“Şimdi Bunların Hiç Sırası Değil” (!)

“Şimdi Bunların Hiç Sırası Değil” (!)

Kemalizmin Türkiye’de emek gündemine dair bir gündemi yoktur, aksine hala patronlardan “Atatürkçü” yaratabilmek gibi ilginç arayışlar içindedir. Kemalistlerin kendi örgütlerindeki yönetimsel ve düşünsel değişimi analiz etme gibi bir dertleri yoktur, aksine herkes bir yere üye olmak ve buna bağlı olarak da toplumsal bir statüye sahip olmayı kendine yeterli görmektedir.

Türkiye’de güncel olarak Atatürkçü cenah içinde yapılan ve/veya yaptığımız pek çok eleştiri “şimdi bunların hiç sırası değil!” olarak karşılık buluyor. Biz de inatla diyoruz ki: “Hayır efendim tam da sırası!”

Ülkenin ve toplumun kutuplaşma sürecinde aranan yol ve yöntemlerin farklı yerlerde ve zeminlerde “birlik” havası estirmesinin pratik siyaset açısından bir anlam ifade etmesi bir yere kadar kabul edilebilir. Ancak pratik siyaset içinde çözüm ya da çözümler ararken hangi ideolojik araçlarla bir derman aranacağının da rasyonel bir biçimde tespit edilmesi gerekmektedir. Herkesin dilinden düşürmediği “Atatürkçülük” ve “altı ok” 21. yüzyılın mevcut sorunlarına mevut çözümler üretmediği sürece yani bugünün meramını soyut cümlelerle geçiştirdiğimiz sürece havada kalacaktır. Bu fikrin ayağının yere basabilmesi ve mevcut sorunlara karşılık halen nasıl çözüm olduğunun anlaşılabilmesi için bugünü yorumlamaya ihtiyacımız bulunmaktadır.

Bu yorumlama süreci Kemalizmi köklerinden söküp yeni bir toprağa dikmek değil aynı toprakta daha çok ve daha sağlam kök salabilmesini sağlayabilmek için yapılacaktır.

Bizim bugün “Atatürk” üzerine ürettiğimiz fikirlerin 1938 sonrasından daha çok beslendiğinin farkında olarak başlamak lazım belki de… Herkesin kendi “Atatürk”ünü kendi politik meşruiyetini sağlayabilmek için kullandığı bir “soğuk savaş Atatürkçülüğü”nü nasıl yarattığına yeniden dönmek zorundayız.

1930’lu yıllarda Atatürk ile İnönü arasında ortaya çıkan gerilim çok büyük yarıkların oluşmasını beraberinde getirmiştir. Kadro ile Ahmet Ağaoğlu arasındaki tartışmalar yönetimsel ayrılıklara denk düşercesine düşünsel olarak pek çok Kemalizm yorumunun ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bizlerin yek vücut halinde bugünlere ulaştığını sandığımız Kemalizm birbiri ile kökenden çatışan çok parçalı bir bulmaca haline gelmeye başlamıştır. İktidarların meşruiyet aracı olarak kullandığı bir “Atatürk” imgesinin entelektüel alanda giderek daha da arka planlarla kalması, Kemalizm adına üretilen Amerikancı soğuk savaş ezberlerine karşı 27 Mayıs’tan sonra Yön ve MDD üzerinden gelen müdahale Mustafa Kemal’in bürokrasinin gri duvarlarından yeniden halkın içine karışmasını sağlayacaktır.

Kemalizmi sisteme uygun hale getirmeye çalışan “Atatürkçü” Türk sağına karşılık Kemalizmi halkçı ve devrimci bir çizgide savunan Avcıoğlu’lara, Mumcu’lara, Berkes’lere doğru yeni bir yelken açılmaya başlanacaktır. 27 Mayıs sonrası büyüyen solun büyüyen partisi TİP’in yükselişinden rahatsız bir CHP’nin “Ortanın solu” ile II. Enternasyonal’in Avrupa-merkezli sosyal demokrasisini Kemalizmin yerine ikame etmesi aynı dönemin bir başka gerçeğidir. Kıbrıs meselesinde silikleşen bazı derin ayrılıkların üzeri 12 Eylül’le örtülecek ve süreç Kemalizmi bir deformasyona doğru götürecektir.

Kendi aydınını ve külliyatını 1990’lardan sonra üretemeyen Kemalizm, kendine konforlu alan arayan pek çok kişinin sığındığı bir liman olmakla beraber hepsinin yanında taşıdığı ideolojik bavulların karmaşasının altında ezilmeye başlamıştır. 12 Eylül öncesinde herkesin kendi cenahında kendi yorumunu ürettiği Kemalizm, 12 Eylül sonrasında beş benzemezin aynı yerde buluştuğu bir ideolojik çorba haline gelecektir.

