O, Yurttaş Olmak Sorumluluğu

O, Yurttaş Olmak Sorumluluğu

Jean Jaures, “Geçmişe bakmanın en iyi yolu, vaktiyle çalışmış ve canlı kalmış kuvvetlerin eserini –geleceğe doğru- sürdürmektir” der.
Geçmişe baktığımızda, önce ‘yurttaşlık’ kavramını anımsamak, onu, geleceğe doğru sürdürmek gerekir. Bugünlerin panzehri tam da ondadır.

Sovyetler Birliği yıkıldığında, dünyamızın egemeni, bir büyük gücün şımarıklığıyla yeniden hesap yaparken, akıl hocaları –hem de yüksek sesle- bundan sonrasını ilan ettiler geri kalanlarımıza:

Tarihin Sonu dediler, Medeniyetler Çatışması dediler.

Egemenliğimizi güçlendirmek için, toplumların kendi içlerindeki bağları aşındıracağız, yurttaşlık bağını unutturup, ‘mikro’ meselelerde insanları birbirine düşürecek; böylece egemenliğimizi perçinleyeceğiz, dediler; etnik kimlik, mezhep, tarihi meseleler ardı ardına sıralanırken, onlar birbirini yiyecek, biz asıl lokmayı yutacağız…

Gizli saklı yapmadılar bunu, kitaplara yazdılar; okuduk, yine de düştük tuzağa.

Bugünümüz, oralardan başlar…

Şimdilerde, Siyasal İslam’ın sermaye destekli temsilcisi bir iktidar, kendi vatandaşlarının oyunu-iradesini yok sayıp, demokratik seçimleri iptal ederken; ülkenin sosyalisti ve Kemalisti, Dersim mi, Tunceli mi diye birbirine hakaret edip, tehditler savuruyorsa, hep o tuzağa düşmüşlüktendir örneğin.

Fazıl Hüsnü Dağlarca, 11 Aralık 1961’de Vatan gazetesinde şöyle yazmış:

“O, yurttaş olmak sorumluluğu, nice yorgun olursak olalım, belki de her gece, bizi uykudan eder.”

Dağlarca’nın uykusuzluğu; Huntington’ların, Fukuyama’ların, onların kurup dünyaya saldıkları, liberal solcuların, onların oltasına takılmış sözde sosyalistlerin, Kemalistlerin değil; Cumhuriyet kurucularının, Mustafa Kemal’in yurdunu solumuş olmasından mıdır acaba?

O yurtta esen rüzgârlar, esareti, sömürüyü, düşmanlığı, ortaçağı süpürür gider; aydınlığın, bağımsızlığın, kardeşliğin bahar kokusunu duyurur yurttaşlarına.

Yurttaş olmak sorumluluğu, Cumhuriyetin harcıdır hem, gerekirse uykusuz bırakır her gece.

1929 sonu, 1930 başlarında Mustafa Kemal, Medeni Bilgiler kitabını yazar, o harcı daha da sağlamlaştırır. Cumhuriyet okullarında okutulan kitapta:

“Bütün insanlar, sosyal bir vücudun organlarıdır ve bu nedenle birbirine bağlıdır. Bu karşılıklı bağ, herkesi başkasının sorumluluğuna da karıştırır. Bir de, insanlar, ölenlerin kültürel mirasçıları olduklarından, aralarındaki bağlar, zamanı ve mekânı kapsar” der. Bu bağlar, doğal, sosyal ve ekonomiktir O’na göre. Doğal bağ bize ne öğretir?

Devam eder:

“Doğal bağın bize öğrettiği şudur: Özellikle, iş bölümü ve kültürel mirasçılık yüzünden, herkes sahip olduğu şeyin ve hatta kendi varlığının en büyük bölümünü atalarına ve bir zamanda yaşadığı insanlara borçludur.

Öyle ise?

“Eğer öyle ise, yani, eğer her yerde, insanın insana karşı bir borcu varsa, bütün borçlar gibi bunun da ödenmesi gerekir.”

Cumhuriyet kurucuları böyle yazdırır ders kitaplarına.

Tohumlar bu suyla yeşerir.

Jean Jaures, “Geçmişe bakmanın en iyi yolu, vaktiyle çalışmış ve canlı kalmış kuvvetlerin eserini –geleceğe doğru- sürdürmektir” der.

Geçmişe baktığımızda, önce ‘yurttaşlık’ kavramını anımsamak, onu, geleceğe doğru sürdürmek gerekir. Bugünlerin panzehri tam da ondadır.

Yurttaş olmak, bir toprak parçası üzerinde birlikte yaşamak mıdır sadece?

Değildir elbet; o toprağın üzerinde kaderi birbirine bağlı olan geniş kitlelerdir yurttaşlar. Mustafa Kemal, sanayileşmemiş bir toplumda, ‘iş bölümü’ üzerinden okur toplumu, halkçı özüyle sosyal devlete işaret eder. Sanayileşmiş toplumda sınıf mücadelesinden kaçış yoktur bugün; yurttaşlık bilinci, sınıfsal bilinçle kol kola ilerler tarihin koridorunda.

Bu toprağın üreteni, yaratanı, emek sahibi insanları, hakkı yenenleri, sömürülenleri bir bütündür, kaderi birbirine bağlı olanlardır.

Halkçı Cumhuriyetin yurttaşlık bilincinin yeniden ışıldayacağı nokta buradadır.

Türk-Kürt değil, Alevi-Sünni değil, başı açık-kapalı değil; egemen olanlar, buyuranlar, sömürenler ve onların karşısında, giderek söz geçiremediği bir kuvvetin kölesi olanlardır yurttaşlığı yeniden tanımlayacağımız cepheler.

Karşımızda Sovyetler sonrası dünyayı yeniden kurgulayanlar, bizi bize kırdırıp, kendi borazanını öttürenler olacaktır.

Karşımızda onların attığı oltaya takılmış, bilinç yoksunları olacaktır.

Karşımızda onların semirttiği iktidarlar, yöneticiler, buyurganlar; saraylar, modern sultanlar olacaktır.

Yıllardır içinden çıkamadığımız kurgunun özetidir.

Ve öte yandan artık elimizde kala kala ekonomik anlamda tükenmiş, üretim gücü çalınmış, aklı perdelenmiş bir ülke kalmış olabilir…

Hep böyle olmuştur: Yönetenler yıkmış, halk yeniden kurmuştur.

Yeter ki, Dağlarca gibi:

“O, yurttaş olmak sorumluluğu, nice yorgun olursak olalım, belki de her gece, bizi uykudan eder” diyebilelim.

Nerede durduğumuzu, toprağımızın pırıl pırıl geleceği için kime karşı, kimlerle yan yana olduğumuzu yeniden anımsayalım.

Soralım:

Niçin kendi toprağımızda birileri zevk içinde saraylarda yaşarken, birileri gece yatağına aç girmek zorunda kalıyor?

Niçin birilerine hak olan bizden esirgeniyor?

Niçin bütün güzellikler hep onlar için ve niçin ülkemizin başına gelen her kötülüğün bedelini biz ödemek zorunda kalıyoruz?

Kimiz biz?

Üzerine düşüneceğimiz ilk kavram:

“Yurttaşlık”

Sonra, baharın kokusunu getiren rüzgârlar yeniden esmeye başlayacak…

Diğer Yazılar