Anadolu’ya Düşen Cemre

Anadolu’ya Düşen Cemre

H.OLCAY TAŞLI yazdı:
Enstitü hem okumaya verdiği özel önemi ile hem de iş eğitimi yöntemi aracılığıyla, halk ile aydın kavramlarını bir potada eritmiş olmuyor muydu? Bu okul sadece ezberden oluşan bilgiye sahip bir efendiyi değil, üreten ve bilen halk aydınını yetiştiriyordu…

Önce havaya, sonra suya ve en son da toprağa düşer cemre; önce havada, sonra suda ve en son toprakta oluştuğu sanılan sıcaklık artışına cemre denir, bizim kültürümüzde.  Cemre baharın habercisidir.

Birçok kültürde ve inançta ve tabii ki bizim kültürümüzde de, baharın gelişi bayramdır. Neden mi? Çok basit doğa uyanıyordur, kışın kasvetli, soğuk ve gri günlerinin ardından, apaydınlık günler başlayacaktır ve bu uyanış neredeyse tüm kültür ve inançlara bir bayram müjdeleyicisi olmuştur. Geçen yıllar bize bu bayramı unutturmuş ya da biz daha az kutlar olmuşuz.

Bizim tarihimizde unutturulmuş, bir başka uyanışın da bayramı kutlanırdı; bilmem içinizde hatırlayan var mı?

17 Nisan bir eğitim bayramıydı; 17 Nisan günü, %80’ i köyde yaşayan Anadolu’nun havasına, suyuna, steplerine, köyüne ve köylüsüne cemre düşmüştür. Bir halk uyanmaya başlamıştır. 17 Nisan 1940’ta çıkarılan 3803 sayılı yasa ile köy öğretmeni ve köylere yararlı diğer meslek erbabını yetiştirmek için açılmıştır, Köy Enstitüleri; bu tarih Enstitülerde bir eğitim bayramı olarak kutlanırdı. Köy Enstitülerinin kuramcısı İsmail Hakkı Tonguç’tu.

 Yüzyılların karanlığına boğulmuş bir halk, son 12 yılı aralıksız savaşmış, okuma yazma oranı en iyimser rakamlarla erkeklerde yüzde 7, kadınlarda binde 4 olan, 30 binin üzerinde köyde okulu, yine binlerce köyünde postası ve yolu olmayan, sadece 72 ortaokulu, 23 lise ve tek üniversitesi bulunan, 150 ilçede doktoru bulunmayan, 337 doktor, 434 sağlık memuru, 60 eczacısı, %80’den fazlası kırsalda yaşamasına rağmen diplomalı 136 ebesi olan, milyonlarca insanı yakalandığı trahom, sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo ile nasıl savaşacağını bilmeyen, kadının ikinci sınıf olduğu zavallı bir topluma Cumhuriyet ile başlayan bir kalkınmanın, refahın ve uyanışın son durağıdır, Köy Enstitüleri.

Bir okul sadece okuma-yazma öğreterek, milyonlarca insanın uyanışını sağlaması mümkün müdür?

Tabii ki hayır, Köy Enstitüleri sadece kuru kuru bir okul değildir. “ Köy Enstitüleri sistemi başlı başına ne bir okuma-yazma kampanyası, ne bir köy kalkınması sorunu, ne bir öğretmen yetiştirme çabası, ne bir okul yapımı girişimi idi. Temel amacı bakımından, tarihsel koşulların hazırladığı bir olanaktan yararlanarak iktidara katılıp elde edilen yürütme gücü ile emekçi sınıfları bilinçlendirmek ve devrimsel süreci hızlandırmak için girişilmiş bir devrim stratejisi ve taktiği idi.”  (1)

Köy Enstitülerinin yoksul bir ülke ve o ülkenin yoksul halkı için önemini kavramak için öncelikle Tonguç’un bu okullar aracılığıyla köylü sınıfına, sınıf bilinci kazandırmaya çalıştığını bilmek gerekir. Bir başka deyişle Enstitüler, Osmanlı’dan miras yarı feodal bir düzen içerisinde ezilen bir köylü halka, kendi sınıfının bilincine ulaştırarak ve dayanışma kazandırarak onu uyandırma çalışmasıdır.

Peki bu nasıl bir eğitim sistemi ile mümkündür ya da yoksul bir ülke bu bilinci, köylüsüne nasıl kazandıracaktır?

İŞ EĞİTİMİ

Enstitülü öğrenci 5 yıl içerisinde, ders programının yarısı genel kültür ve meslek derslerine ayırırken, geriye kalan sürenin yarısında seçtiği ve uzmanlaşacağı dal ile ilgili teknik dersleri ve diğer geri kalan zamanda da tarım derslerini alacaktır. Bu dersler iş eğitimi anlayışı ile çocuklara öğretilecekti. Tarım dersi tarlada, yapı dersi inşaat sahasında, hayvancılık dersi hayvanların başında öğretiliyordu öğrenciye; yaparak yaşayarak, “ iş içinde, iş aracılığıyla, iş için eğitim” ilkesi ile üretirken öğrenme eyleminin hayata geçirildiği bir okuldu, Köy Enstitüleri. Bu kurumlarda yapı işlerinden dülgerliğe, arıcılıktan balıkçılığa, kayaktan güreşe; birçok alanda eğitim verilirdi.

