Altı Ok Bir Bütündür Bölünemez!

Altı Ok Bir Bütündür Bölünemez!

Ömer Atagenç yazdı:
Altı ok seçmece davranılacak bir kavramlar reyonu değildir. Parça parça alıp kullanamazsınız. Ya hepsini savunacağız ya da kendimize yeni yollar bulacağız…

Ahmet Taner Kışlalı Kemalizmi tarif ederken “altı ok” ilkelerinin temelinde hem Fransız Devrimi’nin hem de Sovyet Devrimi’nin etkilerinden bahsetmiştir. Buna göre Cumhuriyetçilik, Laiklik ve Milliyetçilik Fransız Devrimi’nin, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik ilkelerinin Sovyet Devrimi’nin etkisi altında gelişmiştir. Bu kategorizasyon ayrıca bir tartışma konusu olabilir ancak Kışlalı hocanın bu tanımlamada bize açtığı oldukça önemli bir alan var. Hatta daha doğru bir tabirle bu ayrım bizi bir konuda düşünmeye sevk ediyor. Kürsü haykırışları ve rutin sohbetler haricinde bu ilkelerin tamamını bir bütün olarak değerlendirebiliyor muyuz?

12 Eylül’den bugüne basit bir durum tespiti yapalım: Bugün Kemalizm yukarıda sayılan ilk üç ilke ile tanımlanmaktadır. Bu cümleyi okur okumaz öfke patlaması yaşayıp bu yazının sitedeki paylaşımının anlatına yapacağınız hakaretlerden önce aklıselim bir biçimde ne anlatılmak istendiğini bir kez daha düşünelim.

Söylemde istediğimiz kadar yer göğü inletelim ancak maalesef pratik siyasette kalan üç ilkeyi pek kullanmıyoruz. Daha doğrusu son üç ilkenin bugün itibariyle ne anlam ifade ettiğine dair yeteri çabayı belki de sarfetmiyoruz. Cumhuriyetçilik ve laiklik belki bir parça daha belirgin, doğrudur. Ancak dilimizden düşürmediğimiz “milliyetçilik” ilkesi de ortaya çıkış koşullarını ve içeriğini ne ölçüde yansıtıyor emin değilim. Bu kafa karışıklığını aşabilmenin yolu her bir ilkeyi yeniden gözden geçirip altı ilke arasındaki sıkı bağları yeniden kurabilmekten geçiyor. 12 Eylül sonrasında ve 2000’li yıllarla birlikte ülkenin muhalif kesiminde bir “Atatürkçü enflasyonu” ortaya çıktı. Ülkede kendisini Atatürkçü olarak tanımlayan kişilerin sayısal olarak artışında elbette bir sorun bulunamaz. Ancak özellikle de 2000’lerle birlikte çok farklı kanatlardaki Kemalizm tanımlamaları arasında bazı farklılıkların olduğu da muhakkak…

Bu konuyu daha derinlemesine düşünebilmek için bazı hareket noktalarına ihtiyacımız var. Bu yazı ise sadece bu hareket noktalarından ibaret olacak.

Kemalizmin cumhuriyetçiliği ve laikliği zannediyorum bugüne kadar bir tartışma konusu haline gelmedi. Ancak milliyetçilik ilkesini bir parça da daha yerli yerine oturtmak lazım. Bunu yaparken de milliyetçiliğe yalnızca üst-yapısal bir kimlik meselesi olarak bakmayacağız. Diğer ilkelerden alacağımız destekle onu çok daha sağlam bir zemine oturtmak zorundayız.

Kemalizmin milliyetçilik algısını iktisattan kopararak bakamazsınız. Şayet iktisattan koparırsanız elimizdeki veri sadece basit bir kimlik problemi olarak yansımaya başlar. Halbuki Kemalizmin kuruluşundaki milliyetçilik dönemin şartları gözönüne alındığında “iktisadi” bir “milliyetçiliktir”. Anti-emperyalizm fikrini canlı tutan her şeyden önce ekonomik olarak bağımsız olma düşüncesidir. Ekonominin Kemalizmdeki önceliği milliyetçiliğin de büyük ölçüde iktisadi bir zemin üzerine kurulmasını sağlamıştır. Kadro Dergisi’nde hayat bulan iktisadi milliyetçilik, devletçilik ilkesinin temelini oluşturur. Bu sebeple milliyetçilik ile devletçiliği ayıramazsınız.

