Tek Adam mı Yalnız İnsan mı?

Tek Adam mı Yalnız İnsan mı?

Şimdi gelin, pek değinilmeyen birtakım tarihsel gerçekleri anımsayalım. Mustafa Kemal Atatürk’ün tüm yaşamını kaplayan ve Bağımsızlık Savaşını başlatışının 100. yılının çağrıştırdığı eylem sürecini, sözkonusu yönlendirme çabasına yanıt nitelikli bir çözümleme yararlı olacaktır…

Bir ülkede tartışmalar önyargı, siyasal bakış sınırlarını aşamıyorsa çok yakıcı bir sorun var demektir. Bu düşün yoksulluğundan Atatürk tartışmaları da payına düşeni alıyor. Özellikle son yıllarda, sağdan olsun, sözde soldan olsun, Atatürk Devrimini, en azından gölgeleme yöntemlerinden biri de “Atatürk tek başına yapmadı, diğer insanlar da vardı…” diye özetlenebilecek “derin” yaklaşımı sergilemektir. Bu kurnazlık fotoğraflara bile yansıtılmış, Atatürk’ün portreleri usulca geriletilerek, topluluk arasındaki fotoğrafları “servis” edilmiştir. Konu sıklıkla “tek adam” vurgusunu kullanmalarına vardırılmaktadır ki altında diktatörlük imasını, karalamasını taşıdığını anlamak zor değildir.

Tarihte kitlelerin işlevini yadsımak ne denli yanlışsa, kendine emek vermiş; sevgice, erdemce, bilgice, eylemce ve kuşkusuz yürekçe üstün insanların etkisini yadsımak da o denli yanlış ve anlamsızdır. Düşünür Georgi V. Plehanov bile bu önemli sorunun üstesinden gelememiştir (“Tarihte Bireyin Rolü Üzerine.”) Savları çarpıtılan Nietzsche bu gerçeği en doğru anlayanlardandır…

Şimdi gelin, pek değinilmeyen birtakım tarihsel gerçekleri anımsayalım. Mustafa Kemal Atatürk’ün tüm yaşamını kaplayan ve Bağımsızlık Savaşını başlatışının 100. yılının çağrıştırdığı eylem sürecini, sözkonusu yönlendirme çabasına yanıt nitelikli bir çözümleme yararlı olacaktır. Mustafa Kemal, bir süre kullanacağı görev ve yetki belgesini edinmesinin ardından Samsun’a çıktığında yanında bulunanlardan bir öbek, uzun sayılamayacak bir zaman sonra, başka işbirlikçilerle birlikte İzmir suikastını düzenleyecek, Atatürk’ü öldürmek isteyeceklerdir. Mustafa Kemal kongreleri düzenlemek üzere Türkiye içlerine yol alırken, Vahdettin idam fermanını duyurmuştur. İzmir, Birleşik Krallık’ın piyonu Yunan ordusunca işgal edilmiştir. Yunan işgali sürerken halkın bir bölümü Yunan, İngiliz bayrakları çeker. Çoğunluğu köylü halk bezgindir, yılgındır. Oğullar şehit düşmüş, kadınlar, yaşlılar her tür acıyı yaşamıştır. Mustafa Kemal, “Düşman, tarlamın sınırına gelene kadar benim yapacağım bir şeyim yok; oğullarımı şehit verdim” diyen babayı iyi anlamaktadır. Ona öfkelenmek basitliğine düşmez; duygudaşlık kurar. Çünkü askerini geriden yönetmek yerine, emperyalizme karşı onların arasında savaşmıştır.

Yol boyu Mustafa Kemal’i izleyelim, yoldaşlık edelim. Erzurum ve Sivas kongrelerinde halka direniş bilincini kazandırmaya çalışırken, sarayın entrikalarıyla, halk düşmanlarının yarattığı engellerle boğuşur. Giderek Tıbbiyeli Hikmet bile “çatacağı” kişi olarak, bula bula, özgürlük ateşiyle yanan Mustafa Kemal’i bulur. 

Direniş örgütlenmesine halktan öyle yoğun katılım da yoktur. Ankara kapısında seğmenler, köylüler coşkuyla karşılasalar da izleyen dönemde, Mustafa Kemal ve beraberindekilerin kaldıkları, Keçiören’deki Ziraat Okulu, karargâh yapısı sıklıkla yaylım ateş altına alınır; gericisi, padişahçısı…

