DE-KEMALİZASYON

DE-KEMALİZASYON

Ömer Atagenç yazdı:
AB’nin “Kemalizmden kurtulun” reçetelerini kendine görev belleyen yeni sol, Kemalizm ile demokrasi arasında yarattığı yapay ayrımları daha da genişleterek kitleleri biçimsiz bir tercih noktasına getirdi…

Daha bilindik bir tabirle Kemalizmden “arınma”… Bu kavramı nereden buldun diye soran olursa SBKP’nin 20. Kongresi’nden sonraki sürecin de-Stalinizasyon olarak tanımlanmasına bakabilir.

Türkiye siyasetinin çok uzun bir dönemi siyasetin Kemalizmden arınmasını içermektedir. Hele ki 2. Dünya Savaşı’nın sancılı yıllarından kurtulan memleketin “denge” halinden yeni bir bağımlılığa sürüklenmesine doğru gelişen süreçte yaşanılanlara bakıldığı zaman.

Türk sağı için Kemalizmden arınmak hiç zor olmadı. Mustafa Kemal’e en yakın görünenler, devletin yeni rejiminde “muhafaza” arayan aydınlar İnönü devriyle birlikte ibreyi çok çabuk kırdılar.

Bir yanda dini hassasiyetleri ve kültürel gerilemeyi(!) bahane eden muhafazakarlar diğer yanda yurtsever-demokratik milliyetçilikten ırkçı-Turancılığa savrulan aşırı milliyetçi kanat retorikteki saygısını(!) pratik siyasette tek parti dönemine küfür etmeden güne başlayamayarak gösterdi.

“Din düşmanlığı”ndan “gavur hayranlığı”na yaşanılan her sorunun müsebbibi olmaya tek adaydı Kemalizm. Neticede Kemalizm, Necip Fazıl’ından Cemal Kutay’ına, Nihal Atsız’ından Cevat Rifat Atilhan’ına kadar sağın tüm renklerinin kum torbası haline geldi. Kemalizm öyle bir şeydi ki “milli ve manevi” değerlere bağlılığın derecesi tek partiye edilen küfürle doğru orantılıydı.

27 Mayıs sonrasında kitleler yeni anayasa ve yeni toplumsal düzenle yeniden nefes almaya başlarken, Mustafa Kemal’in devrimci mirası sosyalizme doğru taşlarını döşemeye başlamışken daha büyük bir itiraz solun içinden gelecekti.

Yön ve MDD’nin yaşamları boyunca yalnız kaldığı bu mecrada Mustafa Kemal’in sözlerini parti programlarına koyan TİP bir süre sonra çark etti. Eylem Dergisi’nden Emin Türk Eliçin, Ant Dergisi ve  İdris Küçükömer gibi öznelere ilaveten tüm bunların üzerinde memleketin tüm sorunlarını Batılılaşmada ve bunun esas temsilcisi olan Kemalizmde arayan Kemal Tahir…

Avcıoğlu ve Belli gibi aydınların esas müdahalesine “68 Hareketi”nin eylemsel desteği gelince Mustafa Kemal layık olduğu pozisyonunu bir müddet daha devam ettirmesine rağmen 12 Mart dozeri yalnızca solun üzerinden değil Kemalizmin üzerinden de geçecektir. 74 affıyla yeniden toparlanan solun Kemalizmle açılan mesafesi her geçen gün bir parça daha artarak eleştiri sürecinden inkara doğru bir dönüşüme tanık olunacaktır.

Ortanın soluna dahi Kemal Tahir üzerinden sirayet eden “merkeziyetçi bürokrasi” eleştirisi, İsmail Cem’in “devlet devrimciliğinden halk devrimciliğine” söylemi, Kemalizmin ideolojik kalesi CHP’nin yarattığı siyasal heyecan içinde görmezden gelinmiş, CHP dışında kalan solun Mustafa Kemal’in devrimci mirasına deyim yerindeyse ihtiyacı kalmamıştır.

Kemalizmden “arınma” meselesini geçmiş dönemin muhasebesinin merkezine oturtan sol, kendi hatalarına daha büyük günah keçisi bulamamış, Kemalizme bakarken basit bir biçimde “burjuvazi” ve “milliyetçilik” virüslerinin kendi örgütlerine zerkedilmesi olarak değerlendirmeyi uygun görmüşlerdir.

