Yıllar Geçse de Ne Gam…

Yıllar Geçse de Ne Gam…

Çünkü bu ülkede aydınlar cenazelerde birbirlerinin fotoğrafını taşır…

1989 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Camilo Jose Cela, “On Bir Futbol Öyküsü” kitabında olağanüstü bir mizah gücüyle futbolcu, antrenör ve taraftarların gizemli dünyalarını ele alırken büyülü gerçeklik dokusunu hiç kaybetmez. Kitaptaki epigraflardan biri hâlâ aklımda öylece durur: “Ölüm yaşlıları kapılarının önünde, gençleri ise sokakta avlar.”

Ülkemizin karanlık tarihi ile Latin Amerika’nın alacalı günleri üzerine yeniden tekrara düşüp koşutluk kurmak niyetinde değilim. Ama ölümün soğuk mevsimini baharında yaşayan gençleri yahut en kıvamlı çağlarında yüzü toprağa erken düşen aydın ölümlerini hatırlayınca Camilo Jose Cela beni kıskıvrak yakalayıveriyor.

Yıl: 1980 Küçük bir çocuk İstanbul’da Mecidiyeköy’de Fulya Mahallesi’nde on yedi ailenin oturduğu bir apartmanın üst katındaki pencereden dışarı bakıyor. Ağaçlardaki yeni yeni filizlenen tomurcuklara hayranlık duyuyor; hayatın her şeye rağmen güzel olduğuna inanıyor. Bir anda üç gencin evlerinin önündeki emektar anadolun tekerleklerini tutuşturduğunu görüyor. Küçük kız bir çığlık atıyor. Gençler kaçıyor. Olayı görenler yangın büyümeden söndürüyor. Arabanın sahibi alt komşuları Sevinç Özgüner. Sevinç ve kocası Vecdi  küçük kızın babasının eski dostu. Dava arkadaşı! O yüzden fazlasıyla telaşlı küçük kız. Yutkunuyor. Korkudan annesine bile seslenemiyor.

Çok değil bir kaç gün sonra duvara, “Mecidiyeköy komünistlere mezar olacak!” diye yazılıyor. Bu duvar yazısı karanlık zamanların habercisi gibi. Çünkü çok değil bir kaç gün sonra o civarlarda oturan yazar Ümit Kaftancıoğlu öldürülüyor. Bir süre sonra evde bulunmadıkları bir ara Özgüner’lerin evinin kilidi kırılarak her şey alt üst ediliyor. Bunun üzerine Sevinç ve Vecdi iki kızlarının başına bir şey gelmesin diye onları evden uzaklaştırıyor. Yakınlarına emanet ediyor. Türk Tabipler Birliği’nin o zamanki Merkez Konseyi Başkanı Erdal Atabek Yönetim Kurulu Üyesi arkadaşı Sevinç’in aldığı tehditleri İstanbul Valiliği’ne bir dilekçeyle bildiriyor. 

23 Mayıs. Gece 03.00 suları. Çığlıklar… arka arkaya silah sesi… Özgüner’in İstanbul’un göbeğinde evlerinin kapısı kırılıyor. Merdivenlerden inen komşuları gören katiller kaçıyor. Kapı yarı açık. Çıt yok. Yerde büyük bir kan birikintisi. İçerden Vecdi sesleniyor: “Sevinç’i vurdular, önüme atılıp siper etti kendini!” Sevinç yatak odasında yerde yatıyor. Bir kurşun yanağından girip dişlerini parçalamış. Karnı kan içinde.

Küçük kız da inmiş. Gözbebekleri büyümüş kan denizinin içindeki Sevinç’e bakıyor. Öylece. Bir çarşafa koyuyorlar Sevinç’i. Cerrahpaşa Hastanesi’ne götürülürken yolda can veriyor. Akşamında, Mecidiyeköy’de o duvara yeniden bir yazı yazılıyor: “Mecidiyeköy komünistlere mezar oldu.”

Hekimlik insan sıcaklığıyla bütünleşirse değer kazanır. Hastanelerin soğuk, mavi, kirli odalarını içten bir gülümseme tozpembeye çevirebilir ancak. Samimi bir bakış, dokunuş, ağızdan dökülen yumuşacık sözcükler hastanın duyduğu kaygıyı dindirir. Aynı bedenindeki acıyı, sancıyı dindirdiği gibi… Bu nedenle hekimlik yalnızca vücudu bilme, tartma, aksaklıkları görme, teşhis koyma, tedavi etme birikimi değil, aynı zamanda çok karmaşık olarak nitelendirebileceğimiz insanı anlama sanatıdır da…  Öte yandan “insan”ı yaşatmak için verilen büyük uğraşı, zaman zaman o büyük çabayı düşününce en “devrimci” meslek olduğu söylenebilir hekimliğin… Bu deneyimi bir de, kendi düşünsel dünyasıyla katmerliyorsa, aklını anlamayla ve öğrenmeyle donatıyorsa uğraşının doruk noktasındadır.