Enstitülerin neredeyse hepsi bir tek kuru bina ile eğitim ve öğretime başlamıştır. İlk aylarında çadırda ders yapan okullar bile olmuştur. Belki de bu okulların en büyük farkı buydu;  Tonguç’un da en çok vurgulamış olduğu gibi “ Enstitüler, sıradan okullara benzememeliydi.”

Burada öğrencilerin alın teriyle harç karılır, binalar inşa edilirdi. Sadece kuru bir bina ile başlayan Enstitülere, yatakhaneler, işlikler, laboratuvarlar, müzik ve resim atölyeleri yapılırdı. Enstitülerde öğrenciler, kendi ekmeğini yapar, bina yapımı için tuğlasını üretir, çorak arazileri vahaya dönüştürür, gelmez dedikler yere getirdikleri su ile okulun elektriğini üretirdi. İş eğitimi ile üreten öğrenci, okul yönetiminde de önemli bir söz sahibidir aynı zamanda. Enstitüde birçok işe karar veren organ öğrencidir. Cumhuriyet demek halkın kendi kendisini yönetmesi değil miydi; işte Enstitü bu temel kuralı, öğrencilerini henüz küçük yaşta öğretiyordu.

DEMOKRATİK EĞİTİM

Ben Enstitülerdeki birçok yapının öğrencinin alın teriyle yapıldığını öğrendiğimde, bir an için öğrencilerin bu yoğun iş odaklı eğitimi esnasında zorlandıklarını hatta ezildiklerini düşünmüştüm ama bir yandan da ülkenin içerisinde bulunduğu zor şartlar, bunu yapmayı zorunlu kılmış olabilir diye, düşünmekteydim. Yanılmışım çünkü Tonguç yoğun iş temposunu, burada yetişecek öğrencilere kazandırılacak demokrasi anlayışı için fırsata dönüştürmüştür.

Batı’nın adeta bir imbikten damla damla damıtarak 400 yılda erdiği demokrasi mertebesini, bu kurumlar henüz kurulmuş bir Cumhuriyet’te öğrencilerine 5 yıllık eğitim ile kazandırıyordu. Nasıl mı?

Enstitülerde demokratik ve katılımcı bir yönetim biçimi seçilmiştir. Öğrencilere yaptırılan herhangi bir iş zorlama ile gerçekleştirilmemesini Tonguç, idarecilerinden birçok kez istemiştir. Tonguç bunu “ Allah müdür istenmemektedir. “ sözleri ile dile getirmiştir.

Enstitülerde angarya iş yoktu. Bunun için yapılacak bir iş önce öğrencilerin önüne problem olarak konulur, sonra öğrenciye bu işin, hangi amaç için yapılacağı konusunda bilgi verilirdi. En sonunda öğretmenler ve öğrenciler ne yapılması gerektiğini birlikte tartışarak, yapılacak iş kararlaştırılırdı.

Enstitülerde cumartesi yapılan toplantılar var ki bu toplantılar bir okulda demokrasi uygulamasının kutbunu oluşturmuştur demek, hiç yanlış olmaz. Enstitülerde, bir haftalık enstitü yaşamı, cumartesi yapılan toplantıda değerlendirmeye alınırdı. Okulun tüm personeli toplanırdı. Genelde okul müdürünün açılış konuşması ardından, öğrenciler ve öğretmenler tarafından yapılan eleştiriler ve övgülere geçilirdi. Eleştiri müdüre, öğretmene, öğrenciye veya herhangi bir personele yönelik olabilirdi. Sonrasında eleştirilene söz verilirdi. Enstitü, eğitime getirdiği demokratik yaklaşım aracılığıyla eleştirebilen ve sorgulayan bireyler yetiştirirdi.

Böylece genç Cumhuriyet’in temelini oluşturan demokrasi kavramı, genç nesillere benimsetilirdi.

Köy Enstitülerinde öğrenciler, aynı zamanda modern tarım aletlerini, bisikleti, motosikleti kullanmayı da öğreniyorlardı; aynı zamanda aktüel hayatı radyodan, gazeteden ve dergilerden takip etmeyi de ihmal etmezlerdi.

Enstitülerde okumaya gerçekten çok önem verilirdi, çocukların seviyelerine uygun seçilen yapıtlar topluca okunur, tartışılarak kitap üzerine değerlendirmeler yapılırdı. Enstitü öğrencisi için kitap, azıklarına adeta bir katıktı; verilen okuma sevgisi sayesinde bu kurumlardan birçok yazar yetişmiştir.

Enstitü hem okumaya verdiği özel önemi ile hem de iş eğitimi yöntemi aracılığıyla, halk ile aydın kavramlarını bir potada eritmiş olmuyor muydu? Bu okul sadece ezberden oluşan bilgiye sahip bir efendiyi değil, üreten ve bilen halk aydınını yetiştiriyordu.  Zaten Mustafa Kemal Atatürk’e göre de üretici olduğu için Türk köylüsü, yurdun efendisiydi. Böylece bu şiar, Enstitülerle hayata geçmiştir.

Kısaca, Köy Enstitüleri, karanlığı boğan; taassubu ve cahilliği yenen; köylüyü efendiye dönüştüren büyük bir cemredir,  o gün Anadolu’ya cemre düşer…

  • Türkiye’de Köy Enstitüleri, Fay KIRBY, Güldikeni Yayınları, 2.Basım, 2000, Ankara, s. 270

Diğer Yazılar