İlhan Selçuk’un Anısına Yazılanlara Küçük Bir Katkı

İlhan Selçuk’un Anısına Yazılanlara Küçük Bir Katkı

Ferhat Eroğlu yazdı:
Haklılığının kanıtlanması içinse çok zaman geçmesine gerek kalmamıştır. Tıpkı ilerleyen yıllarda, başka başka konularda olduğu gibi. İlhan Selçuk deyince benim aklıma gelen şey şudur: Hayatı haklılıkla geçmiş bilge…

“Ben çok merak etmiyorum ilerideki yıllarımızı… Tarih önünde Atatürk’ün bir defa daha haklı çıkacağına, yarın sabah güneşin doğacağına inandığım kadar inanıyorum.” (Cumhuriyet, 14 Kasım 1965).

Türkiye’nin 60’lı yılları sol için, solda olanlar için ve Kemalistler için güzel düşlerle, mücadeleyle, yeni bir düzen özlemiyle, kalkınma ve bağımsızlık arayışıyla, kalabalığın zarafetiyle, yöntem tartışmalarıyla, yayın dünyasındaki hareketlilik ve bereketle başladı, acılarla bitti. O yıllarda Doğan Avcıoğlu, Niyazi Berkes, Aziz Nesin gibi aydınların toplaştığı, sonradan bakıldığında yalnız kendi siyasi ekseninde olanlar için değil tüm sol için okul olarak telakki edilebilecek bir dergide, Yön’de mütevazı, dirençli, kararlı, ne dediğini bilen, sözcükleri ahenkli dizen bir ses yükseldi. 41 Buçuk ve Dolmuş gibi mizah dergilerinde gürleşen ses, İlhan Selçuk’un sesi. Selçuk’un Yön, Devrim ve Cumhuriyet ile başlayıp Ziverbey Köşkü’ndeki işkence odalarına uzanan bağımsızlık, sosyalizm, demokrasi ve kalkınma arayışı 70’lerde, 80’lerde, 90’larda ve 2000’lerde 60’lardaki canlılığı ve hızını yakalayamasa da devam etti. Önemli olan da buydu: Canlılığı farklı siyasal ve ideolojik konumlanmalarla sürdürmek, hatta arttırmaktansa; dediğinde diretmek, kendi geçmişine reddiye yazmamak ve adım adım, sayfa sayfa, iğne iğne örülmüş bir düşünce geçmişi bırakmak. İlhan Selçuk’u değerli yapan, önemli yapan bu inadıydı. Hep değerli ve önemli kalmasını sağlayacak olan da bu inadı… Hayatının son dönemlerinde bugün adı terör örgütü olan dinci grubun tezgahıyla ölüme sürüklenirken de, 60’lardan bu yana meramı çokça değişmiş olan sol çevrelerce eleştirilirken de 60’lardaki çizgisinin çok uzağında değildi aslında. Belki de cümleyi daha düzgün kurmak, ne dediğimi daha net anlatır: Hiç uzağında değildi… İlan Selçuk’u İlhan Selçuk yapan en önemli şey bana göre düşüncelerindeki süreklilikti ve vurgularının aynı temel noktalar üzerinden devam etmesiydi. Onu “aydınlanma bilgesi” sözüyle anan arkadaşları hiç şüphesiz en başta onun bu özelliğine meftundu.

