Memleketin Kronik Hastalığı: “Aydın Yetmezliği”

Memleketin Kronik Hastalığı: “Aydın Yetmezliği”

Ömer Atagenç yazdı:
Öldü diye unuttuğunuz, kitapları az satıyor diye yüzüne bakmadığınız insanların mirasını gömülen yerden çıkartmak zorundayız. Bugünün tarihçileri Tarık Zafer’e, Doğan Avcıoğlu’na, edebiyatçıları Ceyhun Atuf’a, Melih Cevdet’e, gazetecileri Uğur Mumcu’ya, İlhan Selçuk’a benzemiyor. Mesele aynı cümleleri söylemek değil, mesele aynı kalitede hatta daha iyi kalitede iş yapabilmek…

Farkında mıyız bilemiyorum ama aydınların katledilmesi ile birlikte içine düştüğümüz boşluktan hala çıkabilmiş değiliz. İşin daha da kötüsü artık eskisi kadar aydınlara ihtiyacımız da yok gibi…

Bugün gazetelerde, televizyonlarda ve çeşitli medya organlarında karşılaştığımız kişilerin çoğuna “aydın” yakıştırması yapmak bizde yaygın bir gelenek. Bu yakıştırmayı yaptığımız insanların çoğu da itiraf edelim ki belirli bir konuda gerçeği olduğu gibi bize aktardığı için değil hoşumuza giden sözleri ardı ardına sıraladığı ve yeri geldiğinde de tüylerimizi diken diken ettiği için “aydın” sıfatına sahip…

“Aydın” böyle bir şey mi peki? Olmaması gerekir.

 Aydın, bizim sınırlı bilgimiz ve ön kabullerimizi bize daha süslü laflarla anlatan retorik ustaları değildir.

Aydın, televizyon ekranlarında ya da sosyal medyada beğeni toplamaya çalışan ve aldığı alkış kadar kendine varlık alanı yaratan bir medya ürünü de değildir.

Aydın, sözlerinin doğruluğunu sahip olduğu kalabalık ile onaylatan insan da değildir.

Aksine;

Aydın, zihnimizi tahrik etmelidir.

Aydın, bir söz söylerken bizden onay beklemez. Bize kendini beğendirmeye çalışmaz. Yola yalnız çıkar ve müstakbel yalnızlığını baştan kabullenmiştir.

Aydın, mevcut gündemlerin sığ sularında aynı lafları temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze koymaz. Yeni gündemler yaratır, o güne kadar aklımıza gelmeyen soruları zihnimize nakşeder.

Aydın, yeni sorular sormamızı sağlar. Bugüne kadar baktığımız açıları değiştirmemizi ve meselelere çok daha geniş bir noktadan bakmamız için uğraşır.

Aydın, yanılmaktan korkmaz. Hatasını gururunun altında ezdirmez.

Aydın, özeleştiri yapabilen kişidir. Konu kendi muhasebesine geldiği zaman gerekirse kırar döker, acımaz. Kimseyi incitmekten çekinmez. Zira kabahat nerdeyse çözümü de orada aramak gerekir.

Aydın, yerinde saymaz. Öğrendikçe, keşfettikçe, kendini geliştirdikçe motive olur. Sahip olduğu değerlerin üzerine bir yenisini eklemeden doğaya karışmaz…

Mustafa Kemal’in tarihsel ve siyasal mirasını layıkıyla bizlere taşırken bedelini canıyla ödeyenler bu tanımın doğrudan içindedir. Hala hayatta olanların bir kısmı ise var gücüyle çalışmaya devam ediyor. Ama hepsi değil…

Zira bugün aydına ihtiyacımız yok. Biz bildiğinden şüphe eden insanlardan hoşlanmıyoruz. Meselelere aklıselim yaklaşan analizler bize çok ciddi ve soğuk geliyor. Gerçeği doğrusuyla da yanlışıyla da bir bütün içinde anlatanların sorumluluğunu taşımak istemiyoruz. Tabuları kıran insanlardan da hoşlanmıyoruz. Adlarını haykırıyoruz, “izinde” yürüyoruz, “bayrakları” devralıyoruz da o mirasa layık eylem nerede?