Sol için Kemalizm artık sosyalizme ulaşmaya çalışan devrimcilerin ayağında bir prangadır. Bunu yaparken de “Kürt sorununu” merkeze oturtup milliyetçiliği başka bir yerde tutarak “sınıf mücadelesinde” nereye doğru adım attıklarına dair en ufak bir muhasebe bulmak mümkün değildir. Ama her şeyin bahanesi hazırdır: “T.C. ezen milliyetçilik- Kürt sorunu ezilen milliyetçilik”.

1938 sonrası yaşananları dahi Mustafa Kemal’e ihale etmekten kaçınmayan toptancı bir tarih anlayışı bulduğu yeni “günah keçisi”nde stres atmayı kendi açılarından bir “ilerleme” olarak görecektir. Uğur Mumcu’dan İlhan Selçuk’a, Ceyhun Atuf’tan Mümtaz Soysal’a kadar sosyalizm demekten korkmayan bir birikimin varlığını 9 Mart’ı bahane edip “küçük burjuva milliyetçiliği” yaftasıyla inkar eden bu tavır kendi günahlarından arınmanın metodunu Türk sağından edinmeyi tercih edecektir.

Devletin, ordunun, siyasi partilerin, kadro içi çelişkilerin varlığına dair en ufak bir analiz yapmadan 1923’ten 1990’lara uzanan süreçteki tüm karanlık delikleri Mustafa Kemal’in fotoğrafıyla kapatmaya çalışma kolaycılığı oldukça yüzeysel bir geriye dönük okumayı da beraberinde getirmiş, 2002’den sonra hızlanan bu niyet okuyucu tarih analizleri yeni siyasal sürecin ruhuna uygun bir tarih yazımının da temel taşlarını döşemiştir.

Askeri darbelerden özelleştirmelere, DGM’lerden “Cumartesi anneleri”ne kadar her taşın altında Kemalizm arayan, 1938 sonrası Türkiyesi’nin Mustafa Kemal’in ideal devletiymiş gibi gösteren (sanki yaşadığı dönemde ideal devletini kurabilmiş gibi) toptancı yaklaşım, yaşadığı gündeki makro sorunları da kimi zaman bir yana bırakıp geçmişi yerle yeksan edebilmek için en dar alanlarda en küçük sözlü anlatılara dahi itibar etmek zorunda kaldı. Sonucu baştan belli “tarih” kitaplarına, kendi söylemini destekleyen belgeler haricindekileri dahil etmeden “sarsılmaz bir gerçeklik” inşa etmeye çalıştı.

Yeni dönemin iktidarlarına da göz kırpan “yeni sol”, küreselleşmenin her türlü saldırısına “demokratikleşme” diyerek Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal ve kamusal savunma mekanizmalarının zayıflatılması için var gücüyle çaba sarf etti. AB, sivil toplum, küresel ekonomik entegrasyon vb. kavramlar aklıselim bir tartışmanın değil, Cumhuriyetin kırıntı halinde kalmış birikimine saldırının fetişleştirilmiş araçları haline geldi.

“Tek yol devrim”den “tek yol demokrasi”ye uzanan söylem değişikliği içinde evrensel demokratik değerlere ait her kavramı kendine mülk edinen “yeni sol” bu kavramları savunabilmenin kullanma kılavuzunu da kendi kendine yazdı. AB’nin “Kemalizmden kurtulun” reçetelerini kendine görev belleyen yeni sol, Kemalizm ile demokrasi arasında yarattığı yapay ayrımları daha da genişleterek kitleleri biçimsiz bir tercih noktasına getirdi.

Artık yeni dönemde demokratlığın derecesi Mustafa Kemal ve tek parti dönemine yapılan eleştirilerin sertliği ile doğru orantılı haline geldi. Mustafa Kemal’i ve tek parti dönemini aydınlanma ve demokrasi ekseninde savunmak bir “hastalık” olarak tarif edildi. Kimin yazdığı belli olmayan ve dönemin politik modasından öteye gitmeyen bu kurallar sanki üzerinde konuşulamayacak kadar kesinleşmiş bir gerçeği ifade ediyordu.