Selçuk, 60’lardaki çizgisiyle, Atatürk İlkelerini anlaşıla gelen durağanlıktan kurtarıp dinamikleştiren; Atatürk İlkelerine sol bir özle yaklaşan; onları kalıplarından çıkarıp yeni kıyafetlere kavuşturmak için didinen; Kemalizm’i 20’lerdeki bağımsızlıkçı, 30’lardaki kalkınmacı, devrimci, halkçı, laik vasıfları ile yeniden yorumlayan ve yeniden yükselten isimlerin arasındadır, onlardan biridir. Ümmetçiliğe karşı Mustafa Kemal milliyetçiliğini, “dini devlet” düşüncesine karşı Atatürk laikliğini, yabancı şirketlere imtiyazlar veren liberal görüşe karşı devletçiliği, Osmanlı aristokrasisi ve Saray’a karşı halkçılığı, saltanata karşı Cumhuriyetçiliği, şeriatçılığa karşı medeni kanunu, “hurafelerin egemenliğine” karşı müspet bilimciliği, Osmanlıcacılığa karşı Türkçeciliği sol olarak yorumlamış, bu hesapla da Mustafa Kemal’in nereden bakılırsa bakılsın solda olduğunu savunmuştur. (Yön, Yıl: 2, Sayı: 64, 6 Mart 1963, s. 3) Zira sol toplumdan topluma göreceli bir anlam taşır. Bu nedenle 20’lerin Türkiye’sinde Atatürk devrimleri “siyasi açıdan aşırı sol”dur (Yön, Yıl: 4, Sayı: 124, 13 Ağustos 1965, s. 5). Kemalist devrimi iktisadi açıdan solculaştırmak, bir diğer deyişle Kemalist devrimi bu biçimde tamamlamak ise İlhan Selçuk’un da içinde bulunduğu Yön – Devrim çizgisinin iddiasıdır. Yani Türkiye, Mustafa Kemal’in kazandığı bağımsızlığı yabancı sermaye, komprador burjuvazi ve onların Meclis’teki temsilcileri aracılığıyla yitiren Türkiye, yeniden bağımsız olacak ve dejenere edilen Atatürk devrimleri diriltilerek topluma mal edilecektir. Hedef, amaç, düş, özlem budur. Adı “İkinci Kurtuluş Savaşı” (Yön, Yıl: 5, Sayı: 166, 3 Haziran 1966, s. 5) ve mücadele iktisadi temelli olacaktır. Atatürkçülük, devrimleri “kemiren”, çağdaş uygarlık atılımını “baltalayan”, bağımsızlığı ve kurtuluş hareketini “yabancılarla ortak çıkarlarda eriten”, “salak Osmanlı tenperesti”, “Batı mukallidi” gardırop Atatürkçülerinin elinden kurtarılacaktır (Yön, Yıl: 5, Sayı: 180, 9 Eylül 1966, s. 5). Çünkü Mustafa Kemal emperyalizmi yenmeyi ve cumhuriyet, laiklik gibi atılımları başarmış bir devrimcidir, “Türk tarihinin yetiştirdiği en büyük devrimci” (Mustafa Kemal’in Saati, s. 76). O halde Türkiye gardırop Atatürkçülerinin değil Atatürk’ün yolunu seçmelidir. Peki Atatürk’ün yolu, ya da Atatürkçülük nedir, nasıl bir anlam taşır? Selçuk 1969’da bunu şu şekilde özetlemiştir: “Atatürkçülük demek, Türk devletinin bağımsızlık temeli üstünde Türkiye’nin gerçeklerine uygun milli solculuk demektir.” (Atatürkçülüğün Alfabesi, s. 21). Yani ana unsurlar bağımsızlık, milliyetçilik ve solculuktur. Öyleyse İlhan Selçuk’un bağımsızlıktan, milliyetçilikten ve solculuktan ne anladığına bakmak gerekir.

Bağımsızlık

Bağımsızlık başta iktisadi olmak üzere siyasi, kültürel, toplumsal tüm öğeleri barındırır. Ama evvela bağımsızlık bilincini uyandırmak gerekir ki bunun yolu da Türkiye’ye sızmış emperyalist kuruluşları kaldırmaktan geçer. Bu, bağımsızlık bilincini uyandıracak davranışlardan biri olduğu için toplumculuk açısından da olumlu olacaktır (Yön, Yıl: 4, Sayı: 111, 14 Mayıs 1965, s. 3). Öte yandan ülke Amerikan üslerinden de mutlaka arındırılmalıdır (Mustafa Kemal’in Saati, s. 207). Bunları başarmanın ve Kurtuluş Savaşı’nı tamamlamanın yolu ise “İkinci Kurtuluş Savaşı”ndan geçer. Bu savaşta “çatışmanın temelinin” iktisadi olduğunu kavramak, ona salt laiklik açısından yaklaşmamak gerekir. Çünkü iç politikadaki din sömürüsünün temeli de emperyalistlerin amacı da iktisadi eksenlidir (Yön, Yıl: 5, Sayı: 166, 3 Haziran 1966, s. 5). Bağımsızlık isteyenlerin karşısında “komprador mütegallibe ittifakı” ve onun arkasında Amerikancılık akımı vardır (Mustafa Kemal’in Saati, s. 167). O halde Türk halkı geçmişte “tam bağımsızlık” diyen, Üçüncü Dünya’nın öncüsü olan, emperyalizmi alt eden ve anti-emperyalizmin, ulusal kurtuluşçuluğun önderi olan, hatta ve hatta ulusal kurtuluş savaşının “mucidi” olan bir lidere sahip olduğunu unutmamalıdır. (Mustafa Kemal’in Saati, s. 167; Atatürkçülüğün Alfabesi, s. 91) Mustafa Kemal’in mazlum milletlerin öncüsü olduğu, Türkiye’nin bağımsızlığını kazanmasının dünya tarihinin bir sürecini simgelediği unutulmamalıdır.(Atatürkçülüğün Alfabesi, s. 82 – 83) Zira Mustafa Kemal Anadolu’yu parçalama amacında olan Batı’ya hem kendisini hem de ülkesini izletmiştir.

