Batılılaşma Yolunda Tanzimat Tiyatrosu’nun İşlevi

Batılılaşma Yolunda Tanzimat Tiyatrosu’nun İşlevi

Abdullah Özdemir yazı:
Kimi araştırmacılara göre başarılı olunamamış bir kültürleme evresidir Tanzimat Dönemi. Çünkü imparatorluğun çöküşünü ertelemekten öteye gidememiştir. Oysa ki Tanzimat Döneminde atılan bu ilk adımlar Çağdaş Türk Tiyatrosunun günümüzdeki seviyesi ve Osmanlının küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş aşamasında sağlam durabilmesi adına atılmış en sağlam adımlardır.

“Tiyatro, faydalı bir eğlencedir.”

                             Namık Kemal

Tanzimat Dönemi Türk Tiyatrosu’nun fikir temellerini ele alacağımız  bu incelemede “kültür” kavramından yola çıkarak, Osmanlı Halkı’nın uygarlık düzeyini geliştirmek ve onları “batılılaştırmak” yolunda  atılan “kültürleme” adımlarına değinecek ve   tiyatronun eğitici işlevini değerlendireceğiz. Bunun için öncelikle “kültür” kavramını tanımlamak yerinde olacaktır.

“Kültür ile aynı kökten gelen “coulter”, saban demirinin ağzı demektir. İnsan faaliyetlerinin en inceliklisine işaret eden kelimemizi emek ve tarımdan [agriculture], gelişim [cultivation] ve üründen [crops] alırız.”[1]

“Bir işleme sürecinin adı olarak başlangıçta ürün yetiştirimi (cultivation) ya da hayvan yetiştirimi (çobanlık ve besicilik) ve zihin yetiştirimine (etkin cultivation’a) doğru anlamını genişleterek – özellikle Almanca ve İngilizce’de 17. yüzyılın sonlarında belirli bir halkın “bütün bir yaşam biçimi”demek olan bir “tin”konfigürasyonunun ya da genellemesinin adı oldu.”[2]

Bu iki tanımda da görüldüğü üzere kültür, insanoğlunun yaşamını sürdürmek üzere  kendisini ve çevresini geliştirme çabası olarak algılanabilmektedir. “Kültür tarihçileri insanoğlunun hayatta kalma ve varlığını sürdürme savaşındaki başarısını, kültürel bir varlık oluşuna, yani yaşayarak öğrendiklerini kültüründe saklayıp yeni kuşaklara aktarma yeteneği ile iletişim becerisine bağlı görürler.”[3]

Bu bağlamda insanoğlunun kültürel açıdan gerçekleştirdiği en büyük devrim avcı-toplayıcı yaşam tarzından yerleşik yaşam tarzına geçmiş olmasıdır. Göçebelikten uzaklaşılan bu dönemde insanoğlu ürün yetiştirmeyi ve hayvan beslemeyi öğrenir. Böylelikle yaşam seviyesini yükseltecek yeni buluşlar için gerekli olan uygun ortam, doğal süreçlerle yaratılmış olur. Toprakla haşır neşir oluşu sadece ürün yetiştirmekle kalmayıp çeşitli madenleri de keşfetmesine yol açacak, önceleri taşlardan yaptığı alet edevatlarını bu dönemde çeşitli madenlerden yapmaya başlayacaktır. Bin yıllar sürecek olan bu süreçte çeşitli uygarlıklar kuracak, bu uygarlıklar gelişip genişleyerek Tarım Devrimi’nden Sanayi (Endüstri) Devrimi’ne doğru evrimleşecektir.

Kurulan bu uygarlıklar kimi zaman başka uygarlıklarla çarpışacak, bazen ayakta kalıp yollarına devam edecek bazense tarih içerisinde yok olup gitmeye mahkum kalacaklardır.

Dünya tarihi bu çarpışmalarla yitip giden devletlerin yanı sıra yüzyıllarca yaşamış büyük imparatorluklardan da bahseder. Bu büyük imparatorluklar egemenliklerini sürdürebilmek adına devletlerini sürekli olarak geliştirmek zorunda kalmışlardır.