Biz anti-entelektüalizm denen küresel bir hastalığın pençesindeyiz. Söylediğimiz sözün, inandığımız değerlerin ebediyete kadar “gerçek” olmasını istiyoruz. Asla yanıldığımızı, bugüne kadar bazı şeyleri yanlış yaptığımızı düşünmüyoruz. Hep bir doğruyduk, hep başkaları yanlıştı… Kimse de bunları bizim yüzümüze vuramazdı, hala da vuramaz(!)…

Bugünün popüler simaları bunlarla uğraşmıyor. Söylediği sözden adı gibi emin. Herhangi bir olayı araştırma ve soruşturma zahmetine girmiyor. Sığ sözleri allayıp pullayıp aklımızdan daha çok duygularımıza hitap edecek şekilde eğip bükerek bize satıyor.

Fikri 140 karakterden ibaret. Hepsi bir aforizma peşinde. Öyle bir kelam etsin ki herkes ölene kadar sussun, hakkını teslim edip bir daha ağzını bile açamasın… Gerçek aforizma sahiplerinin zihinsel gelişkinliğinin tırnağı olamayacak “sonradan” Atatürkçüler kısa kısa cümlelerle aklı sıra bize “yön” tayin ediyor…

Memleketin gerçek aydınları çizgiyi fersah fersah ileri taşırken sözde aydınlar size düşünmeniz gereken alanının sınırlarını çiziyor. Sizi “muhalefet” adına üretilen dar ezberlerden birinin içinde hapsetmekten başka bir meziyetleri de yok.

Gramsci’nin “organik aydın” tanımını düşünürken yalnızca iktidara göz kırpan aydınları hayal etmeyin. Muhalefetin kendi içindeki küçük iktidarları ve bu dar iktidarları büyüterek gerçek bir muhalefetin oluşmasını engelleyen organik aydınların yaptıklarını da hesaba katın.

Ağzınıza bir parmak bal çalıp gönlünüzü alan laf cambazları aynı anda ayağınıza da bir pranga vuruyor. Kimi zaman bir parti liderinin, kimi zaman bir holding patronunun… İlkesel duruştan geriye doğru atılan her adım bir insanı ya da bir örgütü fetiş haline getiriyor. Bu yersiz fetişlerin oluşmasındaki temel araç işte bu organik aydınlardır. Karşı mahalledekiler? Konuşmaya dahi gerek yok…

Öldü diye unuttuğunuz, kitapları az satıyor diye yüzüne bakmadığınız insanların mirasını gömülen yerden çıkartmak zorundayız. Bugünün tarihçileri Tarık Zafer’e, Doğan Avcıoğlu’na, edebiyatçıları Ceyhun Atuf’a, Melih Cevdet’e, gazetecileri Uğur Mumcu’ya, İlhan Selçuk’a benzemiyor. Mesele aynı cümleleri söylemek değil, mesele aynı kalitede hatta daha iyi kalitede iş yapabilmek.

Günü mü kurtarmak istiyoruz yoksa geleceği inşa etmek mi? Bugünün alışkanlıkları ikincisini yapmaya yeterli değil. Zira mesele yalnızca müstakbel iktidarın kim olacağını tayin etmek değil. Mesele Mustafa Kemal gibi bu memleketin geleceğini de inşa edebilmek. Kimse kimseyi eğlemeden, lafımızı parti liderlerinin gölgesinde eğip bükmeden, “sosyal medyada takipçim azalır mı?” demeden… Sahip olduğumuz tüm prangaları gözümüz kapalı sökerek…

Daha çok alkış ve beğeni alan değil daha çok iş yapan, daha çok sorgulayan, memleketine ve insanına daha çok dokunan, bütün geçici koltuklardan uzak aydınların koyduğu çıtayı daha ileriye taşımak için daha fazlasına ihtiyacımız var. Belirlenen gündemlere laf yetiştirmeye değil gündemi bizzat belirlemeye ihtiyacımız var. Medyada, akademide, edebiyatta, sanatta kaybettiğimiz ekollerimizi yeniden hayata geçirmeye ihtiyacımız var. Fildişi kulelerinde halkına yabancılaşan değil her cümlesinde ait olduğu toplumun izlerini taşıyan öncü aydınlara ihtiyacımız var. Bir zamanlar var olanı yeniden hayata döndürmeye ihtiyacımız var…

“Onlar olmazsa ne olur?” sorusunun cevabı için alkışladığınız siyasetçilere, saatlerce imza beklediğiniz gazetecilere, arkasından yürümekten imtina etmediğiniz devşirme parti yöneticilerine, sizin geleneğinizle zerre bağlantısı olmayıp size sizi anlatan ukalalara şöyle bir dönüp bakmanız yeterli olur…

Diğer Yazılar