Milliyetçilik

Selçuk’un milliyetçiliği bağımsızlık ve kalkınma ile bütünleşiktir. Türkiye’de milliyetçiliğin kapitalist ülkelerin milliyetçiliği gibi burjuvazi oluşumuna paralel gelişmediğini; tersine az gelişmiş bir ülke olması nedeniyle kapitalist ülkelerin milliyetçileri -yani burjuvazisi- tarafından sömürüldüğünü; bu sömürüye içerideki kompradorların aracılık ettiğini; Batı’daki tarzda burjuva sınıfı ve sanayi oluşmadığı için feodal eksenli bir ümmetçilik duygusunun olabildiğini; fakat Mustafa Kemal milliyetçiliğinin aydın, işçi, memur gibi “toplumun sağlam kuvvetlerine” dayandığını; bu nedenle milliyetçiliğin bağımsızlıktan ve kalkınmadan ayrı düşünülemeyeceğini savunmuştur. (Yön, Yıl: 4, Sayı: 96, 29 Ocak 1965, s. 3) Selçuk’un milliyetçiliğe temel yaklaşımı bu biçimde özetlenebilir. Onun için milliyetçilik millileştirmedir, kapitülasyonların kaldırılmasıdır, Duyun-ı Umumiye’nin yok edilmesidir, iktisadi bağımsızlıktır, anti-emperyalizmdir, anti-kapitalizmdir, Atatürk ilkeleri temelinde kalkınmadır, sosyal adalettir. (Yön, Yıl: 1, Sayı: 3, Ocak 1962, s. 7) Milliyetçilerin karşısına dikilen kompradorlar ve muhafazakarlar milliyetçi değildir, “hiçbir şey değil”dir. (Yön, Yıl: 1, Sayı: 25, 6 Haziran 1962, s. 7) Türk milliyetçiliğinin temeli emperyalizme ve kapitalizme başkaldırıdır, orada oluşmuş, orada gelişmiştir. (Atatürkçülüğün Alfabesi, s. 17) Çünkü tarihte ilk kez bizimle Batı emperyalizmine karşı bir silah olarak kullanılmıştır. Yani kapitalizmin ürünü olan milliyetçilik mazlum ulusların eline geçmiştir, mazlumların uyanışında rol oynamıştır (Atatürkçülüğün Alfabesi, s. 135). E bunda da haliyle Mustafa Kemal’in öncülüğü yadsınacak değildir.