Ceyhun Atuf Kansu’nun şiire yeni sarıldığı dönemlerde, tayin olduğu Turhal’da adı solcu – doktora çıkmıştı. O günleri Kansu’nun yakın dostu Talip Apaydın şöyle anlatıyordu: “1948’de mektuplaşmaya başlamıştık Ceyhun’la… Bana yazdığı bir mektupta yirmi sekiz çocuğun kızamıktan öldüğünü, doktor bulunamadığını yana yakıla anlatmıştı. Sonra ünlü “Kızamık Ağıdı” şiirini yazdı. Çok beğenildi o şiir, basında yankılar yaptı.” Gerçekten de “Kızamık Ağıdı”nda;  “habersiz hepsi kızamıktan ve ölümden / kirli yüzlerinde açan ölümden habersiz / ve, düşmüş bir gül oluyorlar birden / bebekler ölüyor, ölümden habersiz” dizelerini yazarken artık acı çekmenin ülkenin aydınlarının yazgısı olduğunun ayrımındaydı Kansu. Bu yola girmişti bir kere… Dönüş yoktu! Çünkü yüreği insanı yalnızca yaşatmakta değil, insanın daha iyi koşullarda yaşamasını sağlamakta atmaktaydı. Ölümün, acının, hüznün, savaşın olduğu yerde değil barışın, ekmeğin, şarkının olduğu yerde…

Sevinç Özgüner gibi hekimler için de insana dokunmak mühim olandı. Bu nedenle, “Hastalarından neden para almıyorsun?” “Komünist misin?” gibi soruların en önemli muhataplarındandı. O kuşak ve ardından gelenlerde bu yol açıcı gelenek yıllar yılı sürdü. Yine bir hekim kızı olarak babamın muayenehanesinde gördüğüm, öncelikle Anadolu’dan gelenler için haftada bir yapılan “halk günü”nde imkanı olmayan hastalara ücretsiz bakma uygulamasıydı.

Nitekim Dr. Sevinç Özgüner’in arkadaşı Dr. Kemal İşler de Kasımpaşa’daki muayenehanesinden çıkıp alış veriş yaparken arkadan kurşunlandı. İşler ölmedi. Ama omuriliği paramparça olduğu için sonraki on yedi yıl belden aşağısı felçli, sakat iskemlesinde hekimlik yapmaya devam etti. Hem de “halk günü”nden  hiç ödün vermeden… Sorulduğunda, “Bizim mahallenin çocukları değildi onlar. Bizim mahallenin çocukları bana dokunmaz. Beni sever!” dedi hep. Vefat ettiğinde yedisinden yetmişine yardımına koştuğu herkes cenazedeydi.  

*

Güzel bir Mayıs günü… Ankara’da kısa öykülerden konuşuyoruz. Sarışın bir yüz karşımda. Gözlüklü. O zamanlar, “Ben de öykü yazıyorum. Henüz kitabım yok,” diyor. Çekingen biraz. Babası Halim Spatar Türkiye Komünist Partisi’nin en mühim adamlarından. Hemen herkesin “Halim Amca’sı!” Biz Deniz’le tanışır tanışmaz arkadaş oluyoruz. Onların Sevinç Özgüner’lerin üst komşusu olduğunu biliyorum. Soramıyorum bir türlü. O küçük kız çocuğuna bir şey diyemiyorum. Boğazımda yumru. Hiç geçmiyor. Hatta daha da büyüyor. Çünkü o günden sonra o küçük kız çocuğunun günlerce uyuyamadığını, geceleri kan ter içinde uyandığını okumuştum bir yerlerde.

Aslında kimseye bir şey soramıyorum. Yıllar sonra İstanbul’da Sevinç Özgüner’in kızı Alev Abla’yla bir bara gittiğimizde de konuşamıyorum. Üstelik o halime çok gülüyor. Belki de o ânı bozmak istemiyorum… Eğlencemizi… Hep birlikteyiz…   

*

Geçtiğimiz hafta İstanbul Tabip Odası tarafından düzenlenen “Dr. Sevinç Özgüner Ödülü” Cumartesi Annelerine verildi. 1994 yılında babama verilmişti. İlk Sevinç Özgüner adını duyduğumda çocuk denecek yaştaydım. Şükran Amca ( Kurdakul) bir gece yarısı 1951 tevkifatı sonrasında yaşananları gözünde yaşlarla anlatmıştı.

Yine geçtiğimiz hafta beş gazeteci öldüresiye dövüldü.

*

26 Mayıs 1980 günü Cumhuriyet gazetesinde Uğur Mumcu şöyle yazıyordu: “ Vecdi ve Dr. Sevinç Özgüner’in evi son kanlı baskından önce de yoklanmış, kapı zorlanmış, bunun üzerine İstanbul Emniyeti’ne gerekli başvurular yapılarak önlem istenmiş; önlem alınmamış ve gece yarısı basılan evde Dr. Özgüner öldürülmüş, Vecdi Özgüner de yaralanmış. Söyleyin şimdi ey devletin yetkilileri, bu olayda kimsenin sorumluluğu yok mu? (…) Belki Özgüner’lerin, “bizi öldürecekler, önlem alın” diye başvurusu zamanında yetkililere ulaşmamıştır da İçişleri Bakan Vekili Orhan Erenler beyefendi, başvuru sahiplerinin “normal CHP”li olup olmadığını araştırmıştır! Yeter artık be, yeter! Bu insanların kanı Demireller’in, Türkeşler’in, Orhan Erenler’in gözleri önünde akıtılacak kurban kanı değildir. Gün gelir hesabı sorulur bunların. Gün gelir, Kanlı Pazar’ından 1 Mayıs kıyımına, 1 Mayıs kıyımından Kahramanmaraş canavarlığına kadar dökülen her kanın, alınan her canın hesabı sorulur! Sorulur bu hesap sorulur!”

O hesap hiç sorulamadı.

Dahası bu yazıdan tam on üç yıl sonra Uğur Mumcu da öldürüldü.

Çünkü bu ülkede aydınlar cenazelerde birbirlerinin fotoğrafını taşır!

Uğur Mumcu en son katıldığı cenazede Muammer Aksoy’un fotoğrafını taşıyordu.            

Diğer Yazılar