İnsanlığın ortaya çıkışından itibaren, tarihin tanıklık ettiği en önemli konulardan birisi, devletlerin varlığının ve etkinliğinin, siyasî ve idarî yapılarının güçlülüğü ile doğru orantılı olduğudur. Buna göre bir devlet ne kadar âdil ve güçlü bir idareye sahip ise, o kadar etkili ve uzun ömürlü olmuştur.[4]

Bu bilgiler ışığında 623 sene hüküm sürmüş Osmanlı İmparatorluğunun geçirdiği evreleri tarihçiler şöyle sıralamışlardır:

                      1.Kuruluş devri: (1299 – 1453)

                      2.Yükselme devri: (1453 – 1579)

                      3.Duraklama devri: (1579 – 1683)

                      4.Gerileme devri: (1699 – 1792)

                      5.Dağılma ve yıkılış devri: (1792 – 1922)

Bu sıralamadan da anlaşılacağı üzere devlet, zaman içerisinde güçlenerek en geniş sınırlarına ulaşmış ve çeşitli sebeplerden kaybedilen savaşlar sonucu  yapılan antlaşmalar sonrasında gücünü yitirerek dağılma noktasına gelerek tarih sahnesinden çekilmiştir.

Araştırmamız gereği Osmanlı İmparatorluğunun Gerileme Devri olarak adlandırılan döneminde, kaçınılmaz sondan kurtulma çabaları olan “batılılaşma” uğruna gerçekleştirdiği hareketler önem arz etmektedir. Öyle ki Metin And bu bağlamda Tanzimat ve İstibdat Döneminde Türk Tiyatrosu adlı eserinin  BATILILAŞMA: BİR KÜLTÜR DEĞİŞİMİ başlığını attığı giriş yazısında şunları söyler:

“Türk tarihinde belli başlı dört kültür değişim evresi vardır: Türklerin İslam dinine geçmeleri kültür değişmesinde bir evredir. Anadolu’ya yerleşmeleri, bu topraklarda daha önce yaşamış veya çağdaş uygarlıklarla alışverişleri ikinci bir evredir. Osmanlı İmparatorluğunun yayılıp çeşitli dinlerde ve etnik ayrımlarda çeşitli ulusları yönetmesi de gene karşılıklı bir kültür alışverişi çerçevesi içinde bir evredir. Ve en son olarak Batılılaşma isteği ve bu yoldaki denemeler bu evrelerin son halkasıdır:”[5]

Bu bağlamda öncelikle Osmanlı Devleti’nin kendi hastalığının teşhisini doğru koyarak tedavi yolları arayan aydın yöneticilerin uygulamaya koydukları kültür politikalarından bahsetmek yerinde olacaktır.

Omanlılar’da kültür politikaları var mıydı?

Bu soruya Hıfzı Topuz, “Osmanlı döneminde ilk kültür politikalarının uygulanması Nizam-ı Cedid’in kurulmasıdır”[6] yanıtını veriyor. Nizam-ı Cedid, 1789’da tahta çıkan III. Selim’in kurduğu yeni ordunun adıdır. III. Selim Avrupa’nın kendi devletinden üstün olduğunu kabul ederek başladığı “yenilenme” hareketleri kapsamında yurt dışına gönderdiği elçiler vasıtasıyla aradaki bu farkı azaltmak gayesiyle bir takım zorunlu değişiklere gitmek durumunda kalmıştır. Tahta çıktığı yıl olan 1789 Dünya Tarihi açısından bir başka önem daha arz etmektedir. Öyle ki bu tarih Fransız Devrimi’nin de tarihidir. Avrupa’daki bu gelişmeleri yakından izleyen aydın padişah ülkesinde gerçekleştirmek istediği bu zorunlu değişim hareketlerine askeri alandan başlamıştır. Devlet sürekli savaş ve toprak kayıplarına uğramaktadır ve askeri değişim kaçınılmaz bir hal almıştır.

“Yeni Düzen” anlamına gelen yeni ordu kuruldu, donanmayı ve topçu birliklerini ıslah etmek için Avrupa’dan uzman ekipler getirtildi. Fakat bu ilk girişimler şeriatçı çevrelerce hoş karşılanmayarak padişah tahtan indirildi ve III. Selim’in politikası yarıda kalmış oldu. “ İsyancı şeriatçılar padişah için, “Her işinde kafirleri taklit etti, devletin usül ve kaidelerini Hıristiyan devletlerinkine benzetmek istedi” dediler. Tahta çıkan IV. Mustafa geriye dönüşün, irticanın simgesi oldu.”[7] 