Sol

İlhan Selçuk’un sol algısı 60’larda Doğan Avcıoğlu’nun düşüncelerine paraleldir. 60’ların revaçta söylemlerinin, örneğin toprak reformunun gerekliliği, iktisadi bağımsızlık ve İkinci Kurtuluş Savaşı vurgularının; kompradorların yenileceği iddiasının; Cumhuriyet atılımının; devrimlerin ileri ve sol olduğu söyleminin savunucularındandır. Kapitalizmin, sosyalizme geçişte insanlık tarihinin geçirmesi gereken bir aşama olduğuna ve 20. yüzyılda kölelik düzeni nasıl ahlak dışı bulunuyorsa, gelecekte de kapitalizmin aynı şekilde ahlak dışı bulunacağına, “emek köleliği”nin, tıpkı insan köleliği gibi tarihe karışacağına (Yön, Yıl: 5, Sayı: 155, 18 Mart 1966, s. 5) sonuna kadar inanmıştır. Mustafa Kemal’in Türkiye için bu evreyi hızlandırdığını, burjuva uygarlığını benimsese de emperyalizmi yadsıdığını ve sırtını sosyalist devrime yasladığını (Atatürkçülüğün Alfabesi, s. 46) savunmuştur. Bu durumun, yani Mustafa Kemal’in burjuva uygarlığını benimsemesinin ise bir zorunluluk olduğunu, Türkiye’nin son iki yüz yılını “küçük burjuva önderlerin damgaladığını” (Atatürkçülüğün Alfabesi, s. 46) düşünmüştür. Ona göre meseleyi tarihten kopuk ele almak yanlıştır. Kendi toplumunun sınıfsal dengesini hiçe sayarak hiçbir devrimcinin devrim yapamayacağını, kalıcı olamayacağını savunmuş; Mustafa Kemal’in buna rağmen toplumun tüm olanaklarını zorlayarak bir atılım gerçekleştirdiğine ve Türk tarihinin “başarılı tek devrimcisi” ve örneksiz olduğuna (Atatürkçülüğün Alfabesi, s. 139) sonuna kadar inanmıştır. Fakat Mustafa Kemal sonrasında Atatürkçü fikirlerin halk içinde müesseseleşemediğini; ağa, eşraf gibi Osmanlı devrinin sosyal müesseselerinin devam ettiğini; devlette ise Osmanlı bakiyesi memur aristokrasisinin yaşadığını düşünmüştür (Yön, Yıl: 2, Sayı: 64, 6 Mart 1963, s. 3). O halde “insan mantığına aykırı” olan ağalık sistemi kaldırılmalı, toprak reformu yapılmalı, “köylüden yana” devlet kurulmalı, yabancı kuruluşlar millileştirilmeli, komprador burjuvazi mağlup edilmelidir (Yön, Yıl: 1, Sayı: 6, 24 Ocak 1962, s. 7; Mustafa Kemal’in Saati, s. 181). Peki bu kolay mıdır? İnsanın “sömürgen geleneklerden kurtulup aklın kurallarına teslim” edilmesi kolay değildir (Yön, Yıl: 1, Sayı: 6, 24 Ocak 1962, s. 7). Acı ve ızdırap çekilecektir. Karşı cephe güçlüdür. Devlet idaresi demokrasinin gereğini yerine getirmemiştir, sağa ve sola karşı aynı tarafsızlıkta değildir. Atatürk ilkeleri saldırı, sol fikirler baskı altındadır. Solun örgütlülüğü yoktur, fakat sağ “bin yıllık geleneklerin oturttuğu müesseseleri” elinde tutmaktadır (Yön, Yıl: 2, Sayı: 64, 6 Mart 1963, s. 3). Üstelik milli bağımsızlık ve milliyetçiliğin sosyalizmle bağlantılı olduğu; Türkiye gibi az gelişmiş bir ülkede sosyalizmin kalkınma, milliyetçilik ve bağımsızlık düşüncelerini karşıladığı, onlarla paralel olduğu; kanun engelinden değil sosyalistlerin bu fikirlere yabancılığı, milliyetçiliği faşizm ve şovenizmle eşitlemeleri yüzünden 1960’larda daha yeni yeni konuşulabildiği gerçeği ortadadır (Yön, Yıl: 5, Sayı: 173, 22 Temmuz 1966, s. 4). Yani yalnızca karşı devrimin ve devletin baskısı değil, biraz da sol kendi duruşu nedeniyle gerçekleri görememiştir. Öte yandan solcu aydınlar arasındaki bitmek bilmeyen ve “her şeyden önemli” kabul edilen fikir tartışmaları da cabasıdır. Solcu aydınlar arasında pratikten ve mücadeleden kopup, “soyut” bir mantığa yönelmek alışkanlık olmuştur. Bu yüzden karşıtlar alıp yürürken, gelecek için ne yapacağını bilen “militanlar” yetiştirirken, iktidarın koruyuculuğunda kapitalist “kaleler” kurulurken, solcu aydınlar pratiği unutup teoride boğulmaktadırlar. Olayların önünde değil ardındadırlar (Devrim, Sayı: 14, 20 Ocak 1970, s. 2). Bu sebeple geçmişin eylem birikimine de, yani Kemalist devrimlere de dikkat çekmek gerekir. Selçuk, sosyalizmin Kemalist devrim birikimine yaslanması gerektiğini ciddiyetle savunmuş ve sosyalizmin geçmişten kopuk olacağını asla düşünmemiştir. Şunu unutmamalıdır ki sosyalistlerin nefes alanını geçmişin birikimi ve geçmişteki adımlar genişletmiştir. Bir başka deyişle Selçuk’un dönüp dolaşıp söylediği şey Kemalist devrimin Türkiye’de sosyalistlerin önünü açtığıdır. Bu bağlamda tepeden inmeci bir savunuya gitmiş, tepeden inmeciliği de bu eksen üzerinde düşünmüştür. Sosyalizm fikri halk arasında doğup gelişmeyip aydınlar eliyle ülkelere girdiğine, “yukarıdan aşağı” bir hareket olduğuna göre durum Türkiye için de benzerdir. Mustafa Kemal’in ileri atılımları, Cumhuriyet, devrimler, çok partililiğe geçiş, 1961 Anayasası, tüm bunlar tepeden inmedir ve bu da şunu göstermektedir ki Türkiye’de sosyalistlerin “çalışma ortamını hazırlayan bütün olaylar yukarıdan aşağıya kabul ettirilmiştir” (Yön, Yıl: 5, Sayı: 179, 2 Eylül 1966, s. 5). O halde sol kendi önünü açan hareketlere gereken değeri vermeli, emperyalizmle savaşın öncülerini sahiplenmeli, tarihi olayları ilericilik, gericilik bağlamında değerlendirmelidir. Tepeden inmecilik bahsi geçmişken demokrasi konusuna da birkaç cümleyle bakmak anlamlı olabilir.

