okunması Gereken Kitap: Zeytin Dağı

Bugünlerde Yine Okunması Gereken Kitap:  Zeytin Dağı

Süleyman Kalman yazdı:
“Asıl önemli gözlemlerden ve vurgulardan biri de milliyetçilik ve vatanseverlik hisleri ile ilgili olanlar: “…Belçika’da vatansever bir memleket havasının, bir düşmanı nasıl yalnızlayacağını gördüm. Sokakta, kahvede, otelde Almanlarla temas eden hiçbir yerli yoktu. Büyük Harpte Brüksel’i görmüş olan bir Türk için, Mütareke İstanbul’unu düşünmek ne kadar acı ve düşündürücüdür.”

Zeytin Dağı, Kudüs’te. Bir zamanlar bizim olan ya da bizim sandığımız yerlerden. Falih Rıfkı Atay, asker olarak bulunduğu bu bölgeye ve gençliğine duyduğu özlemle, bize 1.Dünya Savaşı’nın ve imparatorluğu kaybedişimizin hikâyesini anlatıyor. Kanal Harekâtı sırasında, 4.Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın emir subayı olarak yanında bulunmuş yazarın gözlemleri, anıları, çözümleme ve yorumları hem geçmişe, hem de günümüze ışık tutacak nitelikte. Bunlardan altını çizdiğim bazılarından alıntı yapacağım. Bu alıntıların bir kısmına yorum yazacağım. Bir kısmının yorumunu ise okuyana bırakacağım. Yüz yılda ülkede neyin değişip, neyin değişmediğine, geçmişle bugünün benzerliğine dikkat çekmeye çalışacağım.

“Her şeyi büyük ve yeni bir Osmanlı ordusundan ve bu orduyu kendi gençliğinden bekliyorduk.”

Bu cümle size bir çağrışım yapıyor mu? Demokrasi ile yönetildiğimiz sadece bir sanı mı, yoksa demokrasi bizim için bir lüks mü?

“O zamanın gençliği; çabuk sever, çabuk inanır ve bağlanırdık.” Şimdi böyle bir gençlik var mı? 70’lerin gençliğini hatırlatıyor bu saptama biraz değil mi? O zamanki idealist gençler, değişime inanan ve onu arzulayan bir coşkuyla, hatayı da delikanlılıkla sarıp sarmalıyorlardı.

Enver Paşa’yı “diktatör” başlığı altında ele almış yazar. Onun hakkında çok şey söylemese de, anlattığı bir olay onun ruh durumunu çok güzel betimliyor.

“Enver’i, binbaşı iken Edirne’de bir arkadaşının, Selahaddin Adil’in tavsiyesi ile tanımıştım. Edirne’yi henüz almıştık. Ben karargaha gittiğim vakit, sınırdan dönmüştü.

-Bizim halimize bakınız. Şimdi Mustafa Paşa’da köylüler bana ihtiyar bir adam getirdiler. Kız arayan Bulgarlara köylü kızları haber verip teslim etmiş. Siz olsanız bu adama ne yaparsınız?
-….

O vakitler pek de yukarı kıvrık olmayan bıyıkları altından gülümseyerek:

-Beni günaha soktu. Dayanamadım, öldürmeğe mecbur oldum, dedi.”
Enver Paşa’nın ruh halini ne kadar güzel anlatıyor değil mi? Bu adamın en zor dönemlerinden birinde ülkenin başında olması nasıl bir talihtir acaba?

Yazarın, insanımızla ilgili değerlendirmeleri de çok gerçekçi ve hâlâ geçerliliğini koruyor. Örneğin askere giden gençlerle ilgili şu saptamalarına kulak vermekte yarar var.

“Bir disiplin kadrosu içinde anonim kalmak Türk gençlerinin hoşuna gitmez. Meşrutiyet gençliği gibi Cumhuriyet gençliğinin de başlıca eksiği budur. Her gün aramızdan iltimaslıların ayrıldığını görüyorduk. Sivil vazifeler daha cazibeli idi.”