IV. Mustafa’nın devrilmesi sonucunda yerine başka bir aydın padişah olan               II. Mahmut tahta çıktı. Dağıtılan Nizam-ı Cedid’in yerine Sekban-ı Cedid adında yeni bir ordu kurdu. Kıyafet devrimi yaptı, ilköğretimi İstanbul’da zorunlu yaptı, öğretimde batılı yöntemleri uygulattı. İlk resmi gazete olan Takvim-i Vekayi onun zamanında çıkartıldı. Avrupa’ya öğrenci gönderildi. Sonrasında tahta geçen Abdülmecit de babasının izinden giderek  birçok konuda “Batı”yı takip etti. 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı ile bu yönelimini perçinlemiş oldu. Fransız ceza kanunu örnek alınarak yeni bir hukuksal düzenlemeye gidildi. Saraya Batı müziği girdi.[8]

“Fransız Devrimi’nden esinlenmiş olan Yeni Osmanlılara ve özellikle Namık Kemal’e göre Avrupa’daki refahı sağlayan şeyler özgürlük, eşitlik ve fendi. Böyle olunca bize gerekli çözümün anahtar kavramları, özgürlüğü ve eşitliği sağlayacak “anayasa” ile, teknik ile bilimi sağlayacak ”maarif” oldu.” [9]

Görüldüğü üzere alınan ilk önlemler toprak kayıplarını azaltmak ve devletin varlığını sürdürme isteği üzerine askeri alanda olmakla birlikte halkın eğitimi konusunda da somut adımlar atılmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda Osmanlının aydın, Avrupa’da eğitim görmüş Şinasi, Namık Kemal, Ahmet Mithat, Şemsettin Sami, Ebüzziya Tevfik gibi toplumcu anlayışa sahip edebiyatçıları “tiyatro”yu kullanmışlardır. Öyle ki okuma yazma bilmeyen halkı eğitmek adına kullanılan tiyatro için Namık Kemal “faydalı eğlence” diyecektir. Rönesans kuramcıları tarafından benimsenen Horatius’un zevk ve yarar ilkesi Osmanlı aydınları tarafından da benimsenecekti: “Tiyatro, bir yandan müzikle dansla süslenerek seyirciyi eğlendirmeli, bir yandan da toplumu ahlak değerleri konusunda eğitmeliydi.”[10]

“Tanzimat yazarına göre ortada eğitilecek bir halk vardır, onu biçimlendirecek, belirleyecek, ona doğru yolu gösterecek kişi de kendisidir. Tanzimat yazarı toplumun öğretmenliğini üstlenir. Ve okuma yazma gerektirmeyen, halka doğrudan seslenen en kestirme yol olan tiyatroyu seçer.”[11]

“Tanzimat dönemi tiyatro eserlerinde, daha çok zorla evlendirmeler, aile, kadın terbiyesi, sınıf ve meslek ayrılıkları, esirlik, eşitlik, namus, anne ve babaya saygı, vatan sevgisi, İslam birliği, hürriyet aşkı, Batı hayranlığı, geleneklere isyan gibi konular içerisinde dejenere tipler ele alınmış ve işlenmiştir. Böylece yeni bir medeniyet karşısında ortaya çıkan eksikliklerimiz ve ihtiyaçlarımız tespit edilerek bunların giderilmesine çalışılmıştır.”[12]

Bu bağlamda yazılan eserlerin vücut bulması adına sahnelendikleri yani asıl amaç olan halka ulaştırıldıkları tiyatro mekanlarından, sanatçılarından ve ilk oyunlardan da bahsetmek yerinde olacaktır. Öncelikle, azınlıkların yaptığı sahneleme faaliyetlerini incelerken 1840 yılında Bosco’nun açtığı ilk tiyatro binasından[13], Naum Tiyatrosundan, Şark Tiyatrosundan, Gedikpaşa Osmanlı Tiyatrosundan bahsedilebilir. (Bu ekipler daha sonraları kurulacak olan Dar’ülbedayi ve Şehir Tiyatrolarının temellerini oluşturmuşlardır.)  Bu dönemin önemli tiyatro sanatçıları arasında ise  Mihail Naum, Mardiros MınakyanTomas FasulyeciyanGüllü Agop, Theodor Kasap,  Serupe Benliyan, Aruzyan ve Agavni Papazyan kardeşler gibi isimler zikredilebilir.

