Köy Enstitüleri; Kaf Dağı’nın Arkasını Aydınlatan Işık

Köy Enstitüleri; Kaf Dağı’nın Arkasını Aydınlatan Işık

O halde ne yapmalı? Yapılacak iş, Köy Enstitülerinin ruhunu, enstitülerin “iş için, iş içinde eğitim” felsefesini şimdiki okullara aktarmak ve Kent Enstitülerini şehirlerde tekrar yaratmak olmalıdır.

Yaklaşık iki yüz yıldır geriye giden ve hatta yüz yıldır da can çekişen Osmanlı İmparatorluğu’ndan yeni, körpe cumhuriyete miras kalan eğitim kalıtı tam bir perişanlıktı. Bu perişanlık hem nitelikte hem de nicelikte görülmekteydi. On yıllık savaşın artığı 13 milyonluk Anadolu insanının %85’i ak toprak yığınlarından oluşan köylerde adeta ortaçağı yaşamaktaydı. Net bir sayı ile ifade edilmese de en iyimser rakamlarla erkeklerde okur oranı %7, kadınlarda da ise %1’in altındaydı. Hele yazanı bulmak mümkün değildi. Yazan oranı bu rakamların çok altındaydı. Hala ortaçağın derinliklerinde yaşayan Anadolu köylüsü için okul, öğretmen ancak düştü. Buralara okul Kaf Dağı’nın arkası kadar uzaktı. Kırk bin köyün büyük bir bölümü fiziksel olarak da köy sayılmazdı zaten.

1923’te ülkedeki ilkokul sayısı binaları muntazam olmamakla beraber sadece 4770’ti.Buralarda okuyan öğrenci sayısı ise beşte biri kız olmak üzere 330 bin civarındaydı. Ancak %25’lik  bölümü pedagoji eğitimi almış on bin kadar öğretmen buralarda görev yapmaktaydı. Aynı yıllarda acınacak durumda ancak 72 orta okulumuz,el-ayak parmaklarımız kadar da lisemiz vardı. İşte Anadolu’yu altı yüz yıl yöneten Osmanlı Ailesinin bize kalıtı buydu.

Can sıkıcı bu somut duruma karşın genç cumhuriyet boş durmayacak, ulusal kurtuluş savaşının ardından daha büyük ve meşakkatli bir sorun olan cehaletle savaşa başlayacaktı. Ulu önder başta olmak üzere ulusal kurtuluşun önderleri tüm hakları kullanabilmenin anahtarının eğitim olduğunu bilmekteydiler. Bunun emareleri daha Kurtuluş Savaşı devem ederken görülmüş, top sesleri Ankara’dan duyulurken,15 Temmuz 1921’de Mustafa Kemal cepheden Ankara’ya gelerek Muallimler Kongresine katılmış ve ileriki süreçte uygulanacak eğitim modelini tarif etmiştir. Mustafa Kemal’in eğitim modeli açık ve netti; eğitim karma, bilimsel ve ulusal olacaktı.

Ulusal İsyan utku ile sonlanınca Anadolu insanının yurttaş olmasının eğitimle mümkün olabileceğini gören Mustafa Kemal hemen işe başladı. Kıt olanaklarla oluşturulan bütçenin ve kadronun iri tarafı eğitime ayrıldı.Mustafa Necati, Dr. Reşit Galip, Saffet Arıkan ve Hasan Ali Yücel iri kadronun somut örnekleriydi.

Evet iri, birikimli, akıllı, cesur yüreklerin ürünleriydi Köy Enstitüleri. Aklın,cesaretin,inancın bozkıra bıraktığı çekirdeğin adıydı Köy Enstitüleri. Anadolu’nun her bölgesine adil ve eşit şekilde bırakılan bu çekirdekler kısa zamanda yeşerecek, Anadolu insanını kötülüklerden koruyan ve gölgesine sığınılan bir ağaç olacaktı. Yüz yıllardır lal olan Türk köylüsünün dili Köy Enstitüleri sayesinde açılacaktır. Bu dil öyle bir açılacak, öyle bir şakıyacaktır ki mütegallibeyi, ağayı, gericilikten beslenenleri ürkütecek ve korkutacaktır. Kurucusu ve kuramcısı İsmail Hakkı Tonguç’un deyimi ile; ”Köylüler bilinçsiz ve bedava çalışan birer iş hayvanı olmasınlar.” diye kurulmuştu Köy Enstitüleri.

Ama bunları yıllarca “iş hayvanı” olarak gören ağa durumdan rahatsızdı. Onlara göre Köy Enstitülülerin her birisi adeta Atatürk olmuştu. Kurucu baba Hasan Ali Yücel’de; “Bu çocukların her birinin birer  Atatürk olması temenni edilir.” diyerek ağa takımına meydan okuyordu. Ama ister miydi işbirlikçi ve emperyalizm yeni Atatürkleri? Tabii ki izin vermezlerdi, tabii ki istemezlerdi yeni Atatürkleri. Çünkü yeni Atatürkler toprak reformu diyordu.

Üretim, özgürlük, sanat, edebiyat, adalet, hak, hukuk diyorlardı yeni Atatürkler. Onların binek hayvanı olarak gördükleri birer insan, yurttaş olmuşlardı.Bu haliyle yönetilemezdi köyler ağa tarafından. O halde kapatılmalıydı Anadolu’ya yaşam ve bilinç veren bu okullar. Dibinden tıraş edilmeliydi bu ulu ağaçlar.Köy enstitülerinin önsözünü yazan büyük devrimci de ölmüştü zaten. Emperyalizmle işbirlikçiliği vardı mayalarında. Yanıltmadılar,uydular asıllarına. Bize özgü,bize ait olan bu kurumlar önce yozlaştırıldı, kurucu babalar İsmail Hakkı Tonguç’u ve Hasan Ali Yücel’i  itibarsızlaştırmak için her şey yapıldı. Köy Enstitülüler öksüz,yetim bırakıldı. Ardından da Türk Rönesansı olarak kabul edilen Köy Enstitüleri kapatıldı.

Kuruluşunun üzerinden 79, kapatılmasının üzerinden 65 yıl geçmesine rağmen en çok tartışılan, paneller, programlar yapılan bir konudur Köy Enstitüleri konusu. Bundan sonra da bu tartışmalar devam edecektir. Çünkü bugün ülkemizin yaşadığı bir çok yapısal ve güncel sorunun temelinde Köy Enstitülerinin kapatılması yatmaktadır. Pekala 21.yüz yılda tekrar Köy Enstitüleri açılabilir mi? Buna evet demek ne yazık ki mümkün görülmüyor. Çünkü Köy Enstitüleri açıldığı zaman ülke nüfusunun %85’i büyük bölümü okulsuz olan bu köylerde yaşamaktaydı. Bugün ise kırsal kesimde yaşayan nüfus oranı  %10’un altına düşmüş durumda.

 O halde ne yapmalı? Yapılacak iş, Köy Enstitülerinin ruhunu, enstitülerin “iş için, iş içinde eğitim” felsefesini şimdiki okullara aktarmak ve Kent Enstitülerini şehirlerde  tekrar yaratmak olmalıdır.

Köy Enstitülerinin kuruluşunun 79.yılında Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Ümit Kaftancıoğlu ve Mehmet Başaran gibi sayısız aydını yetiştiren, Kaf Dağı’nın arkası kadar uzak olan okulları köylülerle tanıştıran sevgili bakanımız Hasan Ali Yücel’i, sevgili genel müdürümüz İsmail Hakkı Tonguç’u ve tüm eğitim şehitlerini sevgi ve saygıyla anıyorum.      

Diğer Yazılar