Türkiye Kemalistler “geride kalmış, diktatörlük isteyen romantikler” iken Kemalizm karşı tarihsel süreç içinde ne varsa, hangi radikal görüşleri savunuyor olursa olsun, aslında bir saniye dahi yan yana duramayacakları her kesim bir damla da olsa “demokratlık” barındırmaktaydı. Halkı boydan ikiye bölen bu sığ toptancılığı değişen koşullara ayak uydurma kisvesi altında kitlelere devlet desteği ile dayatan yeni hegemonya, kendine hak gördüğü bu yöntemi mesele Kemalizm olduğunda “devlet eliyle ideoloji” dayatmak olarak itham etti.

Sermayesi de, kültürel birikimi de, vakıfları ve dernekleri de, yayınevleri de 12 Eylül sonrası inşa edilen yeni devletin yeni ideolojisine mihman olan “eski solcu” aydınlar Kemalizm ile Türkiye solu arasındaki tarihsel bağların koparılmasını memleketin en büyük sorunu olarak görmekten kendini alıkoyamadı. Projesine karşı duran herkeste ve her şeyde Mustafa Kemal’in suretini arayan, sözde savunduğu kitlelerin nabzını tutmadan Kemalizme karşı pozisyon almış herkes adına konuşma küstahlığını kendinde bulan yeni dönemin entelektüelleri kendi önyargılarına “kitlelerin duygularına tercüman” olma iddiasıyla meşruluk kazandırmaya çalıştı.

Gezi olayları gibi önemli bir toplumsal krizde dahi Kemalistleri yok sayacak kadar toplumuna yabancılaşmış bir zihin “Kemalistler bu toplumu anlamadı” diyecek kadar insan aklıyla dalga geçmeyi bir sorun olarak görmediler.

Geçmişi çok daha eskiye gitmesine rağmen 12 Eylül’de ete kemiğe bürünen “de-Kemalizasyon” memleketin her yerini kanserli hücreleri ile sararken aile içi sapkınlıkları ile meşhur olan bir ailenin bu hale gelmesinin sorumlusu olarak tek parti döneminin akrabalık ilişkilerine dair politikası gösterildi. Fildişi kulesinde de-Kemalizasyonun merkez üniversitelerinden birinde “sosyolog” olan bu muhteremin düşün arkadaşları Kemalistleri topluma yabancılaşmakla itham etmekten zerre utanç duymuyor.

2000’lerde artık sadece adı kalmış bir Mustafa Kemal’i devletin karanlık odalarında arayacak kadar izansız bir siyaset, gözünün önündeki dönüşüme kendine dokunana kadar sessiz kalmayı ne olarak görüyor gerçekten emin değilim. Sadece adı kalmış, devlet eliyle çok uzun süre önce mezara gömülmüş bir Kemalizmin hayaletiyle uğraşmayı “cesaret” ve “tabu yıkma” zanneden, olmayan bir gücü yıktığını zanneden ve bununla gurur duyan bir zihniyetin kimin adına ve ne için konuştuğunu anlamak da çoğu zaman epey zor.

De-Kemalizasyonun yeni süreci “Gezi” sonrasında ancak başlatabildikleri “otoriterleşme” tartışmalarının içeriği ile doğrudan alakalı. Mevcut iktidarın otoriter ve baskıcı olduğunu anlayabilmek için 2013 yılını bekleyen muhteremler, mesnetsiz olduğu ilan edilen Ergenekon’da kan gövdeyi götürürken devlet aygıtının “baskı” gücüne el ovuştururken aynı baskı kendi evlerine döndüğünde birden bire “otoriterlik” eleştirileri günyüzüne çıkıverdi. Hatta bu tartışmanın daha da ilerisinde iktidarla süreç içinde araları açılınca “AKP Kemalistleşti” sloganları devreye sokuldu. 2002’de “muhafazakar demokratlar” Türkiye’nin demokratikleşmesi, sivilleşmesi, Kemalizmin kalıntılarından kurtulunması için iktidara yürürken 2013 sonrası aynı ekip “Kemalistleşerek” otoriterleşmeye başladı(!). Bu vesileyle izansız ve mesnetsiz sığ siyasal analizlerini bir adım daha öteye taşıdılar.

Bugün yaşananlar bizim değil sizin eseriniz. Kemalizme dair yıkmaya ne varsa yemin etmiş, Kemalizmden kurutularak demokrat ve çağdaş olacağını zanneden bunun için de Kemalizm karşıtı ne varsa sorgusuz sualsiz kabul eden herkese sesleniyorum: Eserinizle övünebilirsiniz…

Diğer Yazılar