Ankara’ya ulaşılıp Meclis süreci başladığında, günümüz ikinci cumhuriyetçilerinin pek sevdikleri, özgürlük kahramanı saydıkları, yere göğe sığdıramadıkları kişilerden oluşan bir muhalefet Kurtuluş Savaşının başarılmasından çok, Mustafa Kemal’in engellenmesiyle ilgilidirler. Mustafa Kemal’in yanında öyle çok sayıda ve kararlı bir topluluğun bulunduğu da sanılmasın. Yoktur. İzleyen yıllarda devrimleri birlikte yapacağı birkaç yurtseverdir, serdengeçtidir topu topu. Mustafa Kemal bir yandan tüm gücüyle çullanmış emperyalist ordularını püskürtmenin ustaca planlarını yaparken, bir yandan da Ankara’da, Meclis’e çöreklenen padişahçı, İttihat Terakkici (Enverci), tetikçi, Çerkez Ethemci, koşulsuz serbest piyasacı; cumhuriyete ve laik devrime karşıt… kesimlerin engel ve tuzaklarını savuşturmak zorunda kalır. Bunlar arasında kimler yoktur ki: Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Refet Bele, Ali Şükrü, Hüseyin Avni Ulaş, Selahattin Köseoğlu, Ziya Hurşit, Süleyman Necati, Canik Milletvekili Emin… Ethem’i ve Enver Paşayı anmışken belirtmeli, Ethem Mustafa Kemal’i Ankara tren garında asacağını haykırırken, Enver Paşa ise yurtdışında, Turan düşleri içinde Mustafa Kemal’in başarısız olmasını, Kuvayımilliyenin yenilmesini bekler. Enver konusu önemlidir. Osmanlının son döneminde ordunun modernleştirilmesindeki katkısı dışında önemli bir emeği bulunmadığı gibi askerine, halkına bakışı sevgisizdir. Kaynaklarda altmış bin ile doksan bin arasında değişen sayıda yiğidin donarak, çarpışarak, aç kalarak, hastalanarak kıyıma uğramasının sorumlusudur ve bundan vicdan sızısı çektiğine ilişkin bir belge yoktur. Mustafa Kemal’in ise askerine olan şefkatine dair kaç belge sunalım? Gerek var mı? Kaynaklar bunla dolu. Ömrünü, Mustafa Kemal’i etkisiz kımak, oradan oraya sürmek üzerine kurmuştur Enver Paşa. Günümüz pek tanınan kimi bilimcileri bile Cumhuriyetin devrim değil (bu durumda Mustafa Kemal de devrimci sayılmamış oluyor,) İttihat ve Terakkinin darbesi (Mustafa Kemal ise sıradan bir darbeci oluyor,-bu “oluyor” sözcüğünü bilerek, alaysılamak için kullanıyorum-) savını dillendirebiliyor! Sürdürelim. En yakınındaki kurmay kadro adamları (Rauf Bey, Refet Bey, Ali Fuat…) Mustafa Kemal’i Etlik’teki bağ evine, yemeğe davet ederler ve cumhuriyet ilan etmesinden korkulduğunu belirtip, kurtuluştan sonra padişahın ve makamının durumunun ne olacağını sorarlar. (Kazım Karabekir Trabzon’dadır ama yemekten haberi vardır. Haberi olan tek kişi Karabekir değildir; öbür milletvekilleri de haberlidir ve sonucu beklemektedir. Tarih 19 Temmuz 1922’dir. Büyük taarruzun hemen öncesidir. Tam bir baskı, abluka durumu. Rauf Bey kursağında sultanın lokması olduğunu düşünmekte, Mustafa Kemal’in kul yerine yurttaş seslenişinden bile rahatsızlık duyduğunu açıklamaktadır. Mustafa Kemal’in sorusu üzerine Refet Paşa, Rauf Bey gibi düşündüğünü söyler. Ali Fuat Paşa da sessiz kalır, bir anlamda görüş bildirmez, bahaneler üretir (ki Fuat Paşa askeri okulun ilk yıllarından arkadaşıdır.) Bu öbektekiler “emanet”in sahibine (sultana) yeniden teslim edilmesinden yanadırlar. Mustafa Kemal oracıkta bulunan bir sigara kâğıdı üzerine yaklaşık şöyle yazar: “Zamanı geldiğinde Meclis, gerekli kararı verecektir.” Devrimleri yalnız değil, arkadaşlarıyla yapmıştı değil mi?!  

Seçim kararı alınmadan önce, Erzurum Milletvekili Süleyman Necati, Mersin Milletvekili Selahattin ve Canik (Samsun) Milletvekili Emin Bey, 25 Kasım 1922’de TBMM’ye verdikleri bir kanun teklifi ile seçim kanununu değiştirmek istemişlerdir. Buna göre seçme ve seçilme hakkı Türkiye Devletinin mevcut sınırlarında en az 5 yıldır ikamet etme şartına bağlanarak, Mustafa Kemal Meclis dışında bırakılmak istenmiştir. Bu teklif maddelerinin bir kısmı değiştirilmek suretiyle seçim yasasına dönüştürülmüştür. Cumhuriyeti Mustafa Kemal yalnız değil, arkadaşlarıyla kurmuştu değil mi?!