Anadolu dışındaki Osmanlı topraklarının “milli”liği konusundaki şu cümleler de çok anlamlı:

“Floransa ne kadar bizden değilse, Kudüs de o kadar bizim değildi. Sokaklarda turistler gibi dolaşıyoruz. Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş, ne de vatanlaştırmıştık. Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi… İmparatorlukların sanatı sömürge ve milliyet işlemektir. Osmanlı İmparatorluğu, Trakya’dan Erzurum’a doğru, koca gövdesini yan yatırmış, memelerini sömürge ve milliyetlerin ağzına teslim etmiş, artık sütü kanı ile karışık emilen bir sağmal idi.”

Osmanlı bir sağmaldı gerçekten ama bu ondan ayrılan halkaların kendilerinin sömürüldüğü yalanı ile “millet” olmalarını engelleyemedi. Bugün Arap, Arnavut, Sırp, Bulgar milliyetçilikleri bu aforizma üzerine kuruludur.

Falih Rıfkı, kitabında daha çok Cemal Paşa’nın Suriye’de ve Kanal Seferi sırasında yaptıklarını anlatır. Ama Cemal Paşa’yı çok fazla eleştirdiği yolundaki yaklaşımlara da karşı çıkar. Belli ki aralarında ekmek-tuz hakkı vardır. Onun Cemal Paşa’nın Arap ayrılıkçılığına karşı geliştirdiği çözümlerle ilgili paragrafını buraya aynen aktarıyorum. Neye benzediğine okur karar versin.

“Cemal Paşa bir taraftan zor, bir taraftan imar ve ıslah siyasetleri kullanılarak, Araplık cereyanının durdurulacağı fikrinde idi. ”

Falih Rıfkı’nın İslamiyetin kutsal mekanlarını ziyaretiyle ilgili düşünceleri bugünün en ileri bir kafasından bile çok daha ötede göründü bana. Günümüz Türkiye’sinde demokratlık iddiasındaki iktidar sahipleri bu düşünceleri taşıyanlara neler yaparlar, varın siz düşünün.

“Medine kasabası birkaç boz renkli hurma gövdesinden belli olur. Çocukluktan beri hazretsiz, aleyhisselamsız, titremeksizin ve korkmaksızın ismini ağzımıza alamadığımız Peygamberin şehrindeyiz. Eski, müphem ahret hayaletlerinin içimde kımıldadığını hissetmeli idim.

Bu his, Medine’de büsbütün biter. Medine, Peygamber ölüsü ile tüccarlık eden bayağı ahlaksız simsar yuvalarından biridir. Her Medineli uzaklardan gelen saf halka, bu harap ve pis çöl köyünün taşını, toprağını, kuyu suyunu kırk defa öptüre öptüre satar.”

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Araplarla ilgili -artık biraz üstü örtülse de- bilinen gerçek bizi arkadan vurmalarıdır. Bu arkadan vurma olayı, bizim bakış açımızı mı yansıtıyor acaba sadece? Öyle ya bize göre müslüman olan toplumlardan böyle bir şey beklenemezdi. Türk insanı hatta aydınlarımız ne yazık ki milliyet bilincinin, akımının farkında değildi. Ancak, kabile düzeninden ulus haline geçmeyi becerememiş bu topluluklardan da –haliyle- böyle bir darbe beklenmiyordu açıkçası. Şimdi, yazarın Razva-i Mutahhara ziyaretinin sonunda büyük bir hayalkırıklığı ile ele aldığı şu satırlara bakalım.

“Yarın öbür gün, Arap çeteleri ile sarılacaksınız. Peygamberin torunları, Razva’nın yeşil kubbesine kurşun atacaklar. İstanbul elden gidiyormuş gibi telaşlanarak, size Anadolu’nun bağrından Türk yavruları göndereceğiz.

