Biz Cumhuriyeti Hâlâ Çok Seviyoruz

Biz Cumhuriyeti Hâlâ Çok Seviyoruz

Süleyman Kalman yazdı:
Biz cumhuriyeti çok sevmiştik diyenler artık buruk bir yitirme sürecinde oldukları kanısındaydılar ve “Jakoben”, tepeden inmeci. “ceberrut”, “antidemokratik” , “vesayetçi” vb. gibi hak etmedikleri sıfatlarla tanımlanmakta, neredeyse hor görülüp aşağılanmaktaydılar…

Türkiye Cumhuriyeti, bilinçli ve inatçı bir kuşatma altında ve bu saldırılar neredeyse cumhuriyetimizle yaşıt. Ancak son yıllarda çok büyük ivme kazanmış durumdalar. Bunlar bazen demokratlık çehresiyle, bazen Batı dayatmasıyla, bazen Osmanlıcı ve/veya şeriatçı örgütlenme ve kalkışmalarla kendini göstermekte. Birçok yurtsever tarafından bu süreç karşıdevrim olarak görülmekte ve karamsarlık giderek egemen olmakta.

Aslında, neredeyse 150-200 yıldır devam eden ve cumhuriyetin kurulmasıyla büyük atılım kaydeden çağdaşlaşma mücadelesi ile bu uğraşa taş koyanların hikâyesi hiç değişmedi.

Çok partili hayatın ardından, gizlendikleri kuytulardan çıkarak,  sağ partiler içinde kendilerine yer bulan ve onların denetiminde bir nevi ehlileştirilen tarikat ve cemaatler, fütursuzca ve neredeyse geometrik bir hızla çoğalıp, etkinliklerinin ve güçlerinin  farkına vardıktan sonra da oluşan aşırı özgüvenle bağımsız hareket ederek, son dönemde de müstakil siyasi partileriyle, ekonomik ve toplumsal hayatımızı tamamen kuşatıp ülkenin yazgısına yön verir hale geldiler.

Son on-on beş yılda neler neler oldu ülkede?  Cumhuriyetin önce kurumları yıpratıldı ve yozlaştırıldı, sonra ülke tarikatların güç ve rant kavgasına sahne oldu.  Mülkiye, adliye ve emniyet kurumlarıyla başlayan örgütlenme ve devleti sistemli olarak ele geçirme hareketi pervasızca palazlanarak, aynı menzile gidildiği itiraf edilmiş bir cemaatin, orduyu tasfiye edip, bir kısmını ele geçirmesi sonucunda kanlı bir darbe girişimine yol açtı.

Bunun nedenleri, nasıl olduğu ve sonuçları hakkındaki nesnel yargıyı, şu anda tarihi yazanlar sahneden çekilince tarihin kendisi verecektir.

Bu yazıyı yazmaya başladığım dönemde,  yerel seçimler sonucunda muhalefetin kazandığı ama bir türlü verilmeyen, onaylanmayan, itiraz edilen, güdümlü kurumlarca tekrarına karar verilen İstanbul ili belediye seçimlerindeki ayak oyunlarına, devletin tüm kurumlarının manipüle edilmesine,  iftira ve ötekileştirmeye dayanan, nefret dilinin kullanıldığı bir seçim kampanyasına tanıklık ettik. Seçimle gelenin, seçimle gitmesi ilkesinin çıkara göre yorumlandığını, demokrasinin bir zamanlar itiraf edildiği ya da ağızdan kaçırıldığı gibi amaç değil araç olarak görüldüğünü bir kez daha gözlemledik.

Sonuçta, zor da olsa, önlenmeyen bir dalga ile halkın istediği ve dediği oldu. Muktedirler bunu güçlükle kabul etseler de, muhalefetin geniş bir yelpaze halindeki işbirliği ile büyük kentlerde yönetim cumhuriyetçi güçlerin eline geçti.

Kolay değil, mirası ağırdır Türkiye Cumhuriyeti’nin. Har vurup, harman savurmuş müflis bir tüccarın, doğuştan borçlu evladı gibidir.