“Batı tiyatrosu ile tanışıklığımızı kolaylaştıran etkenleri incelerken bunlar içinde en önemlisi kuşkusuz Türkiye’ye sık sık dışarıdan gelip İstanbul ve İzmir’de temsiller veren yabancı sahne sanatçıları ve topluluklar olmuştu. Bunların yalnız seyircinin yetişmesi ve sahne sanatlarının tanınması bakımından değil, fakat yerli sahne sanatçıları ve tiyatro adamlarının görgü ve bilgi kazanmaları, yerli toplulukların oyun dağarları, yerli yazarların Avrupa tiyatrosunu tanımaları bakımından önemli katkıları olmuştur.”[14]

Türkçe’de basılan ilk yerli tiyatro eseri Şinasi’nin Şair Evlenmesi adlı komedisidir. (1860) Sahnelenen ilk yerli oyun ise Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre adlı oyunudur. (1873) N. Kemal, bunun yanında Zavallı Çocuk (1873), Akif Bey (1874), Celaleddin Harzemşah (1885) ; Ahmet Mithat Efendi, Eyvah (1871), Açık Baş (1874), Ahz-ı Sar yahut Avrupa’nın Eski Medeniyeti (1874), Çengi (1877), Çerkes Özdenleri (1884), Fürs-i Kadim’de Bir Facia yahut Siyavuş (1884); Şemsettin Sami,  Besa yahut Ahde Vefa (1875), Gâve (1876) gibi eserler de vermişlerdir.

Sonuç olarak Tanzimat Dönemi, Osmanlı Tarihi’nde Batılılaşma hareketlerinin başlangıcı adına bir dönüm noktası olmuştur. Aydınlar, imparatorluğu içinde bulunduğu vahim durumdan kurtarmak adına halkı eğitmeyi, uygarlaştırmayı kültürlemeyi seçmiş, bu bağlamda eserler vermiş ve eylemlerde bulunmuşlardır. Kimi araştırmacılara göre başarılı olunamamış bir kültürleme evresidir Tanzimat Dönemi. Çünkü imparatorluğun çöküşünü ertelemekten öteye gidememiştir. Oysa ki Tanzimat Döneminde atılan bu ilk adımlar Çağdaş Türk Tiyatrosunun günümüzdeki seviyesi ve Osmanlının küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş aşamasında sağlam durabilmesi adına atılmış en sağlam adımlardır.

KAYNAKÇA

EAGLETON, Terry: Kültür Yorumları, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2011

WILLIAMS, Raymond: Kültür, İmge Kitabevi, Ankara,1993

GÜVENÇ, Bozkurt: Kültürün ABC’si, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2011

ALDERSON, Anthony Dolphin: Osmanlı Hanedanının Yapısı, İz Yayıncılık, 1998

AND, Metin: Tanzimat ve İstibdat Dönemi Türk Tiyatrosu, İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara,1972

TOPUZ, Hıfzı: Dünyada ve Türkiye’de Kültür Politikaları, Adam Yayıncılık, İstanbul, 1998

MORAN, Berna: Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İletişim Yayınları, İstanbul, 2003

ŞENER, Sevda: Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi, Dost Kitabevi, Ankara, 2012

ÇAMURDAN, Esen: Tanzimat Dönemi Türk Tiyatrosu, Habitus Yayıncılık, İstanbul, 2015

AYTAŞ, Gıyasettin: Tanzimatta Tiyatro Edebiyatı, Akçağ Yayınları , Ankara, 2002


[1] Terry Eagleton, Kültür Yorumları, Ayrıntı Yayınları,İstanbul,2011,s.9

[2] Raymond Williams, Kültür, İmge Kitabevi, Ankara,1993, s.8

[3] Bozkurt Güvenç, Kültürün ABC’si, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2011, s.10

[4] Anthony Dolphin Alderson, Osmanlı Hanedanının Yapısı, İz Yayıncılık, 1998, s.10-11

[5] Metin And, Tanzimat ve İstibdat Dönemi Türk Tiyatrosu, İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara,1972. s.9

[6] Hıfzı Topuz, Dünyada ve Türkiye’de Kültür Politikaları, Adam Yayıncılık,İstanbul, 1998, s.49

[7] Hıfzı Topuz ,a.g.e., s.50

[8] Hıfzı Topuz, a.g.e. , s, 51

[9] Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İletişim Yayınları, İstanbul, 2003, s. 16

[10] Sevda Şener, Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi, Dost Kitabevi, Ankara, 2012, s. 87

[11] Esen Çamurdan, Tanzimat Dönemi Türk Tiyatrosu, Habitus Yayıncılık, İstanbul, 2015, s.20

[12] Gıyasettin Aytaş, Tanzimatta Tiyatro Edebiyatı, Akçağ Yayınları , Ankara, 2002, s.357

[13] Esen Çamurdan, a.g.e. , s.13

[14] Metin And, a.g.e. ,. s.53

Diğer Yazılar