Milliyetçilik ile halkçılığı da ayıramazsınız. Eğer ayırırsanız toplum içi çatışmaların sınıfsal boyutunu gözardı eder, sırf sizinle aynı üst kimliği telaffuz eden herkesi sizden zannedersiniz. Aynı kimlik altında kendi insanını öteleyen, emeğini sömüren, sahip olduğu imtiyazlarla toplumsal katmanları keskinleştiren her faaliyeti kanıksamaya başlar ve sizlerle aynı kaderi paylaşan yurttaşlarla aranıza duvarlar örmeye başlarsınız. Dış krizlerle iç krizler her zaman aynı yolda yürümez. Dış krizlerde ülkenin ve toplumun bağımsızlığı için savunulan kimlik Kemalizmin milliyetçiliğine denk düşse de ülke içinde toplumsal eşitliği ve adaleti bozan mekanizmaların arınma suyu haline gelmemelidir.

Milliyetçilikle devrimciliği de ayıramazsınız. Eğer ayırırsanız Atatürk’ün dediği gibi “donar kalırız.” Toplumsal devrimin tekerleklerini ulusun bağımsızlığı için döndürmenin koşulu ulusun çıkarlarının devrimci bir tutum ve ahlak ile yoğrulmasından geçmektedir. 

Cumhuriyetçilikle halkçılığı da ayıramazsınız. Zira cumhuriyet sınıf oligarşilerinin değil tüm imtiyazların ortadan kalktığı gerçek bir halk cumhuriyeti olmak zorundadır. Mustafa Kemal’in devrimci cumhuriyetinin gösterdiği yol kalburüstü sınıfların parlamentoculuk oynadığı bir biçimsel demokrasi değil toplumun tüm kesimlerinin adil ve demokratik bir temsil mekanizmasına kavuştuğu bir halk cumhuriyetidir. Aynı şekilde laiklik de yalnızca basit bir biçimde din işleri ile devlet işlerinin ayrılması değil din kurumu üzerinden sağlanan imtiyazların toplumsal çıkar zemininde ortadan kaldırılması için devreye giren bir mekanizmadır. Bu bağlamda laiklik de halkçılık ile ayrılamaz.

Altı ok seçmece davranılacak bir kavramlar reyonu değildir. Parça parça alıp kullanamazsınız. Ya hepsini savunacağız ya da kendimize yeni yollar bulacağız. 12 Eylül’ün yarattığı deformasyondan ve bize dahi sirayet eden sol ve “-izm” düşmanlıklarından kurtarabilmenin tek yolu bu kavramların hem ortaya çıkış süreçlerini ve birbirleri ile arasındaki ilişkileri daha sağlıklı analiz edebilmektir. Söylemde hepsini kullanıp eylemde aradan seçmece yaptığımızda elimizde kalan tarihsel ve düşünsel bir bütünlük değil dönemin şartlarına göre eğip bükülen, bir takım gerekçelerle bazı yönleri tırpanlanmış bir lakırdılar seçkisi olur.

Bu ilkeler tesadüfen ortaya atılmadı. Sadece belirli bir döneme çözüm olsun diye de ortaya çıkmadı. Hepsi ayrılmaz bir bütün olarak ülkenin ve ulusun bağımsızlığı için yol haritası niteliğinde tasarlanmıştır. Ulus-devletin yeni kimlik arayışının sonucu değil başlangıcı olarak ortaya çıkan altı ok bir binanın taşıyıcı kolonları gibidir. Herhangi birisinin yokluğu temellerin sarsılmasına neden olur. Devletçi olduğumuz kadar milliyetçi, halkçı olduğumuz kadar laik, cumhuriyetçi olduğumuz kadar devrimci olmak mecburiyetindeyiz.

Altı oku sözlerimizi süslemek için değil, kuruluşun ruhuna ve mirasına uygun olarak çizeceğimiz yolun taşlarını döşemek için rehber edeceğiz.

Şimdi sadece şunu düşünelim: Bireysel olarak ya da kurumsal olarak bu sınavı kimler geçiyor?

Diğer Yazılar