Yer altı kaynakları sınırlı, doğalgaz ve petrolde dışa bağımlı, tarım politikaları her gelen hükümetle değişen, giderek tarımda da dışa bağımlı hale gelen, sanayileşmede geri kalmış bir ülkedir Türkiye.

Ekonomik yoksunluklar yanında, gelir dağılımındaki dengesizlikler artarak devam etmektedir.

Eğitim sistemi, “bakın bu laik sistem ne denli berbat” dedirtmek ister gibi yap-boz tahtasıdır. Tevhid-i tedrisat kimselerin hatırlamadığı bir eski hatıradır artık.

Balkan Savaşları, Cihan Harbi, İstiklal Savaşı gibi badirelerden çıkıp gelmiş bir neslin “yurtta sulh, cihanda sulh” ile ilkeleştirdiği dış politikanın yerinde yeller esmektedir,   

Ülkenin bölgeleri arasındaki gelişmişlik farkı çok derindir.

İlber Ortaylı, Atatürk’ü anlattığı kitabında, eski İstanbul halkının hoşgörüsünden, barış içinde yaşama kültüründen söz ederken, konu bazı azınlıklara gelince onlar hiç yokmuşçasına ilginç bir sessizlik oluştuğundan söz eder.

Ne yazık ki, bu sessizlik, bu sözlü ya da sözsüz yok sayma, cumhuriyetin kuruluşundaki ve ülkenin yapısındaki bazı unsurlar için uzun yıllar sözkonusu oldu. Hâlâ da olmaya devam ediyor.

Ancak, cumhuriyeti kuran irade, cumhuriyeti kuran aydınlanmacı zihniyet, bu sorunu da kendi çözmek zorunda. Çünkü artık bu sorun, görmezden gelerek, baskılayarak, yok sayarak, “ya sev ya terk et” hamasetiyle, onlar aslında öyle değil, “dağlardaki karlara bastıklarında  çıkan sesten dolayı onlara öyle deniyor” diyerek, bir nevi büyüklere masal anlatarak çözülemeyecek kadar büyük ve belirgin.

Belki de İstanbul seçimindeki bir yerde kendiliğinden oluşan ittifak bunun çözümü için bir adımdır. Yoksa, “çözüm süreci” gibi gayrı-samimi reçeteleri bu ülke bir daha kaldıramaz ve hak etmiyor da zaten.

Evet, cumhuriyetin önünde devasa sorunlar var. Evet, cumhuriyetin yapamadıkları var ve hataları var.

Çünkü cumhuriyet, büyüye, sihire inanmıyor, çünkü skolastik değil, çünkü cumhuriyet, “ilhamlarını göklerden ve gaipten değil, doğrudan hayattan almakta”.

Fransız sosyolog Regis Debray’ın “Biz Cumhuriyeti Çok Sevmiştik” isimli bir kitabı var. Ben ülkemizdeki aydınlıktan, çağdaşlıktan ve demokrasiden yana güçlerin yıllarca birikmiş gücenik, kırgın ve yenilgiden önceki dağınık ricatı hatırlatan tavrını bu başlıkla çok uyumlu bulmuştum. Biz cumhuriyeti çok sevmiştik diyenler artık buruk bir yitirme sürecinde oldukları kanısındaydılar ve “Jakoben”, tepeden inmeci. “ceberrut”, “antidemokratik” , “vesayetçi” vb. gibi hak etmedikleri sıfatlarla tanımlanmakta, neredeyse hor görülüp aşağılanmaktaydılar.

Bu nedenle yazının başlığını “Biz Cumhuriyeti Çok Sevmiştik” yenikliğine ve gücenikliğine gönderme yaparak, “Biz Cumhuriyeti Hâlâ Çok Seviyoruz” olarak koymayı uygun buldum.  

 Biz cumhuriyeti çok sevdik ve her şeye karşın da sevmeye devam edeceğiz.

Diğer Yazılar