İdare-i Maslahat

İdare-i Maslahat

Bağımsızlıktan, halktan, emekten yana duranların iliklerine kadar hissettiği bir tıkanma olduğu kesin. Mesele biraz da buradan başlıyor. Tıkanan yolu açabilecek miyiz, yoksa ona mahkûm muyuz?

İdare-i maslahat…

Sözlük anlamını geçelim. Yakıştırılabileceğimiz anlamlarına bakalım. Bönlük, garibanlık, zavallılık. Lapacıların işi. İdare-i maslahata teşne insan döner gider lapacı olur, öyle ya.

Mustafa Kemal’den kalan en has tereke bu olmalı aslında, idare-i maslahatçılığın yakaya bulaştırılmaması gereken bir mikrop olduğunu bilmek.

Öyle bir mikrop ki girdiği bünyeden kolayına çıkmaz…

Mustafa Kemal İstanbul’dan ayrılmadan evvel idare-i maslahatçılık yapsaydı acaba ne olurdu? Kurtuluş gelir miydi? Gelirse ne zaman ve hangi şartlar altında gelirdi? Aykırı davranmayıp, her dönem, her yerde görülebilen budalalardan olmayı tercih etseydi?

Ya ondan sonrakiler… Ardından gelenler idare-i maslahatçılık etmek yerine onun kadar cesur davranabilselerdi? Acaba Gülen gibi bir cani çıkar mıydı bu topraklardan? Ya da Gülen’e yağdanlık olmaya teşne emekli solcular, “Kemalizm’i dövelim de ne olursa olsun” diyen liberaller veya hepsine benzeyen ve hiçbirine benzemeyen aferist tipler. Ve diğerleri…

Anadolu halkı yurdu için aklında, yüreğinde zerre iyilik barındırmayan, sofrasına oturanı zamanla kendi halkına düşman eden bu tip yapılanmalara evlatlarını teslim eder miydi?

Bu kadar çok kariyerist yaratır mıydı bu ülke?

Mustafa Kemal fazlasıyla cesur, fena halde kararlı, kariyerini ve kendini yakacak kadar halkını seven ve idare-i maslahatçılıkla kusursuzca dövüşen büyük ama çok büyük bir yürekti. İdare-i maslahatçılık yapmadı. Başarısız olduğu takdirde “vatan haini” olarak öldürüleceğini de biliyordu. Gelecek için, çocuklarınızın kaygıdan ırak yaşaması için değiştirmeye, dönüştürmeye çalıştığınız toplumun en azından bir kısmını da olsa dönüştürmeyi başardı. 2000’li yılların tıngır mıngır gelişmişliğine(?), bugünün mantığına hapsolarak 1920’lerin, 1930’ların ortamını “faşisttir, totaliterdir” diyerek yıpratmaya debelenmek, bunu yaparken bir dönem Gülencilere, bir dönem HDP ve türdeşlerine göz kırpmaki züppelikten ötesi değil.

Birikimin çoğu Mustafa Kemal’den kaldı. Dokunabileceğimiz, sırtımızı yaslayabileceğimiz başka alternatif yok. Bu da onun kabahati değil zaten. Gecekondu mahallelerinde, sanayi bölgelerinde, Alevi köyleri hariç, neredeyse Ege köyleri dahil köylerde olamamak, okumuşluğa, kentliliğe sabitlenmek de onun kabahati değil.

Bağımsızlıktan, halktan, emekten yana duranların iliklerine kadar hissettiği bir tıkanma olduğu kesin. Mesele biraz da buradan başlıyor. Tıkanan yolu açabilecek miyiz, yoksa ona mahkûm muyuz?

Ne yazık ki Kemalizm sözcüğünü duyar duymaz surat ekşiten ve hep aynı ezberi cak cak tekrar edenlerin ikna olması için yıllar geçti (artık ne kadar olabildilerse).

Bizim kuşak, cemaatlerin ve geçmişten gelen birikime ait ne varsa burun kıvıran liberal solun tazyiki altında eridi gitti. Öyle ya, vesayet, vesayet, vallah billah vesayet…

Mustafa Kemal idare-i maslahatçılık yapmadı, yapsaydı belki de daha uzun yaşardı…

Geçtiğimiz günlerde ölüm yıldönümüydü bir not da onun için düşelim. Türkan Saylan da halkına sevdayla göçtü bu dünyadan. O da idare-i maslahatçılık mikrobuna direnenlerdendi. İdare-i maslahatçılık yapsaydı onu anıyor olmazdık. Muayenehanesine gidip çuvalla para döküyor olurduk…

Kurtuluş ancak kendinden çok halkını sevenlerin başarabileceği büyüklükte bir iş…

İnanıyorum ki insan kalmayı başarabilenler kazanacak.

Telgrafhane’yi selamlıyorum.

Merhabalar olsun…    

Diğer Yazılar