Siz, Peygamber torunlarının ateş ve açlık çemberi içinde, bir hurma kurusu bulamayıp deriniz iskeletinize yapışmış ölürken, Anadolu çocukları iskorpitten çürüyüp düşen ağızlarının yaraları içinde, kavrulmuş çekirge çiğnemeye çalışarak, Fatma’nın, Ebubekir’in, Ömer’in ve Muhanmed’in sandukalarını savunacaklar.”

Sonra, İttihat ve Terakki’nin liderleri arasındaki gizli, açık çekişmeleri anlatır. Her halükarda, Cemal Paşa’yı daha akıllı, daha çağdaş daha aklı-selim olarak görür.

“Keşke Enver yerine Cemal, Harbiye Nazırı olsaydı. Birinci Dünya Harbine girmezdik ve batmazdık,” der.

Acaba tarihin gidişini yalnızca şahıslara bağlı kılmak ne derece doğru? Osmanlı Devleti’nin bugün yarın yıkılması esasen o dönem için mukadderdi. Belki Enver Paşa yıkılma sürecini hızlandırmış, bir katalizör görevi görmüştür.

Ya, Arap topraklarına akıtılan altınlar. Sadece can vermek de yetmemiş bize. Oralarda bu yoksul halkın varını yoğunu da heba etmişiz. Boşuna yazmamış Tevfik Fikret şu dizeleri;

“Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını

Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini

Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.

Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini…”

“Silahlar, toplar, altınlar, develer ve erzak, hepsini, hepsini verdik. Ve bütün seferden bize yine ve yalnız bir Türk çocuğunun isimsiz, nişansız, mezarından başka bir şey kalmadı.”

Dönemin yöneticilerinin dünyaya bakışındaki yetersizliği de çok iyi tespit ediyor yazar.

“İttihat ve Terakki başkanlarının milletlerarası meseleler ve davalar hakkındaki fikirleri, önceki kuşaktan daha esaslı olmamıştır.”

Asıl önemli gözlemlerden ve vurgulardan biri de milliyetçilik ve vatanseverlik hisleri ile ilgili olanlar: “…Belçika’da vatansever bir memleket havasının, bir düşmanı nasıl yalnızlayacağını gördüm. Sokakta, kahvede, otelde Almanlarla temas eden hiçbir yerli yoktu. Büyük Harpte Brüksel’i görmüş olan bir Türk için, Mütareke İstanbul’unu düşünmek ne kadar acı ve düşündürücüdür.”

Sonuçta; Anadolu insanının neden savaştığını bilmeden, bir “sarf malzemesi” olarak kullanılarak, sağda solda heba edilmesinin üzerinde “acıyla” duran yazar, tren istasyonlarında günlerce askere gitmiş oğlu Ahmed’i arayan bir anne aracılığıyla bize seslenmektedir.

“Ahmed’i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürebilecek bir haber verebilsek… Fakat biz Ahmed’i kumarda kaybettik!”

Yenilgi sonrası bakımsız, ücra Anadolu topraklarından geçerken, Cemal Paşa’nın nedamet getirip keşke buralarda görev yapsaydım, dediğini anlatır. Ama biliyoruz ki, ömrü vefa etmemiştir Paşa’nın Anadolu’da görev yapmaya. Ya da Anadolu’yu yeni ve anlamsız serüvenlere sürüklemeye…

Bitirirken söyledikleri ise şunlardır Falih Rıfkı’nın:.

Mustafa Kemal, Büyük Harbe girmek aleyhinde idi: Kafa ve sanat adamı olduğu için.

Mustafa Kemal Kurtuluş Harbini bırakmak fikrinde asla bulunmadı: Vatan adamı olduğu için.”

Ve tarih, talih ya da millet… Ne derseniz deyin, bir devrin, bir asrın, bir imparatorluğun bittiği anda insanımızı “yurttaş”, devletimizi “cumhuriyet”, yönümüzü “çağdaşlık” yapacak bir önder armağan ediyordu bize.

Diğer Yazılar