Meclis’teki ikinci grubun üyelerine ve günümüzdeki kalemşorlarına bakarsanız, sanırsınız ki Türkiye emperyalist işgal ve sultan baskısı, sömürüsü altında değil de sıradan, olağan bir siyasal rekabet içindedir. Hâkimiyeti milliye, hürriyet, silah değil fikir inkılabı, İstiklal Mahkemeleri karşıtlığı… söylevleri havada uçuşur. Bu kişilerin, tek buyurgan padişahla hiç sorunları olmamış ve olmuyor ama Kurtuluş Savaşı verilirken tümü demokrasi havarisi kesiliyor! Ne kadar inandırıcı değil mi? Demokrasiye âşıklar! Bir an için yönetim gücünü ikinci grubun elde ettiğini varsayalım: Kurtuluş Savaşı kazanılabilir, devrimler yapılabilir, cumhuriyet kurulabilir, kadın hakları sağlanabilir miydi? Evet diyebilenlerin saflığını fazla bulurum.

Başka öbek aymazlardan da söz etmek olanaklı. Bunlar hem hizmetleri, katkıları hem de aşındırma çabaları bulunanlar… Örneğin Halide Edib Adıvar, Falih Rıfkı Atay… Halide Edib Sultanahmet mitingindeki konuşmasıyla ulusu işgale tepki duyarlığı yönünde etkilemiştir. Kısa sürede, fazla ikileme düşmeden Mustafa Kemal’in yakın çevresine girmiştir. Yapıtlarıyla ulusal bilinç ve birikime katkısı yadsınamaz gerçektir. Ne ki aynı Halide Edib mandacıdır; bir güçlü devletin koruması altında bulunmayı önerir. Mustafa Kemal’in Bağımsızlık Savaşını utkuya ulaştırıp Cumhuriyeti kurmasının ardından ise Halide Edib Cumhuriyetle ve devrimlerle pek barışık değildir. Daha iki gün önce ülkemizi işgal ve binbir zulüm eden (ki Halide Edib, 9 Eylül 1922 Büyük Utkusunun hemen ardından, Anadolu’daki Yunan, emperyalist zulmünü, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı Atay ve Mehmet Asım Us’la birlikte oluşturulan heyetin-Tedkîk-i Mezâlim komisyonu-içinde gözlemlemiştir. İnceleme sonrası yazılan yazanak, izleyen sürede kitaplaştırılmıştır “İzmir’den Bursa’ya, Atlas Kitabevi  Yay., 1974,) Birleşik Krallık’ta, Hindistan’da… öğretmenlik yapar, konuşur; oralarda zaman geçirir. Atatürk yaşarken özellikle Dil Devriminin savunucusu olan usta Yazar-Gazeteci Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün yaşamını yitirmesinin ardından (giderek 1939 yılından başlayarak) aynı duyarlığı sürdürmemiştir! Nedenini anlamak güç değil: Dengeler Atatürkçülük zararına değişmektedir.         

Daha birçok olay var, örnek var. Devrimin önemli düşünürlerinden Şevket Süreyya Aydemir, yazdığı o görkemli, Atatürk yaşamöyküsü kitabına “Tek Adam” adını koyarken, çevresinde Atatürk’ü anlayan, Atatürk’ün yetkinliğine yaklaşabilen pek de kimsenin bulunmayışını, bir anlamda da yalnızlığını dillendirmek istemiştir. Bu nedenle Atatürk, biraz olsun birikimli gördüğü her insanı değerlendirmek için tüm gücüyle çabalamıştır. Ülküsüne birebir uygunluk aramamıştır.

İkinci grup anlayışının (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka deneyimlerinin ardından) sürdürücüleri olan Demokrat Parti+Adalet Partisi+Milliyetçi Hareket Partisi+Milli Selamet Partisi+Anavatan Partisi+Doğru Yol Partisi+Adalet ve Kalkınma Partisi yönetimleri yine benzer biçimde “hürriyet”, “söz milletin”… söylevlerini kullanırken, adeta Kurtuluş Savaşının yiğitlerimizin canlarıyla sağladığı kazanımlarını harcarcasına, Türkiye’nin tüm varsıllığını yabancı egemenliğine bırakan siyasalar izlemiş, toplumsal ilişkilerde yurttaşı, insan haklarını değil, buyurgan-kul ilişkisini, biati, eşitsizliği yüceltmiştir. 2019 İstanbul seçiminin yenilenmesi kararının aldırılışı, ardından “karınlarını doyuruyoruz, oy vermiyorlar” anlayışı ise “milli irade” çığırtkanlarının gerçek yüzünü bir kez daha kanıtlamıştır.      

Atatürk için doğru anlatımın “Yalnız İnsan” olduğu çok açıktır. Tek Adam nitemine gelince, tarih, en az iki kez çok partili rejime geçmek girişiminde bulunan, kamutayı en yüksek karar yeri sayan, biraz birikim gördüğü kişiyi, görüşü uzak mı yakın mı önemsemeden, sonuna kadar değerlendirmeye çalışan bir “tek adam” kaydetmemiştir. Evet, Atatürk yalnız insandır; büyük devrimcilerin yalnızlığı!    

Diğer Yazılar