Demokrasi

Selçuk, demokrasi ile ilgili söylemlerinde Türkiye’nin sosyal yapısını hatırlatmıştır, gecekondulaşmayı ve çalışanların sayısındaki artışı. Meclis’e çalışanlar arasından temsilci gitmediğinin, yani çalışanların Meclis’te temsil edilmediğinin altını çizmiştir. O halde evvela çalışanlar bilinçlenmelidir. Çalışan sayısı, çalıştıran sayısından fazlasıyla büyüktür ve “sayısı büyük olanların şuursuzluğu, iktidarı götürüp sayısı küçük olanın şuursuzluğuna teslim etmiş”tir (Yön, Yıl: 1, Sayı: 12, 7 Mart 1962, s. 6). Türkiye’de demokrasi budur, “şekli”dir (Yön, Yıl: 1, Sayı: 26, 13 Haziran 1962, s. 6). Haliyle kalkınma, sosyal haklar ve reform gibi konularda mücadele etmek aynı zamanda demokrasi için de mücadele anlamı taşır. O halde “az şekerli demokrasinin meddahlığını” yapmaktansa gerçek demokrasinin nasıl olacağını halka göstermek, demokrasi yolunu hazırlamak gerekir (Yön, Yıl: 1, Sayı: 30, 11 Temmuz 1962, s. 2). Demokrasinin Türkiye’nin sosyal yapısı ile birlikte düşünülmesi gerektiği savunusu için 22 Şubat Kalkışması konusunda yazdıkları iyi bir örnek olabilir. 22 Şubat Kalkışması’nın desteklenir bir tarafı olmadığını ifade etmekle birlikte meselenin sosyal nedenlerinin araştırılması gerektiğini düşünmüştür. Yani mesele sağın ya da solun meselesi değildir, emeklilik ya da tayin gibi girişimlerle halledilebilecek bir mesele de değildir. Bu askerleri bu suça iten sosyal ortamı araştırmak ve tartışmak gerektiğine inanmıştır (Yön, Yıl: 1, Sayı: 11, 28 Şubat 1962, s. 6).

Haklılığının kanıtlanması içinse çok zaman geçmesine gerek kalmamıştır. Tıpkı ilerleyen yıllarda, başka başka konularda olduğu gibi. İlhan Selçuk deyince benim aklıma gelen şey şudur: Hayatı haklılıkla geçmiş bilge…

“Diktacılık hevesleri ve özgürlükleri çiğnemek isteyen bütün eğilimler, bir süre için eylemde güçlü görünseler de geçici olmaları kaçınılmazdır. Tarihin bu çarpıcı güzellikle gelişimini görerek insanlığın özgürlük yörüngesinde kendi yerini saptayabilen kişiye ilerici denir.” (Düşünüyorum Öyleyse Vurun, s. 214).

Atıflar:

            – İlhan Selçuk, Atatürkçülüğün Alfabesi, İkinci Bası, İstanbul, Çağdaş Yayınları, Ekim 1985.

            – İlhan Selçuk, Düşünüyorum Öyleyse Vurun, 29. Baskı, İstanbul, Cumhuriyet Kitapları, Temmuz 2010.

            – İlhan Selçuk, Mustafa Kemal’in Saati, İstanbul, Kitaş Yayınları,Nisan 1969.

            – Cumhuriyet, 14 Kasım 1965.

            – Devrim, Sayı: 14.

            – Yön, Sayı: 3, 6, 11, 12, 25, 26, 30, 64, 96, 111, 124, 155, 166, 173, 179, 180.

Diğer Yazılar