1990’lardan itibaren “kimlikçilik” eleştirisini liberallere yöneltirken kendisi de sadece laiklik ve Türklük kimliği gibi üst-yapısal gündemlerle boğuşacak, özelleştirmelere karşı CHP geleneğindeki farklı eğilimlerin kurdukları hegemonyalara karşı, emeğin gündemine karşı derin bir sessizliğe gömülecektir. Bir başka yazının konusu olması gereken “Kemalizm sağda ya da solda değildir” tevatürü sanki bir ideolojik gerçeklikmiş gibi savunulacak, sistemle barışık bir Kemalizm üretmeye çalışan Türk sağının bu cümlenin fikir babası olduğu gerçeği kitlelerin ana gündemlerinin uzağında kalacaktır.

Siyasal İslamcılıktan Kürt siyasal hareketine, sol liberallerden “komünizmle mücadeleye” ömrünü adamış soğuk savaş milliyetçilerine kadar çok geniş bir yelpazede kendisine yeni önderler bulan Kemalistler, Şevket Süreyya’lardan Avcıoğlu’lara, Berkes’ten Günyol’lara, Selçuk’lardan Mumcu’lara kadar koca bir geleneği sadece kürsülerde zikredecek ve düşünce hayatında sadece birer ambalaj olan bu geleneğin temsilcileri 12 Eylül’den 1990’lara geniş bir süreçte kitlelerin ilgi alanının dışına çıka(rıla)caktır.

Kemalizm adına meydanın kimlere kaldığı malum…

Bugün önümüzde iki seçenek var: İlkeli mi olmak istiyoruz yoksa siyasetin rüzgarını estirenlerin bize gösterdiği doğrultuda sürüklenmek mi? Kendi örgütlerinde dahi sesini duyuramayan, kendi küçük devletçikleri içinde “öteki” haline gelmesine rağmen isimler ve sembollere yönelik fetişimizi yüzünden tüm parti ve örgüt iktidarlarına “eyvallah” diyen bir siyasal güruh olma yolunda emin adımlarla ilerliyoruz. İkinci seçeneğin pençesinde icazetli alanlarda muhalefet yapabilmenin hazzını yaşıyoruz…

Sadece mevcut iktidarı değil, kendi içimizdeki iktidarları da konuşalım… Mevcut iktidara karşı söylediği her şeyi ve yaptığı her faaliyeti meşrulaştırmaya çalışan, Kemalizmin tarihsel ve siyasal mirası ile bağdaşmamasına rağmen sadece “yöneticilik” vasfı ile kendini bir geleneğin temsilinde tek yetkili gören tüm mikro iktidarları da sorgulamak zorundayız. Sadece yarını değil geleceği de kuracak vizyona ve bilgiye sahip olmak zorundayız. Zira Türkiye’deki herhangi bir iktidar değişikliğinin Kemalizmi doğrudan iktidara taşımayacağı tartışmaya yer bırakmayacak şekilde açıktır.

Kemalizmin bugün “Batı” ile nasıl bir ilişki kurulacağına dair ortak bir görüş halen yoktur. Kemalizmin Türkiye’de emek gündemine dair bir gündemi yoktur, aksine hala patronlardan “Atatürkçü” yaratabilmek gibi ilginç arayışlar içindedir. Kemalistlerin kendi örgütlerindeki yönetimsel ve düşünsel değişimi analiz etme gibi bir dertleri yoktur, aksine herkes bir yere üye olmak ve buna bağlı olarak da toplumsal bir statüye sahip olmayı kendine yeterli görmektedir. Partilerinde anti-Kemalist akademik eğitim alan gençler bunun Atatürkçülüklerine bir katkı olarak düşünmektedir. Bu örnekler daha da çoğaltılır…

Bugün sorun yalnızca bir iktidar olup olmama sorunu değil aynı zamanda bir kimlik sorunu… Bu sorun aşılmadığı sürece yapıla gündelik siyasetin etkisi de gündelik olacaktır. Daha ciddi sorunlara karşı çözüm üretmeyen, bir başkasının çözümleri ile yetinen, etrafında olana bitene karşı sessiz hatta kimi zaman da duyarsız, kariyerist kürsü siyasetçilerinden kahramanlar yaratmaya çalışan bir tercihin bizi çok daha edilgen bir noktaya sokacağını tahmin etmemiz gerekmektedir.

Bunların sırası mı şimdi? Tam sırası….

Diğer Yazılar